Bazen bir giysi yalnızca bir giysi değildir. Bir renk, bir çizgi, bir kumaş parçası; üzerinden seksen yıl geçmiş olsa bile milyonlarca insanın belleğinde bir kapıyı açabilir. O kapının ardında kimi kez insanlığın en karanlık günleri…

Geçtiğimiz günlerde İspanyol giyim markası Zara’nın Cadılar Bayramı için hazırladığı bir çocuk kostümü tam da böyle acılı bir kapıyı açtı. Mavi-gri tonlarda dikey çizgili, eskitilmiş görünümlü kostüm; üzerindeki kimi desenlerin dikenli telleri, kolundaki yamaların ise Nazi toplama kamplarındaki mahkûmların numaralarını çağrıştırması nedeniyle büyük tepki topladı. Tepkilerin ardından ürün satıştan kaldırıldı.



Belki tasarımcısının aklında bambaşka bir imge vardı. Belki amaç gerçekten yalnızca Cadılar Bayramı’nın ürkütücü dünyasına uygun bir kostüm yaratmaktı. Ama toplumsal hafıza, niyetlerden bağımsızdır.

Auschwitz’i bilen bir göz için çizgili bir mahkûm kıyafeti yalnızca “vintage” ya da “eskitilmiş” bir estetik değildir. Dikenli tel yalnızca grafik bir desen değildir. Bir mahkûm numarası yalnızca tipografik bir ayrıntı olmayıp hepsi, ama hepsi acılı yaşanmışlıkların simgesi… Üstelik Avrupa’nın göbeğinde…. Milyonlarcası yaşanmışlık!

O kostüm o raflara kadar nasıl gelmiş olabilir? Ürün tasarlanıyor. Çiziliyor. Kumaşı seçiliyor. Örneği hazırlanıyor. Onaylanıyor. Fotoğrafı çekiliyor. Fiyatlandırılıyor. İnternet sitesine yükleniyor. Bütün bu aşamalarda pek çok insanın gözünün önünden geçiyor. …Ve kimse durup, “Bu görüntü bize neyi hatırlatıyor?” diye sormuyor mu? Bana göre toplumsal hafızanın zayıflaması belki de tam olarak bu!

Unutmak her zaman geçmişte yaşanan bir olayı bilmemek değildir. Bazen bildiğimiz bir tarihin görüntülerini artık tanımlayamamak….

Corriere della Sera’nın bir haberine göre, bunun Zara açısından ilk tartışma olmadığı. Şirket 2014 yılında da mavi-beyaz çizgili, göğsünde sarı altı köşeli yıldız bulunan bir çocuk tişörtünü, Holokost sırasında Yahudilere zorla taktırılan sarı yıldızı çağrıştırdığı yönündeki tepkiler üzerine satıştan çekmişti. Anlaşılıyor ki, mesele yalnızca bir tasarım hatası değil; hafızayla kurduğumuz ilişkinin ne kadar kırılgan olduğuyla da ilgili.

Bugün Holokost’un canlı tanıkları giderek azalıyor. Bir zamanlar “Ben oradaydım” diyebilen insanların yerini arşivler, fotoğraflar, filmler, kitaplar ve aktarılan hikâyeler alıyor. Bu yüzden toplumsal hafıza artık kendiliğinden yaşayacak bir şey değil. Onu bilinçli olarak korumak zorundayız.

Çünkü tarih unutulduğunda öncelikle bağlamını kaybederken sonrasında görüntüye dönüşür. Ardından da estetiğe… Ve bir gün, milyonlarca insanın acısını taşıyan çizgiler, farkına bile varılmadan bir çocuğun Cadılar Bayramı kostümüne dönüşebilir.

Belki de “Bir daha asla” derken kastettiğimiz sadece aynı felaketlerin tekrarlanmaması değil. Bir daha asla, yaşananların sıradanlaşmasına izin vermemek... Çünkü hafıza, geleceğe hangi yükleri bırakmamamız gerektiğini hatırlamaktır.