Fotoğraflar: Teri Erbeş

İstanbul Tarihî Yarımada Model Sergisi’nin yaratıcısı Murat Soysal ile çok merak ettiğim müzik geçmişi, mesleğe dönüştürdüğü tutkusu modelciliği ve ilham veren sergileri hakkında konuştuk.

Nazik davetinizle sergiyi birlikte dolaşırken bir Konservatuar geçmişinden söz etmiştin, bu yönün çok ilgimi çekti. Müzik hayatına nasıl girdi?
Aslında müzik ile bağlantım babamdan geliyor. Babam 1920 doğumlu ve onun gençliğinde tango çok moda. Kendi müzik grubu vardı ve şu anda bende duran, gözüm gibi baktığım 1930 yapımlı bandoneon’unu çalardı. İstanbul Radyosu dahil olmak üzere birçok platformda yıllarca tango çaldılar.

Bandoneon harika bir enstrümandır ve Türkiye’de çok yaygın değil.
Evet ve çok zor bir enstrümandır. Bence dünyada iki tane çok zor enstrüman var: Bir tanesi bandoneon, bir değeri de trompet. Bandeneon’un 71 tuşu var ve görmeden çalarsınız. Trompetin ise üç tuşu vardır ama bu üç tuşla aynı ses açıklığına hükmedersiniz. Çocukluğumda Cemal Reşit Rey kulağımın olup olmadığına bakmıştı, onun ittirmesiyle piyanoya başlamıştım. Büyük şans tabii… Sonrasında ilk gerçek müzik eğitimimi Mimar Sinan İstanbul Devlet Konservatuarı Trompet Bölümü’nde aldım. Ancak devam eden yıllarda ülkemiz klasik müzik orkestralarında bir pozisyon elde etme imkânlarının kısıtlı olduğunu kavrayınca konservatuara devam etmedim.

Müzik geçmişinin 3 boyutlu dünyana etkisi olduğunu düşünüyor musun?
Yüzde yüz. Sergide seslere çok önem verdik. Mehter Takımı’nın şarkıları, yeniçerilerin isyan sesleri, şehrin değişik camilerinden çıkan ezanlar, şehzadelerin sünnet düğünündeki ezgiler, kurduğumuz model şehirde çıkan tüm bu seslerin akustiğini ayarlamak, sesleri seçmek, ses değerlerini ayarlamak gibi konularda aldığım eğitimin çok faydası olduğunu düşünüyorum. Bir de tabii müzik eğitiminin insana bambaşka bir sanatsal bakış açısı kattığını düşünüyorum.


Murat Soysal ve Renan Koen

Modelcilik senin dünyanda nasıl doğdu?
Babam iş dolayısıyla sıkça Avrupa’ya giderdi ve her döndüğünde ağabeylerime günümüzde halen satılan bir Alman markası olan Marklin trenlerinden bir parça getirirdi. Bunlar, bir lokomotif, bir vagon, iki tane makas, dört tane ray vs. olurdu, çok pahalı oldukları için babam birer birer getirirdi. O zamanlar ben 6-7 yaşlarında olduğum için bu setlere pek dokunma iznim yoktu. Yıllarca onların yaptığı tren setlerini izledim. Yıllar geçti, ağabeylerim evden ayrıldılar. Sanırım 15-16 yaşlarına geldiğimde, kutulanıp kaldırılan tren setlerine artık erişim iznim vardı. Bu kez ben trenlerle şehirler kurmaya, yeni parçalar almaya devam ettim. Evlendikten sonra bile çocuklarımla oynamaya devam ettim. Hâlâ setlerime yeni parçalar eklemeye devam ediyorum. İşte bu tren setleri ile kurduğum hayali şehirler, bugün oluşturduğum hareketli modelcilik dünyasındaki ilk adım oldu.

(Burada, Serra ve Murat Soysal’ın sevgili oğulları Kaan’a dönerek soruyorum) Onlarla oynamak nasıldı, sevdiniz mi?
Kaan Soysal: Çok sevdik. Geçen gün Google’a “Marklin” diye yazdım ve ilk çıkan modellerini internette görmek çok nostaljik oldu benim için. Babam, şu anki İstanbul Tarihî Yarımada Model Sergisi’nin masası gibi bir masayı bizim çatı katında kurup tren yolları yapardı. Çok yakın zamana kadar oynadık, onunla oynamadığımız zamanlarda ise legolarla oynardık.


Evin çatıkatında yapılan tren yolları


Murat Soysal:
Hayat boyu bu mizansenleri kurdum. Her yıl “Tren Şenliği” adında tren günleri yapardım. Birinci tren şenliği, ikinci, üçüncü, dördüncü tren şenliği derken her yıl farklı hayali şehirler… Arkadaşlarımız bile her yıl benden yenisini bekler olmuştu. Daha sonra birisiyle tanıştım, -ki sonraki yıllarda bizim baş modelcimiz oldu. O, bana “uzaktan kumandalı model” işini öğretti. Bir anda çok merak sardım ve uzaktan kumandalı yelkenler yapmaya başladım. Fotoğraf albümlerimizde bu yelkenlilerle bir dolu fotoğrafımız var. Bugün evim bu yelkenlilerle doludur.

