Haber fotoğrafı: Tohum girişimcisi Ayten Çöl

Türkiye’nin bağrında yetişmiş kahraman bir kadın, Ayten Çöl. Amasya’daki Kılçak-Çöl Çiftliği’nin 2.800 dönümlük arazisinde çiftçilik yapıyor. Amasya’daki aile çiftliğinde yönetimi ele aldığında, gecelerin birinde, “birileri” onu korkutup yöreyi terk etmesi için ateş edince silahını kuşanır, tüfeği sırtında, at üstünde baba mirası toprağını terk etmez.

Çiftliği yönetirken, “Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi”nin Hititoloji bölümünü bitirdikten sonra Almanya’ya gidip, yüksek lisans ve doktora yaparak doçent olur. Tarımdan fırsat buldukça zaman zaman kazılara katılır.


Garanti Bankası’nın 2016 Yılı Türkiye’nin Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi birincilik ödülüyle onurlandırılan, 55 yıldır örnek çiftçilik yapan Ayten Çöl mısır, şeker pancarı, sebze, soya, buğday, soğan ve patates başta olmak üzere çok çeşitli ürünler yetiştiriyor. Başlıca işi tohumculuk olan Çöl, tüm bu ürünlerin tohumlarını yetiştiriyor. Yetiştirdiği tohumları da yurtiçi ve yurtdışına pazarlıyor. Aynı tohumlarla kendisi de üretim yapıyor. Her yıl bir ay ülke gezilerine çıkıp, dünyadaki tarımsal gelişmeleri yakından izliyor. Uygulanabilecek örnekleri kendi çiftliğinde hayata geçiriyor. ‘Erkek egemen dünyada bir kadın çiftçi olarak var olma mücadelesi’ yaşamının belki de en öğretici yanı oldu.

1949 doğumlu Ayten Çöl, Sevim Çöl ile Faruk Çöl’ün (1904-1965) iki çocuğundan biri. Faruk Çöl, TBMM’de 10. ve 11. dönem Amasya milletvekilliği yapan siyasetçi. Amasya’da mutasarrıflık (Osmanlı’da sancak amirliği) yapan dedelerinden biri Hicaz Demiryoluna yardım gönderince Sultan ona çok büyük bir arazi bağışlamış. Ayten Çöl 16. yüzyıldan kalma çiftliğine yerleştiğinde henüz yirmili yaşlarındaydı.

DERGİ’mizin bu Mayıs sayısında, Ayten Çöl ile, henüz lise çağında bir genç kızken babasının adını ölümsüzleştirmek adına giriştiği çiftçiliği, 11 yaşındayken yaşadığı 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin travmasını… 64 yıl öncelerinin yaşanmışlıklarını… daha önce hiç görmediği Amasya’ya yerleşme sebeplerini konuştuk.


Tohum girişimcisi Ayten Çöl


1960’lı günlerin atmosferini nasıl hatırlıyorsunuz?
Evimizde çok siyaset konuşulduğu için, çok gazete girerdi, o yılların Ulus, Akşam, Zafer gazeteleri... Her düşüncenin gazetesi girer ve okunurdu. Oturduğumuz apartmanda Demokrat Parti milletvekilleri otururdu. Sabah Sokak’ta Onikiler Apartmanı… Siyasetin konuşulduğu bir ev olduğu için ister istemez olayları ben çocuk kafamla hep dinliyorum. Diğer taraftan da gergin bir ortam var, ortalık çok karışık yani muhalefet son derece karşı, üniversite gençleri yürüyüşler yapıyor, bir sürü dedikodu var. Ve sokağa çıkma yasağı var…

Yasaklar 27 Mayıs’tan önce mi başladı?
Tabii, böyle pat diye 27 Mayıs olmadı zaten. Aşağı yukarı bir-iki yıllık bir gergin dönem yaşandı Türkiye’de. O dönemlerin içinde bütün bunlar oluyor, işte İnönü’nün sürekli iktidar partisini, “Daha temkinli olun, daha doğru idare edin,” diye uyarısı... Hatta bir sözü var “Sizi ben bile kurtaramam.” Bu arada ordu içeriden kaynıyormuş, bunu kimse bilmiyor. Sonra, evet, sokağa çıkma yasağı var…

Mesela ihtilal sabahı imtihanlarım vardı, Ayşe Abla İlkokulu’ndaydım. Orada Amerikan sistemi, hiç üniforma giyilmez; isteyenler haftada bir gün okulun kıyafetini giyerdi. Devasa bir salon, ortada beyaz kuyruklu bir piyano benim hatırladıklarım. İki şubeyiz zaten, çoğumuz milletvekillerinin çocuklarıyız. Aramızda herhangi bir ayırım yok mesela… Rina Elkabes (Eskenazi) benim sıra arkadaşımdı.

