Teoman Kumbaracıbaşı ile iyilik, paylaşma, doğa ve insan hayatının anlamı

Teoman Kumbaracıbaşı ile iyilik, paylaşma, doğa ve insan hayatının anlamı
Sanat

Teoman Kumbaracıbaşı ile iyilik, paylaşma, doğa ve insan hayatının anlamı

Hayallerinin de ötesinde kendi kurguladığı, istediği hayatı yaşayan aktör, tiyatro sanatçısı, müzisyen, oyun yazarı, tiyatro sahibi, belgesel sinemacı, araştırmacı, ışık tasarımcısı, oyun çevirmeni ve baba TEOMAN KUMBARACIBAŞI ile iyiliği, paylaşmayı, doğayı ve insan hayatının anlamını üzerine yazılı bir söyleşi yaptık.

Teoman Kumbaracıbaşı’nın anadili İspanyolca. Bunu hem -hala “Mamita” dediği annesine hem de Arjantin’e çalışmaya gitmiş babasına borçlu. Arjantin’de geçirmiş çocukluğunu…

Yaşadığımız yerde dünyanın her yerinden gelmiş insanlar vardı. Ve ben çocukken dünyayı farklı dillerden, farklı renklerden insanların birlikte oyun oynadıkları bir yer zannediyordum. Hala öyle olabileceği hayalini taşıyor ve bunun için şarkılar söylemeye devam ediyorum.

Çocuklar için, İznik Dağları için, sokak hayvanları için, tek bir ağaç için dinleyicilerinizin “güzel yüreğinize sağlık” geri dönüşleri ile müziğinizi paylaşıyor, konserler veriyorsunuz. Ne basını çağırıyor, ne de reklam yapıyorsunuz; ne sosyal platform tantanalarında ne de kaotik medyadasınız… “Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsunuz çünkü yapabiliyorsunuz.” Önce Acaipademler sonra Kara Kutu Portakaldır gruplarınızdan, müzik yolculuğunuzdan, güzel kalpli ekibinizden ve şu an Teoman Kumbaracıbaşı ne söylüyor, bahseder misiniz?

Pek de hevesli olmadım sanırım kendimden bahsetmekten. Belki de başka bir çaresi de yoktur insanın. Tavuk yumurtladığında birisi gelsin de yumurtasını alsın diye bağırmıyor. Ben de şarkılarım için öyle düşünüyorum. Zaten meydandalar isteyen, denk gelen, merak eden, dinler diye düşünüyorum. Bir şey üretmiş olmak zaten başlı başına eksiksiz bir durum. Tabii isterim konserlerime ciddi dinleyiciler gelsin, öyle yüzlercesinden de bahsetmiyorum. Ciddiyetle işteş bir durumu yaşamak, hikâyeleri, Paul Celan’dan Pir Sultan’a, Octavio Paz’dan Karacaoğlan’a, Puşkin’den Prevert’e, Kaygusuz’dan Neruda’ya bir en derinde neler var, onları konuşmak isterim. Ancak hırs-ü hevesle istemem. Sakinlikle dilerim. O kadar ki, hiç gelmemelerine dahi razı ve kefilim. Kabalıktan, şiddetten, felaketlerden, eşitsizlikten algısı iyice bozulmuş insanların, ince şeylerle ilgilenmeye vakitleri yok. Hâlbuki bana biraz manalı gelen tek şey bu. Buna yoğunlaşabilmek zaten başlı başına toplumun dışına itilmenin en temel sebebi. İznik yakınlarına taşınmış olmamın en önemli nedeni bu. Aslında bir sebebi de yok. Önüm göl, arkam dağ, dağın eteğinden sıcak su fışkırıyor. Yazı beklemek zorunda değilim yüzmek için. Etrafımda pek az komşu var. Onlarla da gerçekten komşuyuz. Birbirimizi ziyaret ediyoruz. Zaten şehirden göçen insanların temel isteği mümkün mertebe kendi halinde dolaşmak olduğu için, ancak herkes istediğinde görüşüyoruz. Bu da okumak, müzik yapmak için gerçek bir zaman yaratıyor.

