“VE DÜNYA SUSKUN DURDU” ya da “GECE” … Bir yaşamın anlam kazanması…

“VE DÜNYA SUSKUN DURDU” ya da “GECE” … Bir yaşamın anlam kazanması…
KAPAK HİKAYESİ

“VE DÜNYA SUSKUN DURDU” ya da “GECE” … Bir yaşamın anlam kazanması…

Beni Auschwitz’e ilk kez yazar Elie Wiesel götürdü. Ve ben oradan bir daha geri dönemedim. “Gece”ydi.

Bitmek bilmeyen bir gece.

Sıcaktı, susamıştık, iğrenç bir koku, boğucu bir havasızlık hükmediyordu vagonda. Ama en korkunç olanı aklını yitirmekte olanların çığlıklarıydı.

Tren durduğunda o küçücük pencereye yakın olanlar vardığımız istasyonun adını okudular: Auschwitz.

Kısa bir süre daha yol aldık ve durduk.

Karanlıkta sırayla pencereye yapışarak etrafı dikenli tellerle çevrelenmiş bir yerdeki yüksek bir bacadan siyah gökyüzüne yükselen alevleri seyrettik. Havada et yanığı kokusu vardı. Gece yarısı olmalıydı. Auschwitz’in karşılama salonu Birkenau’ya gelmiştik.

Birden vagonun kapıları açıldı, çizgili pijamalı birkaç tuhaf adam ellerinde fener ve coplarıyla üstümüze atladılar ve gelişigüzel vurmaya başladılar. “Herkes dışarı! Herkes vagondan dışarı!”

İndik. Bir emirle kadınlar sağa, erkekler sola ayrıldı.

Elie, babasıyla sola; kız kardeşleri Hilda, Bea ve küçük Tzipora anneleriyle sağa.

Ben??? Bedenim evimde, sıcak odamda olsa da, tüm ruhumla sola… Tüm varlığımla “Gece”nin beni iliklerime kadar donduran anlatımında Elie ve babasıyla sola…

Elie, annesine ve o çok sevdiği küçücük Tzipuka’ya son bir kez baktı. Onları bir daha asla göremeyecekti. Aklında tek bir düşünce vardı: Babasını kaybetmemek, yalnız bırakılmamak.

Beşer beşer sıraya girdik. Yürümeye başladık. Devamlı küfür eden bir tutuklu bize bağırdı: “Oradaki bacayı görüyor musunuz? Görüyor musunuz? O alevleri görüyor musunuz? Orada ileride - götürüleceğiniz yer orası! Mezarınız orası! Daha anlamadınız mı? Köpoğlu köpekler, siz hiçbir şey anlamaz mısınız? Yakılacaksınız! Kavrulup yok edileceksiniz! Küle dönüşeceksiniz!” Tutuklunun öfkesi bir histeri krizine dönüşüyordu.

Korkudan taşlaşmış, olduğumuz yerde öyle hareketsiz duruyorduk.

Bizden çok uzakta olmayan bir çukurdan alevler fışkırıyordu, dev alevler. Bir şeyler yakıyorlardı. Bir kamyon çukura yanaşıp yükünü boşalttı - küçük çocuklar. Bebekler!

Demek ki, gittiğimiz yer bu çukurdu! Az ötede erişkinler için daha büyük bir çukur vardı.

Elie yüzünü çimdikliyordu. Hala yaşıyor muydu? Uyanık mıydı? İnanamıyordu. Nasıl oluyor da insanlar, çocuklar yakılabiliyordu? Ve nasıl oluyor da dünya suskun durabiliyordu? Hayır, hayır bunların hiç biri gerçek olamazdı. Bu bir kâbustu.

Az sonra çarpıntıyla uyanacağını, kendini çocukluğunun yatak odasında, kitaplarının arasında bulacağını sanıyordu.

Hayır Elie, hayır! Gerçek bu gördüklerimiz, gerçek… Kâbus değil! İnanamasak da gerçek!

Alev çukuruna doğru yürüyorduk. Yirmi adım kalmıştı. On beş… Elie, eğer bu hayattan kurtulmak istiyorsa, elektrik akımı geçen dikenli tellere şimdi koşmaya başlaması gerektiğini düşünüyordu. On beş adım… Sekiz… Yedi… Kendi cenazemizin arkasından yürüyor gibiydik. Artık tam önündeydik çukurun ve alevlerin. Elie yüreğinin derinliklerinden babasına, tüm evrene veda ediyordu. Dudaklarından bilinçsizce sözcükler dökülüyordu: “Yitgadal ve yitkadaş şeme raba…” “Adın kutsansın Tanrım…” Kalbi deli gibi çarpıyordu. O an gelmişti. Ölüm Meleği ile yüz yüzeydik.