Müslüman olmayanlarla ilişkileriniz var mıydı?
Gayet tabi, bizim aramızda hiç ayrımcılık olmadı. Babam da yurt dışında okumuştu. Babamın dedeleri Amasya’da valilik ve mutasarrıflık yapmışlar. Amasya’da Ermenilerin açtığı bir Fransız okulu var. İki tane Müslüman çocuk gidiyordu, bunlardan biri babam! Dolayısıyla benim babamın hiç öyle, ‘bu, şu dindendir’ gibi ayrımcılığı yok.

Aslında Demokrat Parti’nin de yoktu değil mi?
Hayır, yok. Demokrat Parti’nin en büyük hatası, o da CHP’nin ezanı Türkçeleştirmesine tepki olarak, CHP ile ayrışmasıydı. Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı’ndan, Varlık Vergisi’nden, Aşkale’den sonra geldi zaten. Buralarda CHP’ye karşı olabilecek köyler, “CHP bizi yollarda çalıştırdı” der. Doğru, yollarda çalıştırmış, neden? İkinci Dünya Savaşı dönemi, insanların yolu yok, köylerden imece usulüyle yol açtırmak için adamı yok, “çalışın” demiş. Fakat kendini ifade etmeyi becerememiş… Çünkü çok okumuş bir sınıf, halkı hiç mi hiç tanımıyor. Yani, İstanbul’daki meclisin aristokrat devamı gibi CHP, özellikle Anadolu içinde. Demokrat Parti ise tam tersini iddia ederek geliyor.

Sizce bu niçin askeri rahatsız ediyor?
Aslında bu, askeri rahatsız etmiyor. Demokrat Parti daha sonra şımarıkça davranışlara başlıyor. Dayatmalar getirmeye başlıyor. O dayatmalar tutmayınca üzerine sokağa çıkma yasağı getiriyor, ‘iki kişi yan yana duramaz’ diyor, durursa polis geliyor onları alıp götürüyor; bunlar askeri rahatsız etmeye başlıyor. Bir de şu var tabi, buralarda bile hala, CHP’yi askerin partisi olarak görürler. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri… belki Atatürk’ün asker kökenli olması, ilk Meclis’te asker kökenlilerin bulunması… İnönü de asker adam, hataları gördükçe uyarıyor, gittikçe iki tarafın arası açılıyor, sertleşiyorlar. Birbirlerine küfür, hakaret eden bir sertleşme yok, dil üslubu son derece nazik, fakat davranışlarla sertleşiyorlar. İnönü Meclis’te defalarca “Sizi ben bile kurtaramam, kendinize gelin” şeklinde uyarıyor.



27 Mayıs nasıl oldu?
Kimse hissetmedi… İşin ilginci Demokrat Parti, askerin böyle içten içe örgütlendiğini, bir ihtilal peşinde olduğunu… hiç kimse hissetmiyor. Gecenin bir yarısı radyodan bir anons var, “Silahlı Kuvvetler idareye el koydu, kimse evinden çıkmasın.” O ses hala kulaklarımda. O gece Radyo Evi’nin anonslarıyla birlikte herkesin, her vekilin evinin nerede olduğunu bildiklerinden Harp Okulu öğrencileri, tam kuşanmışlar, ellerinde süngülü tüfekleri, ayaklarında postalları, o şekilde bütün evlerin önce zilleri çalınıyor, kapılar yumruklanıyor, eğer geç açılırsa tekmeyle, balyozla kırıp içeriye giriyorlardı.

