Haber Fotoğrafı: 1952’de açılan Komsomolskaya istasyonu, Stalin dönemi mimarisinin en çarpıcı örneklerinden biri. Tavandaki büyük mozaiklerde Rus tarihinin askerî kahramanlık sahneleri yer alıyor. 


Geçtiğimiz Ağustos ayında Kamçatka’ya yol almadan önce uğradığım Moskova’ya değinmeden geçemeyeceğim. Moskova’yı tanımak için Kızıl Meydan’da yürümek, Kremlin’in kırmızı duvarlarının önünde durmak, Bolşoy’un görkemli cephesine bakmak elbette gerekir. Ama bu şehri gerçekten anlamak için bir de yerin altına inmek gerek. Çünkü Moskova’nın altında başka bir Moskova var.


Suzan Nana Tarablus, Kızıl Meydan

Mermer sütunların, bronz heykellerin, mozaiklerin, avizelerin ve vitrayların arasından geçen trenleriyle Moskova Metrosu yalnızca bir ulaşım ağı değil; 20. yüzyıl Rus tarihinin yeraltına kazınmış önemli bir anlatısı. Burada bir istasyondan diğerine giderken yalnızca kilometreler değil, dönemler de geçiliyor. İlk kez merdivenlerden aşağı inerken insanın aklına “metro” sözcüğünden çok, “saray” geliyor. Uzun yürüyen merdivenler Moskova’nın derinliklerine doğru inerken yukarıdaki şehrin sesi giderek kayboluyor. Sonra bir kapı açılıyor ve karşınıza mermer duvarlar, yüksek kemerler, heykeller, mozaikler ve kristal avizeler çıkıyor. Ve ister istemez soruyorsunuz: Bir metro istasyonu neden bu kadar görkemli yapılmış?

“Halkın sarayları”
Halk için ‘saray kıvamındaki’ Moskova Metrosu’nun ilk hattı 15 Mayıs 1935’te açıldı. Sovyetler Birliği, Stalin döneminin büyük sanayileşme ve modernleşme hamlesi içindeydi. Metro, Moskova’nın büyüyen nüfusunun ulaşım ihtiyacına cevap verecekti; ama amaç yalnızca insanları bir yerden başka bir yere taşımak değildi. Yeni rejim kendi dünyasını, kendi insanını ve kendi estetiğini yaratmak istiyordu. Çarlık Rusya’sının sarayları aristokrasiye aitti. Sovyet ideolojisi ise, görkemin artık halka ait olduğunu göstermek istiyordu. Bu nedenle metro istasyonları adeta “halkın sarayları” olarak tasarlandı. Mermer, granit, bronz, mozaik, heykel ve devasa avizeler… Yeraltında kurulan bu ihtişamın verdiği mesaj açıktı: Yeni dünyanın görkemi artık sarayların kapalı salonlarında değil, her gün işe giden insanların kullandığı mekânlarda olacaktı.

Lakin Moskova Metrosu’nda dolaştıkça bu düşüncenin başka bir yüzü de beliriyor. Çünkü burası aynı zamanda devasa bir propaganda sahnesi. İşçiler, çiftçiler, askerler, öğrenciler, anneler, çocuklar… Sovyet toplumunun ideal insanları duvarlarda, tavanlarda ve heykellerde karşımıza çıkıyor. Başları dik, bedenleri güçlü, yüzleri geleceğe dönük. Gerçek hayatın bütün karmaşıklığından arındırılmış kusursuz bir gelecek tasviri. Bu nedenle Moskova Metrosu’na yalnızca mimari açıdan bakmak eksik kalır. İstasyonlar aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin kendisini nasıl görmek ve nasıl göstermek istediğinin devasa bir albümü...