Açıkçası geçen sene hatırı sayılır sayıda konser çaldım, Doğu Beyazıt’tan İzmir’e, İstanbul’dan Dersim’e, Ankara’dan Adana’ya kadar çok farklı coğrafyalarda dolaşma şansı buldum. Bu sene albüm kaydediyorum. Biraz yavaş gidiyor ama sağlık sıhhat olursa şarkılarımızı gün yüzüne çıkarmayı umuyorum. Şarkılarımızı diyorum çünkü Kara Kutu Portakaldır iki kişiden müteşekkil. Metin Bozkurt; kadim dostum ve bendeniz. Sahnede belki tek başımayım ama masada Metin var. Fikri kayıtlarımızdan günlerce süren sohbetlerimizden, 25 yıldır süren sanatsal birlikteliğimizden ya da gezmelerimizden, birbirimize bir kez bile ses yükseltmemiş olmamızdan, bunu bir şekilde yaşayabilmiş olmaktan kıvançlıyım.

Ephemera Efsanesi

Koskocaman, yemyeşil bir ormanda üstün zekâlı, kısa ömürlü, ephemera adında varlıklar mutlu mesut yaşarlarmış. Ormandaki bin bir çeşit ağaçların yeşil yapraklarından beslenirlermiş. Zamanla ephemeraların sayıları çoğalmış ve ormandaki tüm ağaçların her bir yaprağını yemişler. Sadece 24 saat ömre sahip ephemeralar ormanın tükendiğini fark edemeyip yiyecek bulamamış ve açlıktan ölmüşler.

Tek bir dünyamız, tek bir canımız var, hepimiz dünyayız. Sizin de oğlunuz ile birlikte gittiğiniz kampta çektiğiniz fotoğrafın altına “Gökyüzü, Yeryüzü… Her şey tamam” diye belirtmişsiniz. Tamamdır mı peki? Doğa ile dostluğunuz nasıl? Doğa için neler yapabiliriz?

İnsan kendini doğanın dışında tarif ettiğinden beri -ki kendine ‘ben’ diyebilen tek canlı- hayranlıkla kendine ben diyemeyen binlerce kuşun iç içe ve birbirlerine çarpmadan dalgalar halinde uçmasına hayran oluyor. Hep kuş gibi uçabilmekten, kuşlar kadar özgür olmaktan bahsediyoruz. Ama sonra ‘ama ben’ diyebilmekte bir beis görmüyoruz. İnsan doğa için bir şey yapamaz ama doğa insan için çok şey yapıyor. Yapmasına izin vermemiz dışında doğanın bir beklentisi olduğunu sanmıyorum. Yani demek istediğim, daha çok kazanırken, daha büyük evlerde yaşarken, daha çok ısınmak, daha çok tüketmek isterken “Ama enerji santralleri nehirlere yapılmasın” demek birinci sınıf bir ikiyüzlülüktür. Alışveriş merkezlerinden çıkmayan, toplu taşıma kullanmayan, serpme kahvaltının yarısını çöpe attıran ve bunda en ufak bir utanma duygusu yaşamayanlar organik yumurta peşinde koşunca gülesim geliyor. “Ya da insanlarımız ölmesin ama tezkereye evet demek zorundayız” gibi bir ikiyüzlülük. “Yetmez ama evet” gibi bir ikiyüzlülük. Yetmiyorsa hayır diyeceksin. Utanma duygusunu neredeyse tamamen bitirmiş olan bir toplumun bir avuç direnişçi ile doğayı tutması söz konusu değil. Korkunç etkilerini yaşamadan bir gelişme olmayacak.

Uçmak için kuş olmak gerekmiyor, küçük sevinçler olsun yeter… C. Süreya

Sizi çok mutlu eden anlar nelerdir? İnsan hayatının anlamı sizce nedir?

Galiba beni en çok mutlu eden şey çocuk sesidir. Bağırtı çağırtıları, sağa sola koşuşturmaları ve elbette oğlumun gülümsemesi. Sevdiceğimle -dağların tepesinde kardelenler var şimdi- oralarda yürüyüş yapmak. Bir şarkıyı içimize sinen bir hisle kaydettikten sonra Metin ile bu yeni doğmuş şarkının adını koymak. Metin buna şarkının nüfus cüzdanı diyor. Bir nev-i nüfusa kaydetmek aslında yeni doğmuş bir çocuk gibi…

Mandolin, keman, tiyatro, oyunculuk… Dolu dolu bir gençlik, sanat tutkusu, harika dostluklar ve gerçek hayat! Avusturya Lisesi ve İTÜ Gemi Mühendisliği öğrenciliklerinin size kattıkları nelerdir? Size iyiliği dokunmuş, sizde izler bırakmış yol göstericileriniz kimlerdir?