Sizin evinize de böyle mi girdiler?
Evet, aynen böyle! İçeride çocuk mu var, korkar mı, askerin umurunda değil, zira askere o emir verilmiş… Harp sahnesi… Aynı anda 20 asker giriyor, her biri bir odaya dalıyor, süngüyle bir yerleri didikliyor. Koltuğu, kanepeyi, dolabı, dolabın içini, elbiselerin olduğu yeri süngüyle bir tarafa ittiriyor içine biri saklandı mı diye…

Babam yoktu. O dönem annemle babam ayrılmıştı. Babam öteki evindeydi. Ondan sonra bir anda böyle ciyak-ciyak çığlıklar, bağırışlar, ağlamalar, yalvarma sesleri duyuyorsun diğer dairelerden. Korku filmi adeta. Asker elindeki silahla ateş mi edecek, süngü mü saplayacak bunu da bilmiyorsun. Alt kattaki üst kattakine yardıma gidemiyor. Ya da yan komşunun bağırtısını duyuyorsun ama gidemiyorsun.

Anneniz ne yaptı?
Annem, habire söylüyor “Burada değil, öteki evine bakın.” Ama kimse dinlemiyor. Bir saat boyunca her taraf, balkonlar aranıyor. Ev yangın yeri… Eşyalar param parça, ondan sonra çekip gittiler. Yakaladıklarını aldılar, götürdüler, ellerine kelepçeleri vurup askeri arabalara koyup, topluca götürdüler. Tıpkı Nazi dönemi gibi… Götürülüyor ama nereye ve niçin götürüldüğünü bilmiyoruz. Öldürüldü mü, yaşıyorlar mı, haber yok. Bir hafta gibi uzun bir zaman hiç haber alınmadı.


Ayten Çöl’ün ebevyni Sevim ve Faruk Çöl

Babanızdan ne zaman haber aldınız?
Çok sonraları, haberi radyodan aldık: Hepsini Ankara’daki Harp Okulu’nda toplamışlar. Sonra korkunç bir panik. Öyle şeyler oldu ki, herkesin çocuğu imtihan kazanmış, paralı okullarda okuyor. Şimdiki gibi değil, insanlar mesleklerini bırakmış milletvekili olmuşlar, dolayısıyla çoğunun bir yan kazancı yok. Sadece babam gibi büyük arazi sahipleri daha emniyetteler. Diğer taraftan herkesin malına el konuldu. Bankadaki parana, evine, barkına, her şeyine el konuldu, ansızın herkes beş kuruşsuz. Ankara’da yaşamak, okula devam etmek çok zor oldu. Ayrıca halkın gözünde bir gün önce ilah olan, imrenilen herkes, bir anda vebalıymış gibi algılandı. Yardım etmek isteyen de etmiyor, korkuyor yahut nefret ediyor. Kabinede olanların aileleri sokağa çıkamıyor çünkü halktan da tepki görüyorlar, kimisi dayak atmaya kalkıyor, kimisi küfrediyor, kimisi taş veya yumurta atıyor.

Ve siz aynı evde kaldınız mı?
Tabi, hepimiz aynı evde kaldık, kimse terk etmedi, kim nereye gidecek? Kadınlar aralarında, kimde para varsa ahbabıyla gruplaştı, komşusuyla paylaştı. Ama şunu da bir hafta bilmedik: Harp Okulu’nda toplanıldı ama niçin toplanıldı, acaba toplu öldürülecekleri için mi toplandılar, yoksa topluca serbest bırakılacakları için mi toplandılar? Herkes şaşkın, onun için henüz geçim sıkıntısını hesap eden kimse yok. Sadece, ne olacak kaygısı var. Hep birlikte mi kurşuna dizilecekler? Her türlü dedikodu dönüyor. Çok sonraları iş rayına oturdu. Denildi ki, önce Harp Okulu’na toplu olarak götürüldüler, ifadeleri alındıktan sonra Yassıada’ya götürülecekler.

Babamın dediğine göre, ilk ifadelerde hiçbir işkence görmemişler. Yüksek rütbeli subaylar ifadeleri almış, onlar zapta geçirilmiş, ondan sonra geçen zamanı anımsamıyorum. Topluca Yassıada’ya götürüldüler. Kanımca asıl manevi işkence, Yassıada’da mahkemeler başladıktan sonra başladı.