Hareketli Modelcilik, profesyonel olarak hayatında ne zaman yer almaya başladı?
2012’de yakın dostlarımdan biri bana, “Ya, Murat baksana adamlar ne yapmışlar” diye bir fotoğraf yolladı. Bu fotoğraf Hamburg’da yer alan Miniatur Wunderland adlı bir tren sergisine aitti. Hemen eşim Serra ve “baş modelcimiz oldu” dediğim arkadaşımı kandırdım ve atladık Hamburg’a gittik. Gidiş o gidiş! Kendime “bunu yapmalıyım”, dedim.
Düşünsenize 6 yaşında trenleri görüyorsunuz ama dokunamıyorsunuz. 10 sene bekliyorsunuz, 16 yaşında tutku oluyor sizde. Sonra iş hayatı, arayışlar ve yaşlar ilerliyor. Ama tutkunuz devam ediyor. Dolayısıyla 2012’de gördüğüm fotoğraf beni çok fena tetikledi. Hamburg’a gittikten sonra böyle büyük model sergileri dünyada başka nerelerde var diye araştırmaya başladım. En büyüğü Hamburg’daydı ama birkaç yerde daha bu büyüklükte sergi vardı, gittim hepsini ziyaret ettim. Daha sonra Miniatur Wunderland’ı yapan teknik adamlarla bir fuarda tanıştım. Onlara “İstanbul Sirkeci”yi tüm hareketliliği ile sergiye dönüştürme fikrimi paylaştım. Ciddiyetimi anlamış olmalılar ki, davetim üzerine, iki Alman teknisyen İstanbul’a geldi. Bir hafta çalıştık ve Sirkeci’deki tüm ulaşım hareketlerini içeren otomasyonu geliştirdik. Bu arada iş yaşamım tüm hızıyla devam ediyor, geri kalan bütün zamanımı buna veriyordum. Ofisimizin büyükçe olan salonunda Sirkeci Sergisi’nin prototipi hazırladık. Baş modelci arkadaşım, yıllardır benimle birlikte aslında bir grafiker olan ve yıllarca birlikte çalıştığım asistanım ve Alman teknisyenlerle birlikte yaklaşık 1,5 yıl içinde “Sirkeci Günümüz Sergisi” çıktı. Ve muazzam oldu.

Otomasyon derken neyi kastediyorsun?
Bugün dünyada satılan tren setlerin satın aldığınızda trenleri, arabaları veya gemileri basit rotalarda gezdirmek mümkün. Ama bir ulaşım aracına “şu noktada yavaşla, şu noktada düdük çal, bu noktada 15 saniye, dalgada yalpala, kırmızı ışıkta dur, yeşil ışık yanınca geç” gibi şeyler yaptırmak istediğinizde özel yazılım ve otomasyon işi devreye giriyor…



Neden günümüzün Sirkeci’si?
Sirkeci çok ilginç bir yer. Deniz ve kara trafiği bir arada. Deniz trafiği derken, arabalı vapur var, şehir hatları var. Kara trafiği derken, tramvay, araba, metro, otobüs var ve bunların hepsi iç içeler, çok yoğun. Bu yüzden iyi bir sınavdı. Hem gemi hareket edecek hem tren. Hem otobüs gidecek hem tramvay. Hepsi hareket edecek ve hepsinin otomasyonunu yapacaksın, yaptık ta ve başardık. 2015’te sergiyi açmak üzere İstanbul’un müşteri trafiği en önde gelen yerlerinden biri ile anlaşmıştık, ancak maalesef İstanbul’da terör saldırıları başladı. O yıl sonrasında İstanbul’un yıllık turist sayısı 14 milyondan sıfıra indi. Sirkeci Sergisi’ni geçici olarak rafa kaldırıp, diğer sergilerimizin hazırlığına başladık.

Tam da burada, bu iş nasıl profesyonel oluyor?
Bu tip sıra dışı projelere “people generator” deniliyor. Sergiyi on binlerce insan ziyaret ediyor. Dolayısıyla sergi mekanının etrafındaki işletmeler de (kafeler, mağazalar vs.) kalkınıyor.

Bu sergide ve genel olarak hangi meslek gruplarıyla çalışıyorsun?
Sergimizin yapımında yazılımcılar, elektronikçiler, mimarlar ve modelciler çalıştı. Bir zamanlar Roma İmparatorluğu ve sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi olan İstanbul’un 400.000m²’lik en tarihî bölgesi “İstanbul Tarihi Yarımada model Sergisi”ni 1/87 ölçekte yaptık. Önce, bir dolu kitap okuyup araştırma yaptıktan sonra, o zamanki hallerinin mimari çizimleri yapıldı. Daha sonra çizimlerde yer alan modeller 3D yazıcılarda basıldı. Basılan her şey teker teker boyandı. Sonra otomasyon çalışması eklendi.
Tarihî kaynaklara dayandırarak 5 yılda tamamladığımız bu serginin her 30 cm²’sinde bir başka öyküyü hareketli olarak izleyebiliyorsunuz. Sergi, 16.-19. yüzyıl arasındaki 400 yıllık dönemde, Topkapı Sarayı’ndan Sultanahmet Camii’ne kadar olan bölgede yaşanan hayatı canlandırıyor. Toplam 10.000 figür yer alıyor. Şehirde 10 dakikada bir “gece gündüz” döngüsü yaşanıyor. Gece olduğunda 50.000 led ışık yanıyor. Her bir olayın ya da binanın önünde onlarla ilgili açıklamalar ve butonlu bir sistemle ilerletebileceğiniz görseller var. Ayrıca QR koduyla kolayca erişilebilecek 7 ayrı lisanda açıklama mevcut.



