Antik taşların kıyısında

Antik taşların kıyısında
Seyir

Antik taşların kıyısında

Şimdi zamanı geldi, şimdi çiçekler burada.”
Anonim bir doğaçlama dizesi

Uzun zamandır teknemizde, Heredot’un, dünyanın en güzel seması altında, mesut ve mutlu yaşadıkları için imrendiği ve Piri Reis’in “yufka sulu demir yeridir” dediği, bir zamanlar içinde üç dört yüz geminin yattığı limanda, yatıp kalkıp yola çıkıyorum. Ufaklığımdan beri aşık olduğum kadim kentlerin kalbinde, gündüz gece gidiyorum! 

İşte seneler boyunca teknemiz, kâh kahraman Marmarisli denizcilerinin peşi sıra seyrederken kâh ismini ünlü Türk denizcisi Kurtoğlu Muslihiddin Reis’den alan Kurtoğlu Burnunu bordalarken, ben Akdeniz ve Ege arasında binlerce yılın tarihine yolculuk yapıyorum. 

Ana Kraliçe’nin Evi Amos Antik Kenti

Marina’dan halatları çözüp yola çıktığımızda aklımda olan ilk iş, yazı mı kışı mı daha güzel bir türlü karar veremediğim, adı Ana Kraliçenin Evi anlamına gelen Amos Antik Kenti’nin önüne demir atmak ve mavi lacivert suların zirvesine yerleşmiş tarihî tiyatroya keçileri, kekik kokusunu, Helenistik devirlerden Doğu Roma dönemine kadar uzanan yıllardan yankılanan sesleri takip ederek ulaşmak olur. Marmaris’ten 25 km uzaklıktaki Amos’a kışın, yağmurundan hemen sonra çıkan güneşi, vakit kaybetmeden selamlamaya çıkan pembeler, lilalar ve anemonları görmek için arabayla gitmek de harikadır. Tiyatroda oturup, mevsimler ile renk değiştiren denize, taşa, yeşile, çiçeğe dokunmak, koklamak, güneşin doğuşunu, batışını izlemek, avuçlarımızda kekik kokusu ile hayaller kurmak ve zorlu zamanlarımda bu hatıralara sığınmak da.

Serçe Limanı

Ana Kraliçe’nin Evi’nden demirimizi alıp, bir de rastgele diyerek sırtımızı denize bırakınca, kalbimizin sıcaklığı gülüşümüzde; denizin bereketi, rüzgârın sesi, uçan balık, vinç kolu, kahve vakti, tramola atalım diye diye Türkiye’nin en korunaklı limanlarından biri olan, her havaya kapalı, denizi mavinin ve yeşilin tüm değerlerinde, tam sevdiğim gibi küçük, gizli saklı Serçe Limanı’na varırız: 1977-1979 yılları arasında Prof. Dr. George Bass başkanlığında Sualtı Arkeolojisi Enstitüsü tarafından bulunan dünyaca meşhur 11. yüzyıldan kalma cam batığının limanı. Orada ne zaman suya dalıp gözlerimi açsam, boyu bizim teknemizden biraz uzun, binlerce ton yükü taşıyabilecek kapasitedeki o gemiyi göreceğimi hayal ederim. Bilirim 35 metre derinlikte bulunduğunu, bilirim de deniz gerçek ile hayalin birleştiği yer değil midir zaten; hayaller denizinde derinleşmeye devam ederim. Biraz da işte bu sebeple karadan kaçmıyor muyuz, derim.

Arkeologların, Suriye’den yola çıkıp Karadeniz’e, Kırım veya güney Tuna boylarına doğru gittiğini sandığı batığın içinden çıkan billur, sedef, amber, mercan tınılar veren “kâse-i fağfurlar”a bir dokunabilsek, kim bilir neler işitiriz? Dünyayı getirdiğimiz bu halden dolayı, muhtemelen bin ah işitiriz!

Geceleri yıldızlar görünüyorsa aydınlanan ve bulutlar varsa hiç ışıksız, insanı tatlıca sarıp sarmalayan zifiri, ılık karanlığa bürünen, dünyadan ne kadar uzak o kadar iyi, diyerek mutlu olduğumuz Serçe’den sabah yola çıkıp, Bozukkale’ye varmaktır sıradaki heyecan.


Loryma

Bozukkale

Koya girerken iskele tarafımda gördüğümüz, koyun girişini korumak için yapılmış, 120 metre uzunlukta ve 10 metre genişlikteki duvarları tamamlanmadan bırakılan, tırmanması gayet kolay kale kalıntısı koya ismini verir: Bozukkale. Antik çağlarda, bana pek ahenkli gelen ismi ise Loryma. Koyun kuzeyine düşen bir tepede bir başka antik çağ kalesi ile hem nefes kesen panaromada fotoğraf çekmek, hem daima serin, daima buz mavisi suyunda yüzmek için paha biçilmez bir yer. Bu limanın asıl özelliği ise deniz trafiğini kontrol etmeye uygun stratejik konumu: Persler, Yunanlar, Ptolemaios Hanedanlığı, Rodoslular ve Romalılar tarafından çok iyi biliniyor. Liman girişinin darlığı ve coğrafyasından dolayı Peleponnes Deniz Savaşları’nda Atina gemileri tarafından bu liman kullanılmış. MÖ. 395 Knidos Savaşı’ndan önce Atinalı kumandan Karor, gemilerini burada toplamış, MÖ 305’te Antigonos’un oğlu Demetrios da Rodos’a yapmayı planladığı saldırı için gemilerini yine burada hazırlamış. 