O sıralarda aileler baktılar ki eşler öldürülmediler, yargı önüne çıkacaklar, hapse girecekler, bu sefer herkes geçim kaygısına düştü. Memleketinden geliri olanların sorunu yok, onlar rahat. Mesela biz herhangi bir geçim sıkıntısı yaşamadık. Beş-altı ay böyle gitti. Sonra, durumu yerinde olan aileler de başka türlü sıkışmaya başladılar çünkü bankadaki paraları bloke olmuştu. Aile çevresinden destek görenler bile, bir zaman sonra herkes, kendi geleceğinin peşine düştü. Bunun üzerine, hangisinin karısının elinde bir zanaat varsa, biçki dikiş bilen terzilik yapmaya başladı. Pasta, çörek yapmayı bilen komşusuna yemek yapmaya başladı. Eğitim düzeyine ve el maharetine göre, mesela Harika Yardımcı, Adalet Bakanı’nın karısıydı, o çok güzel dikiş biliyordu…  Arnavutköy veya Üsküdar Amerikan mezunuydu, dikiş dikmeye başladı. Hayatını öyle geçindirdi.

Aynı esnalarda Ankara’nın havası nasıl?
Ankara’da herkes ‘ihtilal oldu’ diye düğün bayram yapıyordu. Ordu, “Hazine’de para kalmadı” deyince, herkes gitti altınını teslim etti. Herkes ondan sonra, altını gümüşü yetmedi evlilik yüzüğünü teslim etti. Hatta sonra dedikodular çıktı: yüzükler eritildi, onun parasıyla subaylara ev yapıldı, halk onlara “Alyans Evler” dedi. Yani askeriye başa geçince yolsuzluklar falan durmadı işin açığı. Adam kayırmalar güya yok olacaktı!

İki ay kadar sonra mahkemeler kuruldu. Salim Başol hakimdi, onun oğlu tenisten yakın arkadaşımdı. Salim Başol’un evi, okuduğum Ayşe Abla İlkokulu’nun karşısındaydı.

Yine bir askeri savcıydı sanırım, Altay Ömer Egesel vardı. Yıllar sonra, Türkiye’ye döndüğümde onun evinde oturdum kiracı olarak. Adam az daha benim yanımda günah çıkartırken ölüyordu. Evimden ayrıldıktan 15 dakika sonra Yargıtay’da bir müdafaası varmış. Telefon çaldı (evimin telefonu onun adınaydı) açtım, “Altay Ömer Egesel kalp krizinden öldü” dediler, şoke oldum... Evden 15 dakika geç çıksa bizim evde canını verecekti.

Ucuz atlattınız
Evet, kendi namıma ucuz atlatmış oldum çünkü cevabını veremezdim, “zehirledi”, “babasının hıncını aldı” derlerdi. Yassıada hakikaten çok kötüydü, oradakilerin koşulları da kötüydü, bina soğuk, bakımsız, bana hep Alcatraz’ı hatırlatıyor.


Yassıada Mahkemeleri

Siz annenizle Ankara’dan kalkıp Yassıada’ya mı gidiyordunuz?
Evet gitmek istediğini önce yazıyorsun, sana gelmen için izin verdiklerine dair, bilmem kaç ay sonra cevap geliyor. Harika Yardımcı’nın çok güzel bir kitabı çıktı, “Elli Kelime”. O “elli kelime”, yazabildiğin yazılar. Ben hala saklıyorum babamın yazılarını. Elli kelimelerini… dile kolay! Ne kadar zorlanarak, içine neleri sıkıştırarak, sansürün şüpheye düşmeyeceği, başka bir anlam çıkmayacak kelimelerden oluşmalıydı.

Babanız neyle suçlandı?
Herkes “vatana ihanet” ile suçlandı. Sadece babam, konusunda suiistimalle ilgili hiçbir şey bulamadılar. Çünkü babam varlıklı bir adamdı, ihtiyacı olmadığından milletvekili maaşını bile almamıştı. Mali açıdan hiçbir yolsuzluk bulamadılar, onun için çiftliğin blokajını bir yıla kalmadan hemen kaldırdılar. Devlet kimilerinin mallarının üstüne oturdu, iade etmedi. Topraklarımızın 16. yüzyıldan gelen bir tapu bilgisi, kütüğü vardı; dolayısıyla burayı incelediler, parayla ilgili hiçbir şey bulamadılar. Tek suçlandığı şey vatana ihanet. En büyük suç tabi! Bu insanlar idamlık olarak yargılandılar.

