Haber fotoğrafı: Selim Çiprut
İlk kitabı “As Maça”yı heyecanla okumuştum. Yıllar yılları kovaladı… SELİM ÇİPRUT Deli Dolu, Üç Tatlı Cadı, Çılgın Dersane Üniversitede, Kördüğüm ve Ufak Tefek Cinayetler gibi projelerde senarist ve metin yazarı olarak televizyon dünyasında yer aldı. Çiprut ile son kitabı Kiralık Katiller Kulübü hakkında söyleştik…
Selim Çiprut adını duyunca sizce nasıl bir kişi hatırlamak gerekiyor? Bir iş insanı, bir yazar veya…
Aslına bakılırsa, beni yarattıklarımla ve yazdıklarımla hatırlamaları çok daha anlamlı. Elbette hayatım boyunca farklı alanlarda çalıştım. Ama yıllar sonra kimse geçmişe dönüp bunları anmayacak. Buna karşılık, ürettiğim eserlerin konuşulması, tartışılmaya devam etmesi benim için çok daha kıymetli. Bir yazar için en büyük mutluluklardan biri, eserlerinin zamana direnmesi ve yeni nesiller tarafından da keşfedilmesidir. Bu yüzden, gelecekte “yazar Selim Çiprut” olarak anılmak daha değerli olacaktır.
İlk yazarlık yıllarınızda sizi en çok zorlayan ve en çok etkileyen şeyler nelerdi?
İlk yazarlık yıllarımda, özellikle ilk romanım “As Maça”yı yayımlama sürecinde bazı zorluklar yaşadım, çok uğraştım. Ancak, yayımlandıktan sonra beklediğimden çok daha büyük bir ilgi gördü. Bunun ardından yayımladığım diğer romanlarım içinse süreç daha kolay işledi ve okuyucularla buluşturmak daha kolay hale geldi.
Bir diğer zorluk da bir romanın adını duyurmak ve geniş kitlelere ulaştırmak oluyor. Ancak ben her zaman en güçlü pazarlama yönteminin kulaktan kulağa yayılan tavsiyeler olduğuna inandım. Eğer bir eser gerçekten iyiyse, er ya da geç kendi okuyucusunu bulur ve hak ettiği kitlelere ulaşır.
Bugünkü tecrübeleriniz ile yazarlığa yeniden başlaydınız neleri farklı veya aynı yapardınız?
Yazarlık yolculuğum bir dram romanı olan “As Maça” ile başladı. Bana gelen geri dönüşlerde okuyucunun etkilendiğini, üzüldüğünü, hatta ağladığını ve çok duygulandığını gördüm. Bugün tekrar en başa dönsem yine duygusal bir romanla mı başlardım, bunu açıkçası kesin olarak söyleyemem. Ama bildiğim bir şey var: Tanrı bana güç verdiği sürece yazmaktan asla vazgeçmem.
Yazarlık konusunda özellikle yazar adaylarına hep söylediğim bir düşünce var. Yazmak gerçekten çok özel bir yetenek, adeta Tanrı’nın verdiği bir armağan. Ben yazmayı biraz içgüdüsel bir güç olarak görüyorum. İzlediğim filmler, yazdığım senaryolar ve hayal gücümü sürekli beslemem bu sürecin en büyük öğretmeni oldu. Kendi yolumu kendim çizdim. Ve bugün bana tekrar aynı yol sunulsa, hiçbir şeyi değiştirmeden yine aynı şekilde yürümeyi tercih ederdim.

Kitaplarınız hep bir cinayet romanı gibi başlıyor ve hep beklenmedik sonlarla bitiyor. Bu yolculuklar baştan belli oluyor mu, yoksa yolda fikir değiştirebiliyor musunuz?
Yazdığım romanların çoğu cinayet ya da polisiye türünde değil. Örneğin “Cıva” daha polisiye bir romandı. Son yazdığım “Kiralık Katiller Kulübü” ise tam anlamıyla klasik bir polisiye sayılmaz; daha çok aksiyon ve gerilim ağırlıklı bir hikâye. Ben yazmaya başlarken genellikle hikâyenin başlangıcını ve temel fikrini biliyorum. Kafamda bir final taslağı da oluyor. Ancak kendime “Final mutlaka böyle olacak” diye katı bir kural koymam. Hikâye ilerledikçe daha iyi bir fikir bulursam, o zaman yönü değiştirmekten hiç çekinmem. Bazen birden fazla final ihtimali ortaya çıkar; iki ya da üç farklı ters köşe fikri oluşabilir ve ben bunların hepsini değerlendirmeyi severim.