Devrim Meydanı’nda bronz insanlar
En etkileyici duraklardan biri Ploshchad Revolyutsii, yani Devrim Meydanı. 1938’de açılan istasyonda kemerlerin altında onlarca bronz heykel bulunuyor. Devrimciler, askerler, denizciler, sporcular, öğrenciler, çiftçiler… Sanki Sovyet toplumunun bütün ideal kahramanları bir yeraltı geçidinde yan yana dizilmiş. Ancak burada sanatın yanına zaman içinde halk inanışları da eklenmiş. En ünlüsü, sınır muhafızının yanındaki bronz köpek. Yolcular geçerken köpeğin burnuna dokunuyor. Şans getirdiğine inanılıyor. Öylesine çok el değmiş ki, bronz köpeğin burnu heykelin geri kalanından çok daha parlak. Bir ideolojinin anıtı olarak yapılmış heykelin yıllar sonra gündelik bir batıl inancın parçasına dönüşmesi, tarihin küçük ironilerinden biri. Rejimler değişiyor, insanlar kendi ritüellerini yaratmaya devam ediyor.

Geleceğin istasyonu Mayakovskaya
Beni en çok etkileyen duraklardan biri, geleceğin istasyonu Mayakovskaya. 1938’de açılan istasyon, adını şair Vladimir Mayakovski’den alıyor.



Art Deco etkileri taşıyan zarif sütunları ve tavandaki mozaikleriyle diğer birçok istasyonun ağır görkeminden farklı. Başınızı yukarı kaldırdığınızda küçük kubbelerin içinde Sovyet sanatçısı Aleksandr Deyneka’nın tasarımlarından oluşan gökyüzü sahnelerini görüyorsunuz: uçaklar, sporcular, paraşütçüler ve idealize edilmiş bir Sovyet geleceği… Burada mimari, insanı toprağın altında olduğuna inandırmak istemiyor gibi... Tam tersine gözünüzü gökyüzüne kaldırıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova bombardıman altındayken metro istasyonları sığınak olarak da kullanıldı. Mayakovskaya ise bu dönemin simgesel mekânlarından biri oldu. Stalin, Kasım 1941’de burada düzenlenen törende konuşma yaptı. Böylece günlük hayat için yapılmış bir metro istasyonu, savaşın ortasında hem sığınağa hem de siyasi sahneye dönüştü.

Komsomolskaya istasyonuna girildiğinde ise ölçek tamamen değişiyor. Sarı tonların hâkim olduğu tavanlar, dev avizeler, sütunlar ve mozaikler… Bir an için tren beklediğinizi unutabilirsiniz. 1952’de açılan bugünkü görkemli halka hattı istasyonu, Stalin dönemi mimarisinin en çarpıcı örneklerinden biri. Tavandaki büyük mozaiklerde Rus tarihinin askerî kahramanlık sahneleri yer alıyor. Burada geçmiş ile Sovyet ideolojisi ilginç biçimde birleşiyor. Devrim öncesi Rus tarihinin kahramanları yeni Sovyet anlatısının içine yerleştirilmiş. Çünkü devletlerin yalnızca gelecek tasavvuruna değil, kendilerine uygun biçimde yeniden anlattıkları bir geçmişe de ihtiyaçları vardır.

Kievskaya istasyonu ise Rusya ile Ukrayna arasındaki tarihsel ilişkinin Sovyet dönemindeki resmî anlatısını yansıtan “halkların kardeşliği” temasını taşıyan mozaikleriyle dikkat çekiyor.



Duvarlarda Ukrayna ve Rusya halklarının dostluğunu, tarımı, sanayiyi ve devrim tarihini anlatan sahneler bulunuyor. Bugünün dünyasından baktığımızda bu görüntüler ister istemez farklı anlamlar kazanıyor. Belki de tarihî mekânların en çarpıcı yanı budur: Yapıldıkları dönemde anlatmak istedikleri hikâye ile yıllar sonra ziyaretçinin onlarda gördüğü hikâye aynı olmayabilir. Tarih değiştikçe imgelerin anlamı da değişir.