Ziyaret izni geldiğinde, Ankara’dan trene biniyor, Haydarpaşa’da iniyorduk, sonra vapurla Yassıada’ya geçeceğiz. Eğer rüzgârlı, yağmurlu, fırtınalı bir günse rüzgârın, yağmurun, karın, çamurun altında, açıkta saatlerce ayakta bekliyoruz. Sonra gemi geliyor, hepimizde izin kağıtları var, onları oradaki görevliye veriyoruz, peşinden hepimizi gemiye bindiriyor. Çoğumuz kadın ve çocuk. Tabi yaşlı anne-babalar… Yassıada’ya indiriyorlar, tel örgülü bir yere alıyorlar, orda yine bekletiyorlar… Hep keyfi… Ardından ismen çağırıyorlar, küçücük bölmeler var, her iki tarafın başında askerler var. Oturuyorsun, zaten görüşme onar dakika ve karşılıklı konuşmalar o askerlerin duyacağı şekilde. Sonra geri dönüş. Sadece on dakika için Ankara-Yassıada!

Bütün o mahkemeler ne kadar devam etti bilmiyorum, bir-bir buçuk sene mi, altı ay mı? Salt işkenceydi! Aslında sorunları biz değildik, amaç hapiste olanlara eziyet etmekti.

Onların durumu nasıldı?
Çok perişandılar. Dışarıya bir şey söylenmiyor ama asker orada gözünün önünde bir adamın karısına hakaret ediyor. Normal hayatta o adam karısına böyle söylettirir mi? Fiziki bir şey yapmamışlar ama çok onur kırmışlar… Örneğin yemekte çorba varsa yenmeyecek kadar soğuk getirilmiş, ya da adamın başı ağrıyor, aspirin istiyorsa ilacı üç gün sonra geliyor.

Bütün bu acılar sırasında Ankara’da bir sosyal dayanışma, bir komşuluk ilişkisi var mıydı?
Var tabi. Bir kere, o camia kendi içinde çok birbirine kenetlendi. Herkes sahip çıkabildiği kadar birbirine sahip çıkmaya çok gayret gösterdi. Çoğu insan memleketine geri döndü.

Siz ne yaptınız?
Biz devam ettik, yerleşik yerimiz Ankara idi. Ben hiç taşra bilmiyorum, taşrayı babam öldükten sonra tanıdım.

Ankara’da hava nasıldı?
27 Mayıs’la birlikte bize ‘tu kaka’ diyenler vardı. O mahkemeler uzadıkça, “köpek davası”, “bebek davası” gibi saçma sapan şeylerle suçlanıp da ispat edilemedikçe insanlarda bir sempati oluşmaya başladı. Halk askere karşı bizi korumaya başladı. Halkın gördüğü şuydu: Bu mahkeme, adaletsiz; mahkeme böyle olmamalıydı. Varsa adamın cezası, ver hükmünü kes bitir! Mahkeme ile istenen, mahkûmları halkın gözünde değersiz kılmaktı, ama bu ters tepti. Zaten bunun öyle olmadığını şuradan anlıyoruz: Daha sonra kurulan sağ partilere insanlar daha çok meylettiler ve sol ciddi puan kaybetti. İhtilalden itibaren 10 gün Ankara’da bütün vasıtalar bagaj kapakları açık dolaştılar. Çünkü vekillerin, arabaların bagajlarında Ankara’dan kaçtığına dair bir dedikodu çıkmıştı.

Sokağa çıkma yasağı ne zaman bitti?
Herhalde iki üç gün sürdü.

Sonra Ankara’da hava normale döndü mü?
Döndü tabi. Bu tip şeylerle ilgisi olmayan bakkal, manav herkes normal hayatına devam ediyordu. Zaten Ankara memur şehri, herkes işine gücüne gidip geliyor. Gelişmelerin ardından insanlar duygularını gizlemeyi öğrenmiş oldu.

Öylesine çelişen olaylar vardı ki... Mesela ihtilalden önce İnönü, Anıttepe’de Kıbrıs mitingi yapmıştı. Ben çocuktum; annem, akrabalarımız, Demokrat Parti milletvekilleri ve eşleri, hep birlikte grup halinde İnönü’yü desteklemek için mitinge gitmiştik. Bugün AK Parti ile CHP arasındaki kesin hattın benzeri o zamanlar DP-CHP arasında yoktu.