Mesela son romanım “Kiralık Katiller Kulübü”nde tam dört tane ters köşe var. Aslında bir roman için bu oldukça fazla. İnsanları şaşırtmayı seviyorum. Yazarken kendimi biraz rüzgâra bırakıyorum diyebilirim. Bazen öyle karakterler ortaya çıkıyor ki, onlara kıyamıyorum. O kadar seviyorum ki, öldüremiyor ya da hikâyeden çıkaramıyorum. O noktadan sonra da roman artık kendi hayatına başlıyor ve okuyucuyla buluşuyor.
Yeni kitabınızda, gene bir cinayet romanı izlenimi veren, sanki sosyolojik bir araştırma veya kişisel gelişim tadında ilerleyen sayfalarla karşılaşıyoruz. Bu sanki zıt gibi görünen durumu nasıl kurguluyorsunuz?
“Kiralık Katiller Kulübü”nün bence çok güçlü bir sosyolojik tarafı da var. Okuyucuların kendilerini, karakterlerin yerine koyup, “Ben onların yerinde olsaydım ne yapardım?” diye düşünmesi benim için çok önemli bir etki. Rahatlıkla bir tartışma programı olabilir. Düşünsel bir tartışma yaratmak çok değerli. İlginç olan şu ki, ben yazarken bu kadar güçlü bir sosyolojik etki yaratacağını açıkçası planlamamıştım. Ama siz de bana bunu söylediğinizde ve bu yönünü analiz ettiğinizde, farkında olmadan aslında ne kadar güçlü bir roman yazdığımı daha net anladım.
Kitabın ana karakterlerinin bu kadar farklı olması ve her adımda bir sürprizle karşılaşmak fikrine nasıl varıyorsunuz?
Aslında bu romanda beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri dört ana karakterin yapısı oldu. Çünkü bu karakterlerin hepsi birbirinden tamamen farklı insanlar. Farklı şehirlerde yaşamışlar, farklı kültürel çevrelerde büyümüşler, farklı mesleklere sahipler ve hayatı çok farklı açılardan deneyimlemiş kişiler. Yani normal şartlarda bir araya gelmeleri pek mümkün görünmeyen insanlar.
Ama romanda kaderin ilginç bir oyunu var. Bu dört kişi birbirlerini hiç tanımazken, tek bir olay ve tek bir ortak kader etrafında bir araya geliyorlar. Ve o noktadan sonra birlikte hareket etmeye başlıyorlar. İlginç bir dinamik.
Bu dört karakterin hepsi IQ seviyeleri yüksek, analitik düşünme becerileri güçlü kişiler. Bu yüzden aralarındaki iletişim ve iş birliği de çok farklı bir boyuta taşınıyor. Biri bir hata yaptığında diğeri onu düzeltiyor. Birinin gözünden kaçan bir detayı öteki fark ediyor. Birinin yaptığı eksik bir hamleyi diğerleri tamamlıyor. Sayfalar ilerledikçe okuyucu onların artık bir ekipten öte, neredeyse bir aileye dönüştüğünü hissediyor. Bunun dışında karakterlerin bir başka önemli tarafı da “Elit” olmaları. “Elit” kelimesini kullanmayı çok sevmem ama düşünsel olarak güçlü, olaylara farklı açılardan bakabilen insanlar. Ve açıkçası bu karakterleri yazdıktan sonra kendi kendime dönüp bu konuda hiç ikilem yaşamadım.
Kitabın ana mesajı ile kitabın ortamını bu kadar etkileyici bir biçimde kurgulamak kitabın okunur olmasında etkisi var mı?
Romanın en can alıcı noktalarından biri bence ismi. Kiralık Katiller Kulübü ismi, insanlarda çok farklı çağrışımlar yapabiliyor. İçinde gerilim var, aksiyon var, cinayetler var ama mesele sadece suikastçılar ya da çatışmalar değil. Hikâyenin arkasında çok daha farklı bir psikoloji ve sosyolojik bir dram tarafı da var.
Bu ismi seçerken açıkçası çok bilinçli davrandım. İnsanların dikkatini ilk çeken şey eserin adıdır. Eğer isim merak uyandırıyorsa, insan kitabı eline alma ihtiyacı hisseder. Romanın arka kapağındaki kısa tanıtım yazısı da önemli. Amacım okuyucuya her şeyi anlatmak değildi. Tam tersine, merak uyandırmak ve okuyucuya şu hissi vermekti: “Bu kitabı okursam beni nasıl bir hikâye bekliyor?”
Bu yüzden arka kapaktaki metni okuyan insanların heyecanlanmasını, aynı zamanda hikâyenin büyük kısmı gizemini korusun istedim.
Sonrası ise tamamen okuyuculara kalıyor. İnsanlar kitabı okudukça, yorum yaptıkça, fikirlerini paylaştıkça ve bu yorumlar sosyal medyada kulaktan kulağa yayılmaya başladıkça roman zaten ulaşması gereken kitleye çok daha rahat ulaşıyor.
