Psikoterapi tarihinin en büyük öncülerinden biri olan Milton Erickson, 1950’li yıllarda Milwaukee şehrinde bir konuşma yapmaya gidecekmiş. Detroitli bir doktor arkadaşı, gitmeden önce ondan o şehirde yaşayan ve ağır bir depresyon hastası olan teyzesini ziyaret etmesini isteyince Erickson arkadaşını kırmamış ve Milwaukee’ye gittiğinde kadının kapısını çalmış.
Kadın bütün perdeleri kapalı bir evde yaşamaktaymış. Hiç evlenmemiş, çocuğu ve arkadaşı yokmuş. Her sabah eve gelip temizlik, yemek pişirme gibi işlerle uğraşan bir yardımcı kadından başka kimseyle yıllardır görüşmemiş. Bu yüzden doktorun ziyareti onu huzursuz etmiş, canının sıkıldığı yüzünden belli olmaktaymış.
Bir süre kadınla konuşan ve ziyaretinin sebebini anlatan Erickson, bir anda kadından garip bir istekte bulunmuş;
- İzin verirseniz eğer, evinizi dolaşmak istiyorum; demiş.
Kadın doktorun bu isteğinden hiç hoşlanmamış tabi ama yine de ayağa kalkmış ve öne geçerek evin odalarını bir bir gezdirmiş.
Evin bütün perdeleri kapalıymış. Her yer kasvetli, karanlık ve renksizmiş. Ama sadece bir tek oda ışık doluymuş. Ve o odada, çiçekleri tamamen açmış üç muhteşem Afrika menekşesi saksısı varmış. Dördüncü bir saksıda kadının yeni bir menekşe yetiştirmek için çalışmakta olduğu görülüyormuş.
Erickson odada durmuş ve kadına dönüp yumuşak ama kararlı bir sesle şunları söylemiş;
- Bol bol vaktiniz olduğunu görüyorum. Belli ki, çiçek yetiştirmekte de ustalaşmışsınız. Yeğeniniz olan arkadaşımın ricasıyla daha iyi hissetmeniz için size şimdi bir reçete yazacağım? Lütfen aksatmadan bu reçetede yazılı olanları uygulamanızı rica ediyorum.
Reçetede, kadından her renkten Afrika menekşeleri, çok sayıda saksı ve toprak almasını, menekşeleri çoğaltmasını istiyordu.
Sonra da asıl talimat geliyordu:
Mahallede bir bebek doğduğunda, biri hastalandığında, genç bir kız nişanlandığında, bir çift evlendiğinde ya da biri yakınını kaybettiğinde elinde bir saksı menekşeyle kapılarını çalacaktı.
Ericson bu reçeteyi kadına bıraktıktan sonra o evden ayrılmış. Ve o kadınla bir daha hiç karşılaşmamış.
Bu ziyaretten 20 yıl sonra Erickson öğrencilerine bu vakayı anlatmış sonra da çantasından bir Milwaukee gazetesi çıkarmış.

Gazetedeki başlık şöyleymiş;
“Milwaukee yas tutuyor.
Şehrin Afrika Menekşeleri kraliçesi öldü.”
Bir zamanlar depresyon içerisindeki kadın, anlaşılıyor ki yıllar önceki o ziyaretten sonraki yaşamını dolu dolu yaşamış.
Yüzlerce dostu olmuş. O kadar ki, öldüğünde ölümü şehrin gazetelerinde haber olmuş.
Ve yine anlaşılıyor ki; daha da önemlisi hayatına bir anlam katabilmiş.
Kapının önündeki kedi
Yıllar önce buna çok benzeyen, kaynağını hiçbir zaman doğrulayamadığım küçük bir öykü okumuştum. Gerçek midir bilmiyorum;
Öyküye göre, bir başka psikiyatrist, hayatlarında anlam bulamayan hastalarına hastanenin temizlikçisini çağırır, öyküsünü anlatmasını söylermiş.
- Kocam aniden hastalanıp ölmüştü, diye başlarmış kadın;
- Daha onun yasını tutarken tek oğlumu araba kazasında yitirdim. Hiç kimsem kalmamıştı. Uyuyamıyor, çalışamıyor, yemek yemiyor, yaşamak istemiyordum.