Ama hayır! Çukura iki adım kala sola dönmemiz emredildi ve geceyi geçireceğimiz barakalara itile kakıla götürüldük.

“Yaşamımı yedi defa lanetlenmiş tek bir geceye dönüştüren kamptaki bu ilk geceyi asla unutmayacağım. O dumanı, sakin ve sessiz bir göğün altında vücutları duman bulutlarına dönüşen çocukların yüzlerini, inancımı tüketen o alevleri asla ve asla unutmayacağım. Yaşama isteğimi ebediyen söndüren bu gecenin sessizliğini, Tanrı’mı ve ruhumu öldüren, hayallerimi toza dönüştüren o anları asla unutmayacağım.”

diyordu Elie.

30 Eylül 1928 günü Transilvanya’da Romanya’nın Sighet (Sighetu Marmatiei) kasabasında doğan, 15 yaşına kadar dindar mı dindar yetiştirilen Elie Wiesel, evinden, sinagogundan, arkadaşlarından, o çok sevdiği arkadaşı Sighet’in dilencisi Shlomo’dan kopartılıp Auschwitz’e sürüldüğü günden New York’ta son nefesini verdiği 2 Temmuz 2016 gününe kadar unutmadı o geceyi. Ne o geceyi ne de o geceden sonra Birkenau, Auschwitz, Buna, Gleiwitz ve Buchenwald toplama ve ölüm kamplarında yaşadıklarını…

“Gece” adlı biyografik anlatısında onun yanında gittiğim Birkenau, Auschwitz, Buna, Gleiwitz ve Buchenwald’ı ve oralarda yaşananları ben de asla unutmadım.

Kitap zevkimin daha berraklaşmadığı, ne okumaktan haz duyduğumu daha tam olarak bilmediğim 70’li yıllardı. Sander Kitabevi’nde rafta duran, kapağında dikenli bir tele asılmış Davudun yıldızı olduğu için dikkatimi çeken, yazarını o günlerde hiç tanımadığım “Night” (“Gece”) adlı kitabı satın almış, bir “Gece”de soluk soluğa okumuş, ancak ondan sonraki “Gece”lerde uykularım kaçmıştı. Elie Wiesel, beni 1944 yılında sürüldüğü Ölüm Krallığına “Gece”leyin götürmüş ve beni orada bırakmıştı. Auschwitz gerçeği beni ebediyen esir almıştı.

O “Gece”den bu yana hiç tam aydınlığa çıkamadım.

Auschwitz’e sürülmeden önce Tanrı’ya güveni sonsuz, dünya görüşü O’nun kuralları çerçevesinde gelişmiş, dua kitaplarına olan ilgisi çoktan daha çok olan Elie’nin Tanrı’yla olan ilişkisi de değişmişti.

Önceleri Tanrı’ya her şey için şükrediyordu:

Ayakkabıları yeniydi, ancak gestapo onların yeni olduğunu üstlerindeki çamurdan anlayamamış ve onları elinden almamıştı. Elie, o anda uydurduğu bir dua ile Tanrı’ya, yarattığı bu kocaman harika dünyada çamurun varlığı için şükretti.

Tutukluların vücudundaki her türlü saç, kıl ve tüyü daha sonra savaş sanayiinde kullanmak üzere tıraş eden garip berberlerin elinden kurtulduktan sonra Elie gene de Tanrı’ya şükredecek bir şey buluyordu:

Kalabalığın arasında arkadaşlarımıza, tanıdıklarımıza rastladık. Rastladıkça neşeleniyorduk, evet neşeleniyorduk. Tanrı’ya şükürler olsun! Hala yaşıyorduk!

Ama bir süre sonra Tanrı’ya şükretmek ona saçma gelmeye başlamıştı:

Biri Kadiş’i okumaya başlamıştı. Ölenlerin arkasından okunan o duayı. Yahudilerin bu uzun tarihinde eşine rastlanıp rastlanmadığını bilmiyordu ama o gün tutuklular kendileri için Kadiş’i mırıldanıyorlardı. Yitgadal ve yitkadaş şeme raba… “Adın kutsansın Tanrım” diye fısıldıyordu babası. Elie, içinde bir isyan duygusunu ilk kez o an fark etti. O’nun adını neden kutsayacaktı? O, dünyanın hâkimi, o en kudretli ve en dehşet verici Tanrı sessiz duruyordu. O’na ne için şükredecekti?

