Dudak boyası, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur

Dudak boyası, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur
İNCELEME

Dudak boyası, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur

Giriş fotoğrafı: Helsinki İnsan Hakları Forumu’ndan Jasmina Golubovska (Foto: Ognen Teofilvoski, Reuters haber ajansı)

YORUM - Moris Levi

Yukarıda görmüş olduğunuz bu unutulmayacak fotoğraftaki* protestocu kadının kimliği, içinde bulunduğu öfkeli grup, resmin hangi tarihte, nerede çekildiği, protestonun kime karşı yapıldığı, hatta daha sonra ne olduğu, vs. inanın hiç önemli değil. Görüldüğü gibi fotoğrafta mücadele, itiş kakış, hırs, tehlike, öfke, kararsızlık, bitkinlik, endişe var ama çok daha etkin, ilginç, olağanüstü olan başka bir şey daha var. Protestocu kadın, o karışıklık içerisinde bir yandan polislerce itiliyor öte yandan arkasındaki diğer protestocular tarafından sıkıştırılıyor ama o anda burnuna dayatılan polis kalkanında yansıyan yüzündeki dudak boyasını yeterli bulmuyor, çantasından bin bir güçlükle çıkardığı rujunu sürüyor, sonra da boyalı dudakları ile aynı kalkanı öpüyor ve dudak izini çatışmanın ortasına bırakıyor…

Dudak boyası, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur
Erkekler! Biz böyle bir hınzırlığı asla düşünemeyiz... Aklımız ve hormonlarımız, olsa olsa bağırıp çağırmaya, küfür etmeye, hatta polisin burnuna -hiç bir işe yaramayacak ve üstelik bize muhtemelen pahalıya mal olup sadece kendimizin acı ile anımsayacağı- bir yumruk savurmaya erer. Bu hareketimiz her şeyi daha da sertleştirip çığırından çıkarır, çirkinleştirir. Oysa rujlu dudaklarla yapılmış bir öpücük izi çok daha güçlü, anlamlı, alaycı, etkin, zarif, kendinden emin, yumuşatıcı ve kabul edelim ki olağanüstü güzel. Bir kozmetik firmasının kadınlara sloganı gibi “Lipstick speaks louder than words” (Dudak boyası, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur).

Dudak boyası, kadın kadar eski olmalı…
Arkeolojik kazılarda, 5.000 yıl önce Ur şehrinde yaşamış Sümer kraliçesi Puabi’nin eşyaları arasında dudak boyası bulundu. Demek ki, 5.000 yıl önce daha yazı yoktu ama bir başka iletişim aracı; yani dudak boyası vardı. M.Ö. 1000 yılından bu yana Yunanlı, Çinli, Kızılderili, Afrikalı, hatta Avustralyalı Aborjin kadınlar dudaklarını boyuyorlardı. Eski Yunan’da bir dönem yalnızca dünyanın en eski mesleğini yapan kadınların dudaklarını boyamalarına izin -hatta kendilerini belirtmeleri için sorumlulukları- vardı.

Daha sonra Ortaçağda “dudak boyama”, Katolik Kilisesi öğretilerine göre, günah hücresinde itiraf edilmesi gereken günahlardan kabul ediliyordu. Dudaklarını açıkça, Kiliseye karşın boyayan Kraliçe 1. Elizabeth’ten sonra yüzlerce yıl sadece asil kadınların -ya da “başka” asil kadınların- dudak boyası kullanmaları hoş görüldü. Tarih böyle diyor...

Ama bu yazıda size dudak boyasının tarihini değil, ifade gücünü ve büyüsünü anlatmak istiyorum. Çünkü -bilhassa kırmızı- dudak boyası asla basit bir kozmetik olmadı, halen de değil…

Dudak boyasının ifade gücü
Daha 100 yıl önce; 1900’lü yılların başlarında Batıda bile bir kadının sokağa dudak boyası sürüp çıkması, saygısız, düşkün, ahlaksız, cinsel olarak saldırgan kabul edilirdi. O yıllarda dünyanın istisnasız her yerinde kadınlar ikinci sınıf vatandaş görülüyorlardı ve yalnız küçük bir kısmı, oy hakkı için bile zor bir mücadele veriyorlardı. 1912 yılında önce bu kadınlar arasında -sonra da nerede ise pek çok New Yorklu kadınlar arasında- fısıltı gazetesi çalıştı. Kozmetik devi iş kadını Elizabeth Arden’in da akıllıca teşviki sonucu binlerce kadın New York sokaklarında kırmızı dudak boyaları ile dolaşmaya başladılar.

Dudak boyası “manifestosu”
Söylemleri şuydu: “Hey, benim bir erkeğe benzememi, erkek gibi düşünmemi, erkek değer yargılarını kabul etmemi isteme hakkınız yok! Hatta erkeklerin üstünlüğü safsatasına da isyan ediyorum. Kadınlar üzerindeki baskıları ve kısıtlamaları reddediyorum. Ben, siz görmezlikten gelseniz bile dimdik olduğum gibi varım, bütün kadınlık içgüdülerimle özgürüm, kadınlığımla güçlüyüm ve sizin anlayamayacağınız düşünme tarzım, her zaman güzelliği keşfeden sezgilerim, kadın ruhumla bu ülkenin geleceği için seçme ve seçilme hakkına / yetisine sahibim”

Görüyor musunuz? Dudak boyası dediğiniz, bir araba laf ve tartışma yerine renkli, hoş, nokta koyucu ve vurucu uluslararası bir manifesto işte, tarihte neden yasaklandığı anlaşılabiliyor...

