Haber Fotoğrafı: Fransa’da Caumont Sanat Merkezi bu yıl açtığı kapsamlı Henri de Toulouse-Lautrec sergisi ile ünlü ressamı yeniden hatırlamamızı sağladı
Fransa’nın Aix-en-Provence kentindeki Caumont Sanat Merkezi bu yıl Henri de Toulouse-Lautrec için kapsamlı bir sergi açtı. Yaklaşık yüz eserin bir araya getirildiği serginin adı “İkonların Yaratıcısı”. Gerçekten de Lautrec, bir zamanların kabare dansçılarını, şarkıcılarını ve gece insanlarını yüz yılı aşkın süredir unutulmayan figürlere dönüştürmüştü.
Fakat serginin adı başka bir soruyu da akla getiriyor: Hayatı boyunca insanların dönüp fiziğine merakla baktığı bir adam, başkalarını nasıl bu kadar iyi görebilmişti?
Paris, 1890’lar… Meşhur Moulin Rouge’un salonu kalabalık, hava sigara dumanıyla bulanıktır. Sahnedeki dansçıların etekleri havalanır, masalarda kadehler tokuşur. Bir köşede, kalabalığın arasında kolayca kaybolabilecek kadar kısa boylu, sakallı bir adam durmadan çizmektedir. İnsanlar dansçılara bakar, arada dönüp ona da bakarlar. O ise yalnızca bakmaz, görür.
Önce ilginç fiziğiyle, sonra resimleriyle tanınan Lautrec’in adı tıp dünyasında bir sendromla anılıyor
1889’da açılan Moulin Rouge kısa sürede Paris gece hayatının kalbine girmişti. Kısa sürede dansın, müziğin, içkinin ve dönemin ölçülerine göre hayli cüretkâr eğlencenin simgesine dönüşmüştü. Toulouse-Lautrec’in tabloları ve özellikle La Goulue gibi yıldızları ölümsüzleştiren afişleri bu dünyayı kaydetmekle kalmıyor, Moulin Rouge’un bugün bile tanıdığımız görsel kimliğini büyük ölçüde yaratıyordu. Müze duvarlarından film afişlerine, albüm kapaklarından reklamlara kadar durmadan yeniden üretilen bu imgeler artık bir gece kulübünün değil, bütün bir Paris hayalinin parçasıdır.
“Toulouse-Lautrec sendromu”
Henri de Toulouse-Lautrec, Fransa’nın en eski aristokrat ailelerinden birinin çocuğuydu. Ailenin soyu Haçlı Seferleri’ne kadar uzanıyordu. Soylarını korumak konusunda öylesine titizdiler ki, aile dışından biriyle evlenmeye pek sıcak bakmıyorlardı. Ne var ki genetik, asalet unvanlarına karşı öteden beri umursamazdır. Anne ve babası birinci dereceden kuzendi.
Henri on üç yaşındayken sol, bir yıl sonra sağ uyluk kemiğini kırdı. Kemikleri iyileşti ama bacaklarının büyümesi büyük ölçüde durdu. Yetişkinliğinde gövdesi normal ölçülerde, bacakları ise kısa kaldı. Boyu yaklaşık 1,50 metreydi ve yürümek için baston kullanıyordu.
Bugün onun, kemikleri olağandışı ölçüde yoğunlaştırırken aynı zamanda kırılgan hâle getiren, nadir ve kalıtsal bir iskelet hastalığı olan piknodizostozdan etkilendiği düşünülüyor. Hastalık bu nedenle “Toulouse-Lautrec sendromu” adıyla da anılıyor. Yine de bu, ölümünden yıllar sonra konmuş retrospektif bir tanı. Yaşarken kemik filmleri çekilmedi, ölümünden sonra otopsi yapılmadı. Genetik inceleme ise elbette söz konusu değildi. Bu nedenle piknodizostoz güçlü bir olasılık olsa da kesinlik taşımıyor.