Elie’nin içindeki isyan büyümekteydi. Tanrı’yı kutsamaktan, O’na şükretmekten vazgeçmişti:

On binlerce kişi o Rosh ha Shana gecesi “Kutsalsın sen Tanrım, dünyanın kralısın, efendisisin. Adını kutsuyorum.” diye dua ediyordu. Niçin, ama niçin O’nun adını kutsayacaktı? O’nun yarattığı bu topraklarda binlerce çocuğun yanmasını seyrettiği için mi? O kudretiyle Auschwitz’i, Birkenau’yu, Buna’yı ve buna benzer bir sürü ölüm fabrikasını yarattığı için mi? O’na nasıl şükredebilirdi? Ne demeliydi? Irkıma bu günleri gösterdiğin için şükürler olsun mu demeliydi?

Artık Tanrı’nın mutlak adaletine güveni sarsılmıştı. Dua etmek ona çok anlamsız geliyordu:

Kimisi Tanrı’dan, Tanrı’nın esrarengiz amaçlarından, Yahudi toplumunun günahlarından ve onların gelecekteki kurtuluşlarından bahsediyordu. Fakat Elie’nin artık Tanrı’nın mutlak adaletine güveni kalmamıştı. Dua etmez olmuştu.

Tanrı’nın adını kutsamaktan da vazgeçmişti:

Tanrı’nın adını niçin ama niçin kutsayacaktı? Bedeninin her hücresi isyan ediyordu. Şabat ve bayram günleri de dâhil olmak üzere her gün, sabah, akşam, altı krematoryumu çalıştırttığı için mi? Sabah akşam işkence görmemiz, babalarımızın, annelerimizin, kardeşlerimizin krematoryumlarda yok olduklarını seyretmemiz için bizi diğer kavimlerin arasından seçtiği için mi? Ne için?

Elie, Auschwitz’te insanın Tanrı’dan daha güçlü olduğuna inanmaya başlamıştı:

Evet, insanoğlu çok güçlü, Tanrı’dan da yüce… Evrenin Efendisi, Adem ile Havva’yı Senin sözünü dinlemedikleri gün cennetten kovdun, Nuh’un soyunu beğenmediğin için dünyayı sele boğdun. Sodom artık senin için değersiz olunca gökten ateş ve sülfür yağdırdın. Fakat burada işkence görmelerine engel olmadığın, gaz odalarında katledildiklerini, fırınlarda yakıldıklarını gördüğün şu insanlar sana ne yaptılar? Sana şükrettiler, adını en yüksek yerlere yazdılar.

Tanrı’nın önce yüceliğini, sonra varlığını sorgular olmuştu:

Sen, sana inancını, öfkesini, isyanını haykırmaya gelen bu sarsılmış insan kalabalığıyla karşılaştırıldığında nesin Tanrım? Bu zavallılığın, bu dağılmışlığın ve bu çürümüşlüğün karşısında Senin yüceliğinin anlamı ne, Evrenin Efendisi? Bu hasta ruhlara, bu sakat bedenlere neden acı çektirmeye devam ediyorsun?

Tanrı’nın, Sighet’te o güne kadar öğrenmiş olduğu gibi iyilik ve mutluluk kaynağı olmadığını düşünüyor, büyük bir ikilem yaşıyordu. Tanrı var mıydı, yok muydu? Varsa ona inanmış olmak, ona tapınmış olmak insana ne kazandırmaktaydı?

Tanrı’nın insanlar için iyilik, mutluluk kaynağı olduğunu söylüyorlar. Mutlulukmuş... Asıl mutluluk nedir biliyor musunuz? İçinde annesini, babasını, kardeşlerini taşıyan o hıncahınç insan dolu trenin uzaklaştığını değil, geri geldiğini görmektir. Fakat trenler nasıldır, bilir misiniz? Hep öne doğru giderler, insanı yakınlarından, sevdiklerinden hep uzaklaştırırlar. Geriye dönen sadece lokomotifin dumanıdır. Bana hak, adalet, hürriyet, aşk ve mutluluktan bahsedenler! İyi dinleyin beni! Tıka basa insan dolu bu tren sözünü ettiğiniz şeyleri bizden çok uzaklara taşıdı… Çok uzaklara…

