Sinemada Kara Film 2

Sinemada Kara Film 2
Sinema

Sinemada Kara Film 2

Kara film (film noir), suç filmleri kategorisinde ustalık gösterisi olarak kabul gören türü. Geçtiğimiz ay sinema tarihinin ünlü Kara Filmleri arasında 10 duraklık bir geziye katılmıştık. Bu yazımızda 8 filmle Kara Film defterini kapatıyoruz.

Beklenmeyen Şahit / Witness for the Prosecution (1957)
Agatha Christie’nin romanından alınan bu film sinema tarihinin en başarılı uyarlama senaryolarından birine sahip. Yönetmen Billy Wilder’in de aralarında bulunduğu üç kişilik bir ekibin elinden çıkan senaryo, konunun tamamına yakınının geçtiği bir mahkeme salonunda gelişen sürpriz olayları bir polisiye film temposunda aktarır. Kalp krizi geçiren Sir Wilfrid Robert’in avukatlık meslek hayatına bir süre ara vermesi ve dinlenmesi gerekmektedir. Meslektaşı ünlü avukat Leonard Vole davasını duyunca mahkeme salonuna geri döner. Vole zengin bir dulu öldürmekle suçlanmaktadır. Mahkeme süreci ilerledikçe çok ilginç ve beklenmedik gelişmeler olur. Leonard’ın gizemli karısı, femme fatale Christine’in şahitliği mahkemenin seyrini değiştirir. Finalinde müthiş bir sürpriz barındıran filmin tanıtım sloganı “Böylesine gizemli bir gerilim ancak 50 yılda bir görülür idi. Avusturya asıllı Billy Wilder yönetimindeki filmin dev oyuncu kadrosunda efsanevi aktör Charles Laughton, sinemanın esrarengiz starı Marlene Dietrich ve Tyrone Power vardı.


Rebecca 

Rebecca (1940)
Sinema tarihinin en ünlü suspense ustası, belki de gelmiş geçmiş en büyük yönetmeni Alfred Hitchcock’un Hollywood’da yaptığı ilk film olan “Rebecca”, vatandaşı, 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının en ünlü yazarlarından Daphné du Maurier’in romanından alınmıştı. “Rebecca” 11 dalda aday olduğu Oscar’ların En İyi Film ve En İyi Sinematografi ödüllerini almıştı. Film, yakın zamanda kaybettiği karısı Rebecca’nın yasını tutan İngiliz milyarder Maxime’in Monte Carlo günleriyle başlıyor. Yakışıklı adam orada tanıştığı bir hizmetçiyle yakınlaşır, onunla evlenme kararı alarak, İngiltere’deki malikânelerine giderler. Bu soğuk ve kasvetli şatonun yeni sahibesine hizmetkârlar mesafeli yaklaşır. Şefleri pozisyonundaki, kindar bir kadın olan Danvers kendisini sevmediğini hemen belli eder. Yaşlı kadın bir yıl önce trafik kazasında ölen, çok bağlı olduğu eski sahibesi Rebecca’yı bir türlü unutamamaktadır. Rebecca’nın hatırası ve ruhu adeta şatoya sinmiştir. Maxime rolünü ünlü İngiliz Shakespeare oyuncusu Sir Laurence Olivier oynuyordu. Aktör, “Rebecca” ile aday gösterildiği Oscar’ı yedi yıl sonra “V. Henri” ile almıştı. Şatonun soğuk karşılanan yeni sahibesi rolünde Joan Fontaine vardı. Bu psikolojik dram filminde Alfred Hitchcock kasvetli şatonun tekinsiz atmosferinde şanına yakışır bir gerilim yaratmıştı.