Kızılay’da, şimdi Gökdelen dediğimiz, altında Gima olan binanın arkasında, CHP’nin pembe, beş katlı genel merkezi vardı. Her hafta sonu büyükbabam elimden tutar İnönü’nün elini öpmek için CHP genel merkezinin önündeki kuyruğa girerdik. Fotoğraflarım var gazetelerde: “Bu hafta sonu yine Amasya Milletvekili Faruk Çöl’ün kızı, İsmet İnönü’nün elini öpmeye geldi.” Babam, “Çünkü o, Cumhuriyet’in kurulmasında çalışmış, Türkiye’yi kurtarmak için savaş vermiş bir kahraman… Atatürk’ün silah arkadaşı, bunları tanımanız lazım, bilmeniz lazım, gideceksiniz, göreceksiniz, elini de öpeceksiniz,” şeklinde teşvik bile ederdi.

Partilerin birbirlerine bakış açıları şimdilere benzemezdi. Öncelikle hiçbirinin ağzından kötü bir laf çıkmazdı. O zamanki eğitimli, görgülü dediğimiz aileler bir avuçtu. Hiçbir zaman kendilerini küçük düşürecek, görgüsüzce davranışlarda bulunmazlardı. Açık arayla Ankara, kültürel anlamda İstanbul’dan çok daha öndeydi.

Tabi, Ankara Palas’ta toplantılar, balolar… Annemin babamın gittiği 29 Ekim balolarını hatırlarım. Kadınlar en şık tuvaletlerini giyer, erkekler smokinli. Ankara Palas’ta sık sık verilen yemekler, davetler…

Kültürel açıdan da öyleydi değil mi?
Hafta sonlar piknikler… o dönemde Ankara’da hiç sıkılmazdık. Operası, balesi, tiyatrosu… çok şık giyinerek gece tuvaletleriyle operaya gidilirdi. Münih’teki Bayerische Staatsoper opera binasında insanlar hangi kıyafetleri giyiyorsa, 50’li, 60’lı yıllarda Ankara’da insanlar aynı şekilde giderdi.

Kadınların şıklıklarını görecektiniz: Hazır giyim yok, ünlü terziler var. Ankara’da tuvalet diken ünlü bir terzi vardı: Mükerrem Şalcıgil. Bekir Ceyhan da şık tayyörler dikerdi. Herkes bu iki insanın önünde kuyrukta bekler, provaya gittiğinizde tüm Ankara’yı orada görürdünüz. Onun dışında da kürk provaları için İstanbul’a gidilirdi. Ben annemin sabah uçağıyla İstanbul’a gidip, provasını yaptırıp akşamüzeri uçağıyla döndüğüne, diğer bazı arkadaşlarıyla birlikte de zaman zaman aynı şekilde gidip geldiklerine şahidim.

Babanızı erken kaybettiniz ve onun arazisinin sorumluluğunu aldınız…
Evet hiç beklemediğim bir kayıp. Babam çok gençti, altmış yaşında öldü.

Babanız annenizden ayrıldıktan sonra evlendi mi?
Hayır, tam Yassıada’ya gittiğinde tekrar, ikinci kez birleşmek üzereydiler. Babamın anneme Kayseri’den yazdığı aşk mektupları var.

Kaç sene Kayseri’de kaldı?
İki buçuk sene de orada kaldı. Sonra ilk afla çıktı onların hepsi. Bir tek Celal Bayar kaldı, ona da bir özel af çıkarttılar yaşından dolayı, o da öyle çıktı.

Babanız normal hayatına dönebildi mi?
Dönemedi. Çıktı, çıktıktan bir ay sonra bir “olay”da öldürüldü. Babam hayatta olsaydı, Amasya’da çiftçilik umurum bile olmazdı. Fakat öylesine ani bir kayıp oldu ki, ne hapisten çıktığına sevindiğimizi anladık ne de üzüldüğümüzü.

“O olay” bir aile yakınının evlatlarından… Babaannemin evine küçücük bebekken gelmiş ve babaannemin evinde büyümüş bir insandı. Babamın bir daha hiç hapisten çıkamayacağını varsayarak, çiftliğimizde öylesine yolsuzluklar yapmıştı ki, foyası meydana çıkacak diye ödü patlamış, babamın katili olmuştu.

Peki o adama ne oldu?
O adam perişanlıkla öldü. Öyle olur zaten... Nazlı Ilıcak’ın fedailiğini yapmıştı. Burada Ilıcaklı köyü var, o adam oradandı. Dolayısıyla kocası Kemal Bey ile Amasya’dan tanıştıklarından onun fedailiğini yapmıştı. Çok perişanlıkla öldü. İlahi takdir vardır sanırım…