Olağanüstü bir başarı. Tarihî ve kültürel olayları yansıtması açısından sanırım dünyadaki en büyük hareketli model sergisi değil mi?
Evet, bu ölçekte bir ilk.

Serginin yapımı aşamasında yüzlerce kaynaktan faydalanmışsınız. Bu araştırmaları yapmak için de bir ekip var mı? Ve tarihçiler sergiyi dolaştıklarında tepkileri ne oldu?
Araştırma aşamasında ben ve asistanım çalışırız. Ben sıkı bir kitap okuyucusuyum. Sadece okumuyor, aynı zamanda çeşitli konularda ihtisası olan hocalara, kişilere danışıyoruz. İstanbul Tarihî Yarımada Model Sergisi, İstanbul’un 16.-19. yüzyıl arasındaki yaşamını gözler önüne seriyor. Topkapı Sarayı ve Sultanahmet bölgesi. İşlenen hikâyeler, binaların konumu, eski hallerinin modellenmesi gibi konularda en büyük sınavımızı geçenlerde başarıyla geçtik. Bir dönem Topkapı Sarayı müdürlüğünü yapan, ihtisası Osmanlı’nın son 400 yılı olan ünlü tarihçi İlber Ortaylı’yı sergimizde ağırladık. Bilen bilir; bir şey doğru olmadığında Hoca’nın dilinin kemiği yoktur.
Sergiyi gezme aşamasından da bahsetmek isterim. Biz ziyaretçimize sadece bir model sergisi değil, bir “deneyim” yaşatıyoruz. Sergi 3 bölümden oluşuyor: Girişteki Video Mapping alanında, ziyaretçiyi o dönem Osmanlı sanat eserleri, yaşamı, kıyafetleri, takıları gibi 1.000’e yakın görsel ile hazırlanan bir video show ve Mercan Dede’nin müziği karşılıyor. Sonra sergi alanına geçiliyor. İstanbul’un 400 yıl önceki halini 87 kez küçültülmüş olarak Tanrısal bir boyuttan izliyorsunuz. Daha sonra ise sergiyi yaparken kullandığımız gerçek el aletlerimizi, 3D yazıcılarımızı sergilediğimiz “Serginin Nasıl Yapıldığının Sergisi” var. Sergimiz kısa sürede on binlerce ziyaretçi ile buluştu. Burada bize özel sergi olarak 3 yıllığına kapılarını açan, her türlü desteği seferber etmekten kaçınmayan İBB’ye bağlı Kültür AŞ ve Miniatürk Müzesi’ne sıcak ev sahiplikleri için teşekkür borçluyum.

Bundan sonraki projelerin nedir?
Aynı anda 6 büyük sergi daha hazırlıyoruz. Örneğin “1900’lerin Başında İzmir Sergisi” ve “Günümüz İstanbul Sirkeci Bölgesi Sergisi”nin genişletilmiş hali var. Bir diğeri; “İstanbul’un Atatürk’e Vedası Sergisi”. Meselâ bu sergideki tüm hikâye 1938’de Dolmabahçe’den başlayıp Sarayburnu’nda Yavuz zırhlısında bitiyor. O zamanın bütün yapılarını içerecek, mimarî ve tarihî açıdan çok ilginç bir sergi. Serginin bir amacı da İstanbul’un günümüzde var olmayan bu binalarını ortaya çıkartıp bir farkındalık yaratmak. Başka bir sergi de; “İstanbul’un Bizans Dönemi Sergisi”. İstanbul’un 5.-6. yüzyılı. Bir rivayete göre hipodrom 1204’te Haçlılar tarafından yıkılmadan önce 70.000 kişilik. At arabaları yarışıyor, insanlar ayağa kalkıyor tezahürat yapıyor. Bütün bunları hareketli yapıyoruz. At arabalarının kum pistteki yarışı, çıkarttıkları tozlar, seyircilerin tezahüratları gibi… Sonra “1915 Çanakkale Deniz Savaşları” ve fütüristik bir sergi olan “2270 Yıldızlar Arası Yolculuk” da projelerimiz arasında. Hepsinin yapımı şu an değişik üretim aşamalarında devam ediyor.

“İstanbul Tarihî Yarımada Model Sergisi”, İstanbul Sütlüce’de Miniatürk Müzesi içerisinde yer alan 500m2’lik kapalı alanda sergilenmekte.