Viya Akdeniz!

Viya Akdeniz!
Seyir

Viya Akdeniz!

Yüzmeyi Karadeniz’in Marmara’ya kavuştuğu yerde, Poyrazköy açıklarında, lacivert sularda dans eden güneş ile arkadaşlık ederek öğrendim. Tekne “Kale”mize kolluklarımın cenderesini teker teker terk ettim. O zamanlardan beri ben karadan denize bakmayı değil, denizden karayı seyretmeyi severim.





Teknecilikle erken, yelkencilikle geç tanıştım. Afacan ortaokul senelerimden biri idi, henüz bakir ve sesiz Gümüşlük’te bir ahbabımızın yanında tatildeydik. Koyda yüzüyordum ve sabah uyandığımda gördüğüm, alargada duran, ahşap, küçücük bir yelkenli beni kendine çeken şarkılar mırıldanıyordu. Melodiye teslim oldum, yüzerek yanına gittim. Sahibi Fransızca selamladı beni; haylaz bir öğrenci olduğum için, Fransızcam olması gerektiği kadar iyi değildi ancak teknenin büyüsüne öyle kapılmıştım ki, hiç utanmam, sıkılmam kalmamıştı. Hatta işi daha da ileri götürerek çok soru sorunca, yelkenlinin içini görmem için gelen cömert daveti hemen kabul ettim.

Marsilya’dan bizim sahillerimize yelken açan denizci ve benimle yaşıt kızının misafirperverlikleri ile lezzetine lezzet katılan kahveden peş peşe iki fincan içerken, onlarla dilim döndüğünce sohbet ettim. Bu güzelim teknenin mutfağı, kanepeleri, yemek masası, yatakları, banyosuyla her şeyi yerli yerinde, minyatür, sevimli, sıcaktı; tepeden tırnağa özgürlüktü, maceraydı, düştü, gerçekti...

İnsan hayatta başka ne ister, diye düşündüm!

Yelkenliler ile olan gönül bağımı senelerce edebiyatla, resimle, müzikle, filmlerle, en çok da büyük denizcilerin maceralarıyla besledim.

Küçüklüğümde İstanbul koylarında, Ada seyirlerinde miço olarak başlayan tekneciliğime, Ege ve Akdeniz koylarındaki uzun seyirlerde kaptancılık oynayarak devam ettim.

Gökova, Hisarönü, Göcek, Kekova’nın bütün koylarını bilirim. Her birinde geceledim, her birinde sabahladım. Teknemiz meltemle tatlı tatlı sallanırken, açık denizlerin kocaman dalgalarıyla boğuşurken tepeden tırnağa tuz, bazen sıcacık bir güneş, bazen mavi bir dalga, pırıl pırıl bir yıldız oldum.

Doğaya teslim ettim kendimi; pupa yelken gider oldum. Aslında en çok, kendi ruhumun kaptanı, gerçekleşen çocukluk hayalim oldum.

Sadece daha romantik olmadım. Aşçı, çımacı, dümenci... Baştan aşağı tekneci oldum.

Tekne hayatı keyiflidir, çetrefillidir, renklidir. Tekne hayatı aslında, “en iyi tekne arkadaşının teknesi,” sözünden başka her şeydir. Kısa sürede yakın dostluklar edinme, coğrafya bilgimizi geliştirme pekiştirme, öğrenme öğretme ve paylaşma yeridir.

Ata’mızın doğduğu şehir Selanik’ten başlayıp Ege ve Akdeniz’e yaptığım seyirlerde hem karada hem denizde ne çok dost edindim! Pek çok Yunan Adası gezdim, bazılarına defalarca gittim. Her birinin giyimi kuşamı, kişiliği, marifeti farklı idi. Kimi popüler, kimi sakin, hepsi cazibeli...

Hangisini yazsam diğerine haksızlık olacak...

Gece Rodos’un Eski Şehir’inde taş duvarlar arasında, bir an Osmanlı’nın izinde, az sonra şövalyelerin gölgesinde kaybolmak… Zorba filminde başrolde yer alabilir diye düşündüğümüz Karpatoslu dostumuzun yeri, küçücük To Steno tavernasına seyir yorgunu gidip büyük iştahla yenilen o lezzetli mezeler... İsimleri aynı, yapılışları ve sunumları zaman zaman farklı, ortak kültürün incelikleri favalara, cacıklara, taramalara sevinmeler, meyvelerin isimlerini limoni, portakali, karpuzi diye sayarak bolca şaşırmalar...

Çocukluğumun Çınarcık’ına benzettiğimden bende yeri ayrı olan kekik kokusunun balına, keçisinin etine sindiği, iri çakıl taşlarının arasından sahile vuran pırıl pırıl denizi, kiralık bir iki arabası, köy kahvesi ve geceleri hafifçe ışıklandırılarak gece klübüne dönüşen terk edilmiş köyüyle Tilos. Seneler içinde arkadaşlığımızın pekiştiği, bizi sıcacık karşılayan dostlarımızın ikram ettiği o kocamam domates dolmaları, babası balıkçı, eşi çoban bir lokanta sahibinin ılgın ağaçları altındaki üç dört masalıyla yerinde, hayatımda yediğim en güzel imambayıldılar, ahtapotlar...