Devamlı ağlamalarım ve şikayetlerim yüzümden etrafımdan herkes uzaklaşmıştı. İnsanları aşağı çekiyordum, ama kendime engel de olamıyordum.
Yaşama ve herkese karşı öfke doluydum.
Soğuk bir kış günü yağan karda işten eve dönerken önüme küçük bir kedi yavrusu çıktı. Miyavlıyor, yürürken bacaklarıma sürtünüyor, beni takip ediyordu. Evin kapısına geldiğimde onu ittim ve sokak kapısını içeriden kapattım. Ama sonra da soğuk kış gecesinde onun için tedirgin olduğumu hissetti.
Bir kaba azıcık süt koyup önüne bıraktım. İçti ve teşekkür edercesine bacaklarıma süründü. Sonunda ona kapımı açtım, kendi evi imişçesine eve girdi, oturduğumda kucağıma çıktı ve ben o an yaklaşık yarım saattir dertlerimi kayıplarımı düşünmemiş olduğumu, benimle birlikte olmaktan mutlu olan kedi yavrusunun şaklabanlıklarına gülüp onu okşamakta olduğumu fark ettim.
Düşündüm; “Bir küçük kedi yavrusu sevinince beni bir an gülümsetebiliyor ise, kim bilir insanlar neler yaparlar?” diye.
Ertesi gün tatildi. Bacaklarımın altında dolaşan küçük kedim ve ben hasta komşum için çorba pişirdik. Sonra da komşumla ve kızıyla çay içtik.
O günden sonra her gün birileri için bir şeyler yapmaya başladım. Başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendi mutsuzluğumu düşünmeye daha az zaman ayırdığımı fark ettim.
Ama asıl değişen bu değildi.
Sabah kalkmak için yeniden bir nedenim vardı.
Birine “lazım” olmak
Ben yıllardır toplum yöneticiliği yapmaya çalışıyorum.
Sizlere bu kadar çarpıcı olmasa da onlarca anımı anlatabilirim.
Defalarca sorunları olan insanlarla konuştum. Bir kısmının yaşadıkları ve anlattıkları gerçekten insanın içini acıtıyordu.
Tabi ki ne psikiyatri ne de sosyal hizmet verme eğitimi almadım ama en zor dönemlerinde bile insanların, kendilerine ihtiyaç duyulduğunu hissettiklerinde, kendi dertlerinin içinden çıkıp hiç beklemediğim güçler gösterebildiklerine defalarca tanık oldum.
Mutluluğun peşinden koşmak
Kütüphanemin baş köşesinde Viktor Frankl’ın büyük eseri “İnsanın Anlam Arayışı” durur.

Frankl’a göre mutluluk, doğrudan peşinden koşularak bulunamaz. İnsan kendisinden öte bir insana, bir işe, bir amaca yöneldiğinde mutluluk bazen bunun sonucu olarak gelir.
Frankl buna “kendini aşma” diyordu: insanın kendi sınırlarının dışına çıkarak bir insana, bir işe ya da kendisinden büyük bir amaca yönelmesi.
İki kadının başına gelen de buydu. Acıları ortadan kalkmamıştı. Geçmişleri değişmemiş, kaybettikleri geri gelmemişti.
Değişen, baktıkları yerdi. Kendilerinden başka ilgilenmeleri gereken bir şeylere odaklanmışlardı.
Biri artık her sabah “Bugün kendimi nasıl hissediyorum?” diye değil, “Bugün kime bir menekşe götürebilirim?” diye uyanıyordu.
Diğeri ise, farkında bile olmadan, “Ben neden bu kadar mutsuzum?” sorusunun yerine “Bugün kimin için bir şey yapabilirim?” sorusunu koymuştu.
Dr. Erickson Milwaukee’li kadına “Kendinizi sevin”, “Olumlu düşünün”, “Geçmişinizle barışın” demedi. Ona bir menekşe saksısı alın ve “Birinin kapısını çalın” dedi.
Küçük kedi yavrusu bir şekilde “Beni sev, beni kolla” ve “Kapını bana aç” dedi.
Bazen bir başkasının kapısını çalmak için kendi kapımızı açarız.
Bazen de kapımızı bir başkasına açarız.
Ve karanlığımızdan dışarı çıkan biz oluruz.