Şangaylı Kadın

Şangaylı Kadın /
The Lady From Shanghai (1947)
Orson Welles, sinema tarihinin en iyi filmi sayılan, kendisine En İyi Orijinal Senaryo Oscar’ını kazandıran “Yurttaş Kane / Citizen Kane”den (1941) 6 yıl sonra yaptığı “Şangaylı Kadın” kariyerinin en iyi filmleri arasında gösteriliyor. Welles’in filmde canlandırdığı İrlandalı denizci Michael, Küba’da iş ararken, adının Elsa olduğunu öğrendiği evli bir kadının, uğradığı saldırıda hayatını kurtarır. Elsa’nın kocası Arthur’un iş ortağı Grisby, ikilinin birbirlerine âşık olduğunu öğrenince Michael ile bir anlaşma yapmak ister. İkili Grisby’nin ölmüş gibi yaparak sigortadan epey para alacaktır. Michael hissesine düşen 5 bin dolar ile Elsa’yı alıp uzaklara kaçabilecektir. Fakat Grisby gerçekten de öldürülmüş bulununca ve bütün oklar Michael’ı gösterince işler karışır. Hikâyenin “düğüm” noktasıyla “çözüm” kısmı arasındaki zaman dilimi, Kara Film meraklısı sinefilleri mest etmişti. Sinemanın en ünlü femme fatale’leri arasında gösterilen Rita Hayworth’un Elsa’yı canlandırdığı filmdeki Orson Welles’le birlikte gözüktüğü ayna sekansı sinema antolojilerine girmişti. Sinemanın en ünlü kızıl saçlı vampı sayılan Rita Hayworth 4 evliliğinden ikincisini Orson Welles ile yapıp kendisine bir çocuk vermişti. Bir sonraki evliliğini de Ali Han ile yaptı.


Chinatown 

Chinatown (1974)
Roman Polanski kariyerinin en parlak filmlerinden biri olan “Chinatown” ile En İyi Dram Filmi ve En İyi Yönetmen Altın Küre Ödüllerini aldı. Robert Towne bu filmle En İyi Orijinal Senaryo Oscar ve Altın Küre Ödüllerini, Jack Nicholson En İyi Aktör Altın Küre Ödülünü kazandı. Filmde, kocasının kendisini aldattığından şüphelenen Ida adlı kadın, özel dedektif Jake’e başvurup, kocası Mulwray’i takip etmesini ister. Jake bir kadınla yakaladığı Mulwray’in fotoğrafını çeker, olay kapanır. Ancak Mulwray’in bir süre sonra öldürülmesi işleri gizemli bir hale sokar. Dedektif, kendisini kiralayan kadın başta olmak üzere birçok gizemle karşılaşır. Fakat karşısında beklediğinden çok daha karmaşık bir senaryo vardır. Araştırmaları sonucunda olup bitenleri, sudan uzak olduğu için, değeri çok düşük olan tarım arazilerini ucuza satın alıp suya kavuştuktan sonra milyonlarca dolara satma planının bir parçası olduğunu anlar. Film boyunca yaralı burnunda bir pansumanla oynayan Jack Nicholson’a filmde Faye Dunaway ve ünlü yönetmen John Huston’a eşlik ediyor. 70’li yılların ünlü klasiklerinden biri olan “Chinatown” bir Kara Film başyapıtı olarak, Oscar’lı yönetmen R. Polanski’nin “Tess”, “Piyanist” ve “J’Accuse” ile birlikte en önemli filmlerinden biridir. Filmin sürprizini finale kadar taşımayı başaran mizanseniyle Polanski bu kişisel filminde kariyerinin en başarılı polisiyesine imzasını atmıştı.

Mulholland Çıkmazı / Mulholland Drive (2001)
Bu filmi dâhil olmak üzere David Lynch, En İyi Yönetmen dalında Oscar’a 4 kez aday gösterilmiş, Hollywood’un en güçlü yazar- yönetmenlerinden biri. İki hikâyelik konusuyla film iki karaktere ve iki oyuncuya bölen matematiksel bir başyapıt. Bir lezbiyen aşk filmi veya Hollywood rüyasının anti-tezi olarak da anılabilecek Mulholland Çıkmazı”, Kara Filmdeki femme fatale prototipinden ikisini hafıza odaklı ilerleterek tek bir ana karaktere dönüştürüyor. Ardından Hollywood’daki sarsıcı “zihni kaybetme” meselesiyle iki hikâye birden yaratıyor. Kara Filmin ustalıklı yenilikçisi David Lynch, tüm yapıtlarında olduğu gibi izleyicisinden katkı beklerken bu filmde bağlantıları kurmayı yine izleyicisine bırakıyor. Amerikan sinemasının bu filozof yönetmeni, “İkiz Tepeler” kült dizisinde ve “Blue Velvet”, “Lost Highway” gibi başyapıtlarında olduğu gibi fantastik, gizemli, erotik, rahatsız edici dünyasında izleyicisini karanlık bir yolculuğa götürüyor. Senaryolarında ilginç kadın karakterler yaratmadaki becerisi bilinen Lynch, bu filmde Naomi Watts ve Laura Harring’e kariyerlerini etkileyen birer kompozisyon yaratmalarına imkân tanıyor.