Moskova Metrosu’nun bana göre en zarif duraklarından biri de ışıltılı Novoslobodskaya. Burada insanı karşılayan şey mermerden çok, ışık... İstasyonun duvarlarına yerleştirilmiş renkli vitray panolar, yeraltında beklenmedik bir katedral atmosferi yaratıyor. Çiçekler, yıldızlar ve insan figürleri ışığın içinden beliriyor. Tren geliyor, kapılar açılıyor, yüzlerce insan birkaç saniye içinde vagona doluyor. Ama vitraylar sessizce ışık vermeye devam ediyor. Belki Moskova Metrosu’nun büyüsü tam da bu karşıtlıkta yatıyor: olağanüstü bir dekorun içinde son derece sıradan bir günlük hayat akıyor.

Savaşta hayatta kalmanın mekânı oldu…
Yeraltındaki savaş hafızası Metro, Moskova tarihinde yalnızca ulaşımın değil, hayatta kalmanın da mekânı oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, özellikle 1941’de Alman hava saldırıları Moskova’ya ulaştığında istasyonlar binlerce insan için sığınak haline geldi. İnsanlar geceleri peronlarda uyudu; yeraltında sağlık hizmetleri ve çeşitli yaşam alanları oluşturuldu. Bugün birkaç dakikalığına tren beklediğimiz platformların bir zamanlar bombalardan kaçan ailelerle dolu olduğunu düşünmek, mekânın anlamını değiştiriyor. Bir istasyon artık yalnızca güzel değildir. Hafızası vardır.

Lakin Moskova Metrosu’nun gerçek yüzünü yalnızca geçmişinde aramak da yanlış olur. Bugün burası dev bir şehrin yaşayan damar sistemi. Sabah işe yetişenler, telefonuna bakan gençler, elinde çiçek taşıyan kadınlar, okuldan dönen öğrenciler, ağır çantalarıyla yaşlılar… Turistler, başlarını kaldırmış tavanları ve mozaikleri fotoğraflarken Moskovalılar bütün bu ihtişamın içinden neredeyse bakmadan geçiyor. Belki insan her gün gördüğü güzelliğe zamanla alışıyor. Ben ise her istasyonda biraz daha yavaşlamak istiyorum. Bir sütuna dokunmak, bir mozaiğe biraz daha uzun bakmak, yüz yıl öncesinin hayalini bugünün kalabalığı içinde okumak… Çünkü Moskova Metrosu insana garip bir zaman duygusu veriyor. Trenler modern Moskova’nın hızında ilerlerken istasyonlar başka bir çağda kalmış gibi.

Ülkenin yeraltı portresi olan Moskova Metrosu’ndan yeniden yeryüzüne çıktığımda aklımda mermerler, bronz heykeller ve avizelerden çok başka bir düşünce kalıyor: Bir ülke kendisini nasıl anlatır? Bazen kitaplarla. Bazen meydanlarla ve anıtlarla. Bazen de milyonlarca insanın her gün birkaç dakika beklediği metro peronlarıyla… Moskova Metrosu, Sovyetler Birliği’nin geleceğe bıraktığı en görkemli anlatılardan biri. İçinde idealizm de var, propaganda da; sanat da var, iktidarın dili de; savaşın korkusu da var, gündelik hayatın sıradanlığı da. Bugün trenler aynı tünellerden geçmeye devam ediyor. Sovyetler Birliği artık yok. Duvarlarda anlatılan büyük gelecek hayali tarihe karışmış durumda. Ama insanlar hâlâ o mermer salonlardan geçiyor, aynı yürüyen merdivenlerle yerin derinliklerine iniyor ve Devrim Meydanı’ndaki bronz köpeğin burnuna hâlâ şans getirsin diye dokunuyorlar. Belki de Moskova Metrosu’nun en etkileyici yanı tam burada saklı: İdeolojiler yeryüzünde yükselip yıkılırken, hayat yerin altında yoluna devam ediyor.