Akşamüstü tam güneş batmadan önce kaleye doğru yürürken tüm koya bakarak eski donanmaları, savaş hazırlıklarını, kumandanları görmemek mümkün değil... Lise senelerindeki dersler sırasında pek çoğumuza sevimsiz gelen “Tarih”, buralarda dolaşınca insana ne çok öğrenme ve araştırma iştahı veriyor.

Knidos

Sabah yine erken seyirle yola koyulma hazırlıklarına, hayatta en sevdiğim yere kavuşma heyecanı da eklenince, rüzgâr dünyadaki bütün mutlulukları benim ruhuma taşır. Güneş, tuz, ten ve özgürlükten ibaret varlığım, pupa yelken, Amasyalı coğrafyacı Strabon ve Bodrumlu tarihçi Heredot’un övgüyle bahsettiği Knidos’a uçar. 

Knidos’un yeri tüm antik kentlerden başkadır bende. Knidos’a ilk görüşte âşık olduğumda on iki yaşındaydım. Bodrum’da geçiriyorduk yazları. Beraberce tatil yaptığımız aile dostlarımızın tarih merak ve bilgisi boy boy kitapları aşardı. Datça’nın o zamanlar daracık yılankavi yolundan, sarsılarak ve araba tutmasını engellemek için gözlerimi kapalı tutmak ile etrafın güzelliğini görmek için açmak arasında bir yerlerde, zorlukla Knidos’a vardığımızı, arabayı park ettiğimizi ve yürümeye başladığımızı hatırlıyorum. Sol tarafım boylu boyunca deniz ve ılgın ağaçları, sağ tarafımda yol agora, tapınak, tiyatro diye ilerliyordu. Agoradan biraz daha ötesi bir kere daha deniz, bir kere daha limandı. Ege ile Akdeniz’in birbirine sarıldığı yerdi, kimi zaman bir aslandı ya da Demeter’di, Afrodit’ti; aslında yere göğe sığmayan bir aşktı. O iki limanı bir arada ilk gördüğüm an ise gözümün önünden hiç gitmezdi. 

Seneler sonra bir yanım Marmarisli olunca, kışları karadan, yazları denizden Knidos’a her sene defalarca gider oldum, gezmeye görmeye ve hayal kurmaya doyamadım. Hele oralara erken gelen baharın ilk günlerinde, yol boyu bembeyaz açmış badem ağaçları arasından antik taşların içinden çıkan kıpkırmızı gelinciklere kavuşmak!

Kuruluşu MÖ 13. yüzyıla dayanan, MÖ 4. yüzyılda gittikçe büyüyen ve sonrasında kültür, sanat, ticaret ve sağlık merkezi haline gelen Knidos’un ünlülerini saymakla biter mi? Knidos’un ünlüleri

Matematikçi Eudoksos, devrin en önemli gözlemevinde astronomi çalışmaları yapıyordu. Onun geliştirdiği güneş saatini günümüzde yerini koruyor. Knidos, Afroditi ile ünlenmiş heykeltıraş Praxiteles Knidos’ta uzun seneler yaşamıştı. İlk çıplak heykel olarak şöhret kazanmış Knidos Afroditi’ni görmeye gelenler arasında Bithynia Kralı Nikomedes vardı. Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan İskenderiye Feneri’ni yapan Sostratos Knidosluydu. Knidos şarabı da çok talep görüyordu, Karadeniz, Atina, Doğu Akdeniz’de üzerinde Knidos mühürü olan amforalarda ticareti yapılıyordu. Bu sırada, Euryphon ve öğrencileri, Knidos’lu öğreti adıyla bilinen bir tedavi yöntemi geliştirmişti 

Her yeni seferimizde kendimizi bilgice zenginleştirerek vardığımız bu kentin iskelesine yanaşıp da güneş aşağılara inene kadar denizle arkadaşlık ettikten sonra sıra taşlar ile konuşmaya gelir yazları. Güneş batmadan birkaç saat önce gezmeye başlanır; görecek şaşıracak o kadar çok şey vardır ki: Yuvarlak Tapınak, Dionysos Stoası ve Tapınağı, Apollon tapınağı, Bolukrates Çeşmesi...

Beni ise her seferinde en çok hayretler içinde bırakan, bu kentin “küçük tiyatrosu”nun kapasitesinin beş bin kişi olmasıdır. Tiyatronun basamaklarından yukarılara çıkar, kendime bir yer seçer otururum; sahnenin arkasındaki denize bakarım önce ve kendimi iki bin yıl öncesinde hayal ederim. Sonra her ziyaretimde başka bir eser izler, katarsis hissi ile bir daha ziyaret etmek üzere oradan ayrılırım. 

Benim için dünyadaki en güzel güneş batışı Knidos’tadır ve antik taşların kayısındaki bu büyülü anın adı Homer’in şarap rengi Ege’si ile Akdeniz’in binlerce seneye uzanan ve uzanacak aşkıdır!