Saklı / Caché (2006)
Kariyerini izleyiciyi rahatsız etmeyi amaçlayan filmleri üretmeye adayan Michael Haneke dokuzuncu uzun metrajlı filmi “Caché”de dünya politik tarihinin bir özetini çıkarıyor. Senaryosunu yazdığı, mesafeli, soğuk, tekinsiz bir atmosferde anlattığı filmin kahramanı, karısıyla birlikte mutlu bir hayat süren TV çalışanı Georges. Bu sıradan yaşamı birgün kim tarafından gönderildiği belli olmayan bir paketle kâbusa döner. Paketten çıkan kaset Georges ve ailesinin gizlice çekilmiş görüntülerinden oluşmaktadır. Ardı arkası kesilmeyen bu paketler zamanla daha da gizemli hale gelmeye başlar; Georges’u geçmişiyle yüzleşmek zorunda bırakır. Kafka romanlarını andıran filmiyle Haneke toplumsal bellek, geçmişle hesaplaşma, suçları bastırma, görmezden gelme, bencillik ve bilinçaltı gibi temalar hakkında çok önemli şeyler söylüyor. Müziğe yer vermeyen filmde Cezayirli göçmen bir ailenin varlığıyla Haneke kültürlerarası farklılığa dikkati çekiyor. Sömürgecilik sonrası burjuva suçluluk duygusu, siyasi sorumluluk gibi temaları Haneke çizgi dışı bir mizansen eşliğinde işliyor. İki Fransız oyuncu Daniel Auteuil ve Juliette Binoche, Avusturyalı ustanın mizansenine katkıda bulunuyorlar.

Gilda 

Gilda (1946)
Sinema sanatının en ünlü ve en güzel dans sahnelerinden biriyle hatırlanan Gilda”, Rita Hayworth’un “Amado Mio” şarkısıyla akıllarda kaldı. Filmin Macar asıllı yönetmeni Charles Vidor Ernest Hemingway’in romanından alınma “Silahlara Veda” (1957) ve “Gilda” ile ünlendi. Buenos Aires’te geçen konusuyla, filme adını veren Gilda, iki erkeği peşinden koşturan gizemli ve çok güzel bir kadındır. Kumarbaz Johnny hile yaparak büyük miktarda para kazanmıştır. Onu öldürmek için tutulan kiralık katilden, Ballin adlı tanımadığı bir adamın yardımıyla kurtulur. Johnny yasadışı bir kumarhane işleten Ballin’in yanında işe girer. Evlendiğini söyleyen Ballin karısı olarak tanıştırdığı Gilda ile Johnny karşılaşınca büyük bir şaşkınlık yaşarlar. Nitekim ikisinin eskiye dayanan bir hikâyesi vardır. Johnny eskiden tanıdığı bu kadından ölesiye nefret etmektedir. Bu büyük nefret iki dostun arasını geriye dönüşü olmayan bir biçimde açacaktır.

Mutlu Günler / Happy Times (2019)
Yakın zamanda izlediğimiz Kara Filmlerin en kanlısı İsrail’den gelen “Mutlu Günler” idi. Los Angeles’te yaşayan İsrailli yazar-yönetmen Michael Mayer’in bu son derece sert, alaycı ve eleştirel filmini bir özeleştiri olarak görmek doğru olur. İnsanların bencillikleri, ırkçılık ve antisemitizm filmde karikatürize edilmiş karakterler aracılığıyla eleştiriliyor. Hollywood semtinde görkemli bir villada geçen konusuyla film Şabat yemeği için bir araya gelen bir grubun kanlı olaylara yol açan öyküsünü anlatıyor. Bir araya gelince nadiren lezzetli olan komedi ve gerilim türlerini harmanlayan film, ironisi ve abartılı mizah duygusuyla öne çıkıyor. Sırların, gizli ajandaların ortaya saçılması ile, insanların bencillikleri, egoları eleştirilirken, sonradan görme zenginler, küçük burjuvalar, hatta bir haham bu eleştirilerden nasibini alıyor.