Okullar da bir şeyler katmıştır elbette. Prensip olarak okula inanan bir insan değilim, öğretim evet ama illa ki okulda olması şart değil. Hayatın ne anlamı var sorusuna bir yanıt verecek olgunlukta olduğumu sanmıyorum. Çok farklı koşullardaki milyonlarca insanı kapsayacak cümleleri üretemem sanırım. Ama Octavio Paz’ın, Paul Celan’ın sözleri vardır hafızamda. Celan, “Ölüler tomurcuklanıp çiçek açar” ya da Paz, “İki gövde yüz yüze, bazen iki dalgadır ve gece bir okyanustur” deyince yaşamanın ne anlamı olduğundan ziyade neyin gerçekten anlamsız olduğu ile ilgili net bir fikrim oluşuyor. Oğlumun dediği gibi: -Açlık bulaşıcı değil, parasızlık bulaşıcı değil, evsizlik bulaşıcı değil keşke bulaşıcı olanlar bunlar olsaydı. O zaman dinlenceye geçtiğimizde herkesin güvende, sağlıkta ve başını sokabilecekleri bir yerleri olduğuna dair bir şüphemiz olmazdı. Evet, bu düşüncelerim romantizmle yargılanacaktır. Canları sağ olsun.

Sahnede bendeniz, göz seviyesinde yüzlerce çocuk… Binlerce gülücük.”

Engelsiz Sanat Platformu’ndan Ziçev’e, Efes Tiyatro Festivali’nden Taylıeli, Köyümüzde Şenlik Var, Çocuk, Sanat ve İmece Festivali’ne kadar ülkemizin her bölgesinde, iyilik dolu organizasyonlarla dinleyicilerinizle buluşuyor; şiiri, sözü, sizi, müziği ve tüm kalbinizle sevginizi paylaşıyorsunuz. Tıpkı süt reçelinizi anlattığınız gibi gittiğiniz yere emeği, özeni ve iyi niyeti götürüyorsunuz. İyilik sizce ne demektir? İyilik bulaşıcı mıdır?

İyilik diye bir şey yoktur. İyilik ve kötülük tarif edilemez. Ödül ve ceza gibi! Ödülü kaldırsak ceza da kalkar. Ödül ve cezanın olduğu bir dünyada kötülükler ve iyilikler son bulmaz. Kötülük iyilik anlaşılsın diye yoktur. İyilik de kötülük anlaşılsın diye yoktur. İkisi de birbirini var edendir. Buradaki ‘iyi niyeti’ anlıyorum. Hatta bu ‘iyi niyetin’ içinde kalmadan da edemiyorum. Kimseyi kırmak da istemem ama iyilik kavramsal olarak kötülükten başka bir şey değildir.

Şöyle bir hayal kursam, dünyadaki herhangi birisine bir şey olduğunda insanların ona koşması iyilik midir, doğal ve beklenen midir? İyiliktir deriz. Ama herkes koştuğunda doğal olur. Çok azımız koşuyorsa onların yaptığı iyilik olur. Demek ki, koşmayanlar için pek de harika şeyler söyleyemeyeceğiz. Kendilerine sorsak hiçbir sürücü ben kötü sürücüyüm demez. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde bundan çok daha öte bir hayat bizim hakkımız.

Sizin ihtiyaç listenizde neler var?

Oğlumun sağlığı, sevinci, sevdiklerimin sağlığı, sevinci elbette herkes için dileyebileceğim şeyler, naçizane bir de gitar olsa harika olur!

Son olarak kimin ve neyin sesi olmak ve dünyaya ne demek isterdiniz?

Ben iletken olmak isterim efendim. Pürüzsüz olmak, elimden geldiğince, söyleneni anlamak, hissettiğimi ve düşündüğümü harfi harfine anlatabilmek isterim. Bir de güzel şarkılar söylemek… Başta da söylediğim gibi hırs-ü hevesten epey uzakta isterim bunları, olmazsa da ağlayacak halim yok. Yuvarlanıp giderim.

Minnacık bir balık bir yaprak gördü

Körpe-yeşil- ve yemiş bahar güneşini

-yaprak değildi

Bahardı gördüğü-

Ve o düşle fırladı denizden

Ve düştü kaldı

Zahrad (Çeviri: Can Yücel)

Bahar mutlaka gelecek, ama bir şeyler yaparsak gelecek. Neruda, Karacaoğlan, Puşkin, Percy Shelley, Kaygusuz, Rilke, Trakl, Machado, A.H. Tanpınar ve daha sayısız önemli söz üstatlarından seçkileri besteleyerek, tek hazinem olan ruhumun süratine yetişmeye çalışıyorum. Hepimiz şiir diliyle konuşsak, sorunlarımızın bir kısmını bertaraf etmiş olacağız.