La toilette, tuval üzeri yağlıboya, 1889
Henri’nin bedeni, aristokrat salonlarında merakın ve acımanın nesnesiydi. Belki de bu yüzden kendisine biçilen hayattan uzaklaşıp, Montmartre’a yerleşti. Orada kontlar ve kontesler değil kabare şarkıcıları, dansçılar, akrobatlar, işçiler, ayyaşlar ve seks işçileri vardı. Toplumun saygın bulmadığı, çoğu zaman görmezden geldiği insanlar…
Lautrec onları güzelleştirmeye çalışmadı ama aşağılamadı da. Yorgunluklarını, yalnızlıklarını, sahne ışıkları söndükten sonra yüzlerine yerleşen ifadeyi çizdi. Modelleri onun resimlerinde ne ahlak dersi veren sembollere ne de acınacak kurbanlara dönüştü. Oldukları gibi kaldılar. Çünkü kendisine hayatı boyunca “farklı” olduğu hatırlatılan biri, başkalarının farklılıklarını düzeltme ihtiyacı duymuyordu.
Tıpla ilişkisi hastalığından ibaret değildi
Yıllarca hekim arkadaşı Henri Bourges ile aynı evi paylaştı. Cerrah kuzeni Gabriel Tapié de Céleyran aracılığıyla hastaneleri ve dönemin ünlü doktorlarını tanıdı. Cerrah Jules-Émile Péan’ı ameliyat sırasında resmetti: Eldivensiz eller, açık bir ağız, henüz bugünkü güvenli sınırlarına ulaşmamış bir tıp… Hastane odasında bile Lautrec’in ilgisini çeken, hastalığın adı değil, insanın yüzündeki ifadeydi.
Toulouse-Lautrec bir keresinde, “Ressam olmasaydım doktor olmak isterdim” demişti. Sanatçı, Dr. Jules-Émile Péan tarafından halka açık olarak gerçekleştirilen ameliyatlara düzenli olarak katılırdı
Kendi hayatının sonu ise resimlerindeki renkler kadar parlak olmadı. Alkol bağımlılığı, ruhsal çöküşler ve sifilizle ilişkilendirilen sağlık sorunları bedenini giderek tüketti. Acının insanı mutlaka olgunlaştırdığı söylenir. Pek doğru değildir. Acı bazen derinleştirir, bazen de yalnızca yaralar. Lautrec’te ikisini birden yaptı.
1901’de, henüz 37 yaşına ulaşamadan öldü. Kısacık çalışma hayatına yüzlerce resim, desen, taş baskı ve unutulmaz afiş sığdırmıştı. Bugün Aix-en-Provence’ta sergilenen “ikonlar”, aslında bir zamanların görünmeyen insanlarıdır.
Tıp, ölümünden sonra onun adını bir sendroma verdi. Sanat ise çok daha önce başka bir şey vermişti: Kendisine çevrilen bakışları alıp toplumun görmediklerine yöneltme gücü.
Herkes Toulouse-Lautrec’in bedenine baktı. O ise insanların yüzünü gördü.
La Goulue, ünlü kankan dansçısı La Goulue’ü odağına alan ve popüler Fransız kulübü Moulin Rouge'un reklamını yapmak için yapılmış bir posterdi. Paris'in dört bir yanına dağıtılan 3.000 kopya o dönemde çok ses getirmişti.
Meraklısına: Toulouse-Lautrec’in dünyasında biraz daha dolaşmak isteyenler Pierre La Mure’un sanatçının yaşamından esinlenen biyografik romanı Moulin Rouge’a ve bu romandan uyarlanan, José Ferrer’in ressamı canlandırdığı John Huston imzalı 1952 yapımı aynı adlı filme bakabilir. Baz Luhrmann’ın 2001 tarihli Nicole Kidman’ın başrolde yer aldığı renkli müzikali daha meşhur olabilir. Fakat Lautrec’in hikâyesini arayanların kapısını çalması gereken film bu değil, 1952 yapımı olandır.