O günden sonra bu eylem defalarca Güney ve Kuzey Amerika’da, Avrupa’da hatta Uzakdoğu’da ırkçılığı, Vietnam savaşı gibi savaşları, pahalılığı, çevre kirliliğini, bağnaz yasaları, askerî darbeleri, basın ve söz özgürlüğüne kısıntıyı, kadına ayrımcılığı protesto etmek için kürtaj hakkına, fırsat ve ücret eşitliğine, barışa olan talebi dile getirmek için yapıldı. Son olarak Hintli sinemacı Alankrita Shrivastava 2017 yılında, Afgan kadınları hakkında “Burkamın altında bile dudak boyam var!” isminde bir film yaptı.

İnadına dudak boyası ile protesto
2. Dünya savaşı esnasında da protesto için dudak boyası ile büyük ve çarpıcı öpücük izleri verildi.

Hitler, bir röportajda kırmızı dudak boyasından nefret ettiğini, mükemmel ve iffetli bir Alman kadınının asla dudak boyası sürmemesi gerektiğini söyledi. İtalya’da Mussolini de bunu destekledi. Allah, her devirde insanı demagog faşistlerin saplantılarından ve safsatalarından korusun!

Bu duyulunca önce Müttefiklerin ülkelerinde Faşizm / Nazizm karşıtlığı gereği kadınlar kırmızı dudak boyası sürmeye başladılar. Hitlerin ordularının işgal ettiği ülkelerde bile kadınlar -önce İtalya’da sonra Almanya ve Avusturya’da hatta erkekleri sinmiş muhalif kadınlar- sokaklarda canlı kırmızı dudak boyası sürmeye başladılar. Dudak boyasının bu gücünü gören Müttefikler onu epey kullandı.


Perçinci Rozi
ABD’de eşleri orduda olan kadınları savaş sanayiinde tank, kamyon, makineli tüfek fabrikalarında çalışmaları için teşvik eden posterlerde “Rosie the riveter” (Perçinci Rozi) isimli bir sanal tip yaratıldı. Perçinci Rozi, gazetelerde, mecmualarda, posterlerde bir erkek gibi pazısını sıkıyor, işçi tulumu giyiyor, elinde tornavida ile geziyordu ama bir kadın gibi de dudaklarına “cart kırmızı” dudak boyası sürüyordu.

Dudak boyası etkisi kuramı
Son olarak da gelelim, sosyal psikologların “The lipstick effect theory” (Dudak boyası etkisi kuramı) dedikleri kurama.

Buz gibi bir havada, son derece kaygan bir zeminde yürüdüğümüzü düşünelim. Adımlarımızı küçük ve dikkatli atarız, düşeceğimiz korkusuyla sıcak sıcak ceplerimizde bulunan ellerimizi çıkarır, dengemizi bulmak için kollarımızı iki yana açar, sadece önümüze bakar ve başka bir şey düşünmeden dikkatimizi önümüzdeki yolumuza veririz.

İşte ekonomik kriz dönemlerinde de yaşam yolunda hepimiz aynı bu şekilde yürürüz. Yazıyı uzatmak istemiyorum, benim yaşımda olup defalarca ekonomik kriz görmüş olanlar sembolleri anlar. İnsanların servetleri, işleri, gelirleri olsa bile krizlerde harcamalarını kısarlar. Silahlarına -yani sıkı sıkı tutabildikleri paralarına- gözleri gibi bakarlar. Her şeyin, hatta ekmeğin satışı bile düşer. İki şey hariç: 1929 krizinden bu yana bütün ekonomik krizlerde dudak boyası ve film satışları tavana vurur. Ne ilginç değil mi?

Film satışlarının artmasını anlamak mümkün; insanlar kısa bir süre için bile olsa kriz ortamından kaçıp, yaşamlarından farklı bir dünyanın içinde kaybolmak isterler. Peki, neden dudak boyası satışları patlar? İşte bu sorunun çeşitli disiplinlerce verilen yanıtları o kadar çok ve ilginç ki, şaşarsınız...

Kadın yaşamı süsler…
Sonuçta dudak boyası, basit bir kozmetik olmanın ötesindedir. Kabul edelim ki kadını, herkesin gözünde öne çıkarır ve kullanan kadın da bunu bilir, ister ve kullanınca kendini güvende, güçlü, kadın hisseder.

Peki, kadın böyle hissedince ne olur bilir misiniz? Küçücük, basit, beklenilmeyen bir hareketle bütün ortamı değiştirir. Çünkü kadın, yaşamı yaratır, ne pahasına olursa olsun sürdürür ve muhakkak süsler.

Not:
* Giriş fotoğrafı 5 Mayıs 2015 tarihinde Üsküp’te Reuters haber ajansı fotoğrafçısı Ognen Teofilvoski tarafından tesadüfen çekilmiştir. Fotoğraftaki kadın, Helsinki İnsan Hakları Forumu’ndan Jasmina Golubovska’dır ve daha önce protesto gösterilerinde yaralanıp ölen 22 yaşındaki bir gencin ölümünü hasıraltı eden hükümeti protesto etmekte idi. Daha sonra bir röportajda o anları şöyle anlattı: “İki saat boyunca itişip duruyorduk. Önce önümdeki polise kendi babamın da emniyetçi olduğunu ve işinin ne kadar zor olduğunu bildiğimi söyledim, suratı yumuşadı. Hemen dudaklarımı boyadım ve kalkanı öptüm. Yanındaki diğer polislere çaktırmadan bıyık altından gülüyordu.”