Bir zamanlar günahlarının Tanrı’yı kederlendirdiğine inanan, onu affetmesi için Tanrı’ya yalvaran Elie, Tanrı’yı suçluyordu:

Artık Tanrı’ya yakarmıyordu, tam aksine kendini çok güçlü hissediyordu. O davacıydı, davalı ise Tanrı. Tanrı’nın, insanın, sevginin, acımanın olmadığı bir dünyada yapayalnızdı. Külden başka bir şey olmadığını düşünmüyordu artık, uzun bir süre bağlı yaşadığı Tanrı’dan daha güçlü hissediyordu kendini. Dua eden topluluğun içinde duruyor, bir yabancı gibi onları seyrediyordu.

Kipur’da oruç tutmadı. Babası ona oruç tutmayı yasaklamıştı ve o onu mutlu etmek istiyordu. Ayrıca artık oruç tutması için ortada bir sebep olmadığını düşünüyordu. Artık Tanrı’nın sessizliğini kabul etmiyordu. Çorbasını yudumlarken bu hareketinde bir isyan, bir başkaldırma görüyordu.

Tanık olduğu akıl almaz vahşet karşısında Tanrı’nın varlığını reddediyor gibiydi:

Çocuklar, erişkinler, yaşlılar… Kadın, erkek… Her yaştan, her türden insan asılıydı bu idam sehpalarında. Can çekişenler vardı. Neredeydi Tanrı o anda? Neredeydi? İçinden bir ses kendi sorusunu yanıtladı: Burada Tanrın! Bu idam sehpalarında asıldı işte Tanrın! O gece çorba ceset kokuyordu.

Elie’yi artık Tanrı’nın kuralları değil, bir lokma yemek, bir yudum su elde etmenin kuralları yönetir olmuştu:

Gece sona ermiş, sabahyıldızı gökte parlıyordu. Elie de diğer tutuklular gibi tamamen başka bir kişi olmuştu. Bir zamanların Talmud öğrencisi, o inançlı çocuk alevlerde yok olmuştu. Geriye sadece ona benzeyen bir şekil kalmıştı. Ruhuna koyu bir alev girmiş ve onu yok etmişti… Ağzındaki altın dişini kurtarmıştı. Birgün bir şey satın almasına yarayabileceğini düşünüyordu - ekmek ya da yaşam. Artık günlük çorbasından ve bayat ekmek kırıntılarından başka hiç bir şey ile ilgilenmiyordu. Ekmek, çorba - tüm yaşamı bundan ibaretti. O sadece bir bedendi. Bir tek midesi zamanın geçtiğinin bilincindeydi.

Elie 28 Ocak 1945 günü son olarak sürüldüğü Buchenwald toplama kampında babasını kaybetti:

Ağlayamadı ve ağlayamaması ona acı verdi, ama akacak gözyaşı kalmamıştı.

Benim ise yanağımdan hızla süzülen gözyaşları görüşümü engelliyor, “Gece”nin son sayfalarını, 5 Nisan 1945 günü Elie’nin yaşamda kalmayı başarmış diğer tutuklularla kamptan kurtarılışını okuyamıyordum.

Ben bu kamplardan hiç kurtulamayacaktım.

Yıllar sonra, 1993’te, Elie Wiesel ile İstanbul’da tanıştığımda, ona, onun anılarının benim gerçeğime dönüştüğünü anlatmaya çalışacak, “Gece”nin aslında 862 sayfalık “Un di Welt hot geschwign” (“Ve dünya suskun durdu”) biyografik romanının kısaltılmış bir versiyonu olduğunu ondan öğrenecek, uzun versiyonunu hiç bir yerde bulamayınca Elie Wiesel’in yazdığı her eseri, yaptığı her konuşmayı, her söyleşiyi, üniversitede verdiği her dersi okuyacak, onun gölgesi olmaya çalışacaktım.

Suskun durmayacaktım. Gettolarda, toplama ve ölüm kamplarında katledilen altı milyon insanımı unutmayacak, onların unutularak bir daha yok edilmesine müsaade etmeyecektim.

Beni “Gece” ile Auschwitz’e ilk kez Elie Wiesel götürmüştü. Ve ben oradan bir daha geri dönemedim.

* Yazıda italik basılmış olan bölümler Elie Wiesel’in “Night” (“Gece”) adlı eserinden derlenmiştir.