Sokak sokak ezbere bildiğim, bilmem ki kaç kere tekneyi bağladığım, pastel renklerde masal evleri, dondurmacıları, lokantasının müdavimi olduğumuz ailesi Gökçeadalı dostumuzun yeri ile çok sevdiğimiz Symi! Yol yorgunu gelip de tekneyi neta ettikten sonra bizi sarılarak karşılayan bir aile işletmesinde içilen reçine şarabının, yenilen Symi karideslerinin, ılık servis edilen, tazecik asma yaprağı ile yapılmış dolmaların ruha ve bedene verdiği keyif... Panormitis Koyu’nda alargada kalıp botla kıyıya çıkmak ve avlusundaki çiçekleri defalarca sevdiğimiz manastırı tekrar tekrar gezmek! Kilisede ayinin bitmesiyle beraber tavernaya gelen papazlar ve bizim gibi alargada kalan diğer tekneciler ile sohbetler...

Teknemiz “Pole Dancer” ile bazen sakin bazen haşin denizlerde yol almak...

Saçlarımızda kekik, tenimizde tuz kimi zaman karaya ayak basmadan geçirilen günlerin sonunda Nyssiros’a varmak nasıl tatlıdır! Volkanik bir ada olduğu için kumu siyahtır; ılgın ağaçları bolca rüzgârlı, adalar arası yarışmada dağ köyü güzelliği ile birincilik kazanmış, tam önüne tekneyi bağladığımız lokantasının çalışkan, güler yüzlü sahibesi de bizim arkadaşımızdır. Ve işte orada, tarifi sır gibi saklanan, dünyanın en iyi patlıcan kızartması yapılır!

Leros, Arki, Halki, Lipsi, Midilli, Patmos, Ionussa, Agathonnissi ve diğerleri... Hepsinde geceledim. Alargada kaldığımız da oldu, karaya bağlandığımız da... Gecenin bir vakti lokantada tatlı tatlı sohbet ederken yaklaşan fırtına haberi ile halatları çözüp aniden yola çıktığımız, teknenin kokpitinde oturup sessiz sakin kitap okurken, her yer süt liman ve huzur iken bir anda kopan fırtına ile koltuk halatını kesip açık denize dümen kırdığımız, büyük dalgalarda sabaha kadar bata çıka kâh milyonlarca yıldız altında kâh zifir karanlıkta seyir yaptığımız; teknemiz giderken merdivene tutunarak yüzlerce metre derin sularda yüzdüğümüz, sıcak gecelerde baş üstünde kayan yıldızları sayarak uyuduğumuz, yunuslarla selamlaştığımız, her türlü hava ve seyir koşulunda yemek yaptığımız, sofra kurduğumuz, mutluluğu mavide bulduğumuz günler, geceler, seneler oldu.

Yaz kış teknesinde yaşayan bir başka Fransız

Ortaokul senelerimin kahramanı ahşap yelkenlili Fransızların yerini, kurumsal bir firmada çalıştığım ve bulduğum her uygun, hatta bazen uygun olmayan zamanı yelkende, Göcek’te geçirdiğim senelerde minicik bir koyda, yaz kış teknesinde yaşayan bir başka Fransız aldı. Sabahın altısında denize girip, şortumu takım elbiseyle değiştirerek saçımda kekik kokusu, tenimde Akdeniz’in tuzu ile uçağa yetişip iki saat sonra bir toplantı odasında, işe alım mülakatları yapmaya başladığımda aklımı, ruhumu saran sarmalayan deniz ve özgürlük hasretiyle, hayatımda derdim, imrendiğim bir insan varsa o da teknesinden asla inmek zorunda kalmayan, güneş ile uyanıp yıldızlar ile uyuyan, sadece teknesinin değil hayatının her anının kaptanı bu Fransız denizcidir. Bizim koyları denizden gezenler onu bilirler, rastlarlarsa, fazla kalabalık sevmez, uzaktan bir selam etsinler...

Yunan Adaları’nı da bizim koyları da uzun uzun, orada bu ağaç, burada şu balığın yuvası diye anlatabilirim. Pirimiz, dostumuz rahmetli Sadun Boro’nun dediği gibi, bir koyu tanımak için, orayı denizin dibinden, tepelerinde yürüyerek sabah erkenden keşfe çıkmak lazımdır.

Bir yerde en az üç gün kalmalı, tarihini araştırmalı, fotoğraflar çekmeli, notlar almalı... Bu öğüdü tuttum ben, bilirim bu yüzden hangi mevsimde nerede hangi balık olur, nerede adaçayı toplanır, nerede herkesten saklı, sadece benim bildiğim, sihirli taşlar, benimle konuşan ağaçlar, nefes kesen manzaralar vardır.

Bir dahaki yazımda belki bizim suları, kara ulaşımı olmayan bakir koylarımızı, yine kara ulaşımı olmayan sahipleri ile can dost restoranları anlatırım. Koylarda, sabahın ilk ışıklarıyla yanan taş fırınlarda yapılan bazlamaları, keçilerin resmigeçidini, arı saatini, bin yıldızlı otelimizde karıncaların su içtiği gecelerde yakamozlar ile yüzdüğümüz büyülü dakikaları...

Ya da kısaca, mavi mavi konuşulan ve mavi mavi susulan bu aşkın devamını... Viya, böyle.