Babalar Günü’nü kutlayacağımız bu haziran ayında izninizle sadece örnek bir babadan, kendi babamdan söz etmek istiyorum.

1917’de doğdu… I. Dünya Savaşı sürüyordu. Osmanlı Sultanı Mehmet Reşat günlerinde, Hasköy’de, Piri Paşa Mahallesi’nde… Asırlar öncelerinde, 1492’de gemilerle bu toprağa sığınan Sefaradların en önemli yerleşim yerinde. O aynı günlerde, daha sonra kayınpederi olacak büyükbabam, savaşın Galiçya cephesinde Alman müttefiklerle savaştaydı.

Yıl 1923… İşgal yıllarının peşi sıra Cumhuriyetin ilanı 25.000 Yahudi’nin yaşadığı Hasköy’de de büyük sevinçle karşılandı. Kentte güvenliğin henüz tam anlamıyla sağlanamadığı bir akşam, eczacı babasıyla işyerinden eve dönerken bir meczubun saldırısına uğradılar ve gözlerinin önünde babasının bıçaklanmasına tanık oldu. 10 Kasım 1923’te, babasının cenazesini Hasköy’deki evlerinin balkonundan uğurlarken 6 yaşındaydı ve henüz “ailenin erkeği” olacağının bilincinde değildi.

Fransız İhtilalinin aydınlanma döneminin Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik anlayışını Akdeniz havuzunda yayan Alliance Israélite Universelle’de okuyan babam, Frankofon’du. Dünyada baş gösteren Büyük Buhran yıllarına rastlayan gençlik yıllarında eğitimin, sanayileşmenin, girişimciliğin gelişmenin anahtarı olduğu inancını sahiplendi. Liseyi bitirir bitirmez, daha öncelerinde Fransa’ya göç etmiş dayısı David’in yanına gittiğinde 1930’lu yılların başıydı. Orada Batılı yaşamı, ticareti ve tabii ki özgürlüğü deneyimlerken geçen zamanlar ertesinde II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri hissedilmeye başlamıştı, bile! Savaşın ilk günlerinde, “ailenin erkeği” olma sorumluluğuyla, kardeşleri ve annesini koruma dürtüsüyle evine, Hasköy’e döndü. Fransız yeraltı direnişine katılan David Dayı ve küçük teyzesi Klara’nın kaderlerinden habersiz geçen yıllardı, onlar…

Savaşın tehlike çanları çalarken Türkiye’de Trakya Olayları baş göstermişti. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı, Şükrü Saracoğlu da Başbakan’dı. Fransa’dan sadece bir yıl öncesinde dönen babam, dört buçuk yıl sürecek askerliği “Yirmi Kur’a Nafıa Askerliği” günlerine rastlamıştı. Gayrimüslim erkekleri bu dönemde en zorlu koşullarda, çok ağır bedensel işlerde çalıştırdılar. “Amele Taburu” olarak Manisa, Akhisar, Sındırgı yol inşaatları ile İzmir Cumaovası Havaalanı görev yerleriydi.

Terhisinin ardından evine bir deri-bir kemik döndüğünde “Varlık Vergisi” çıkarılmıştı. Kıt kanaat geçinmeye çalışan aileye herhangi bir vergi tarhı konmamasına rağmen çevrelerindeki dostları servetlerinden olmuş, kimileri de ödemelerini gerçekleştiremediğinden Aşkale’deki çalışma kamplarında zulüm dolu aylar-yıllar yaşamıştı.

Savaş sonunda David Dayı ile Klara Teyze’nin, Nazi dehşetinin sonucunda yaşamlarının Auschwitz’in fırınlarında noktalandığını öğrenmek ailenin acısının dinmeyen matemine dönüşmüştü. Savaşlar, kayıplar, kederle harmanlanmış onca gözyaşı ertesinde, karanlıklarda her daim izledikleri o titrek mum ışığının umuduyla ailece tünelden çıkış…


Babam mutlu bir aile kurdu. Karanlıkları aydınlığa, başarıya dönüştürdü. Üç çocuğunu çok ama çok sevdi. Sanayici oldu. Eğitime, kültüre, sanata, çok okumaya gönül verdi. Ailesine, tüm olanaklarını zorlama pahasına muhteşem bir yaşantı sundu.

Anısına her yaşadığım gün değer verdiğim sevgili babam Nesim Doris Katan’a teşekkür ediyorum… Yaşamımın karanlık tünellerindeki titrek mum ışığının rehberi olduğu için… Her koşulda dimdik dururken önceliklerime itina göstermemi salık verdiği için… Yazım kabiliyetimi ve hayallerimi desteklediği için… Bugünüm için…

SUZAN NANA TARABLUS