Ancak, benim bir hayalim daha var. Belki hemen değil ama yakın bir gelecekte bu romanı bir dijital platform dizisi olarak izlemeyi gerçekten çok isterim. Özellikle dijital platform diyorum çünkü hikâyenin yapısı bana göre o format için çok uygun. Bu yüzden Kiralık Katiller Kulübü benim için belki yazarlık yolculuğumda bir çıkış noktası değil ama bir zirve noktası olabilir.
Kitabı yazarken hiç, ben olsaydım nasıl davranırdım diye düşündünüz mü?
Bu proje benim için gerçekten özel bir yolculuktu. İki üç sene evvel bir hikâye olarak tasarlamıştım, öyle kısa bir şey, otuz-kırk sayfa kadar. Sonra senaryo haline getirmeye karar verdim. Projeyi sekiz bölüme ayırdım. Daha sonra romanını yazmaya karar verdim.
Aslında önümde hazır bir yol haritası belli idi. O matematiği, o yapıyı hiç bozmadan ilerledim, her şey akıp gitti. Tabii ki bazı ilaveler yaptım ama bunlar matematiği bozmayan, aksine hikâyeyi zenginleştiren şeylerdi. Yarattığım bu eserden gerçekten gurur duyuyorum. İlk satırları yazarken bile, kendimi o kahramanların yerine koydum. “Ben olsam nasıl davranırdım?” sorusunun cevabı bende hazırdı. Ben de onlar gibi davranırdım, hiç şüphem yok. Hatta ‘Kiralık Katiller Kulübü’nün bir üyesi olurdum. Seve seve mi? Belki seve seve, belki de mecburiyetten. İlk cümleden itibaren, ben de bu akıllara zarar kulübün bir parçasıydım. Bu yüzden her şey bu kadar doğal ve akıcı oldu.
Kitaplarınızın bir gün bir sinema filmi veya tiyatro eseri gibi sahnelenmesi fikrine sıcak bakar mısınız?
Eserlerini beyazperde de görmek bir yazarın en büyük hayalidir. Ama “Kiralık Katiller Kulübü” için ayrı bir parantez açıyorum, ona özel bir yer ayırıyorum. Çünkü en başından, bu romanı yazmaya başladığım andan itibaren aklımda tek bir şey vardı: Bunu mutlaka dijital platformlarla buluşturma hayali. Dijitale pazarlayacağım, vizyon sahibi yapımcılarla tanışacağım ve onlara bu fikri ne pahasına olursa olsun kabul ettirmeye çalışacaktım. Tamamen bu motivasyonla yola çıktım. Hâlâ bu hayali kuruyorum, gece gündüz bunun peşindeyim. Umarım Tanrı çabalarımı karşılıksız bırakmaz ve bir gün Kiralık Katiller Kulübü, ekranlarda milyonlarca izleyiciyle buluşur.
Bir evvelki kitabınızla bu son kitap arasında 6 sene var. Okuyucu 6 sene daha mı bekleyecek yoksa yeni proje yolda mı?
Aslında bu romanın arkasında çok kişisel bir süreç var. Bundan önceki romanım “Sana Bir Sır Vereceğim”i bitirdikten sonra kendime kesin bir söz vermiştim, “Artık yeter Selim, bir daha roman yazma,” demiştim. İçimden gerçekten öyle geçirmiştim, yorgundum. Sonra bir gece rüyamda rahmetli annemi gördüm. Elinde kocaman, pırıl pırıl parlayan bir cevher tutuyordu. Çok değerli bir şeydi, sanki elmas gibi, ama daha öte bir şey. Bana bakıp, “Neden bunu yazmıyorsun? Bu sana da iyi gelecek” dedi. Rüyada şaşırdım tabii, “Hangisinden bahsediyor acaba?” diye sordum kendime. Ama o anda içimde bir ışık yandı: Kiralık Katiller Kulübü. Kesinlikle oydu. Uyanır uyanmaz oturdum, dosyaları açtım ve romanlaştırmaya başladım. O rüya benim için bir işaret gibiydi, annemin bana yol gösterdiğini hissettim.
Bu altı yılda hayatımda neler olmadı ki? Özel hayatımda, iş hayatımda, her alanda çalkantılı, zorlu dönemler yaşadım. Bazen yazmak içimden gelmedi, bazen kalemi elime alsam da devam edemedim. Ama içimde hep bir yerlerde o hikâye canlı kaldı. Sonra bir gün, “Zamanı geldi artık” dedim. Altı yıl sonra tekrar başladım, gözden geçirdim, düzenledim ve okuyucularla buluşturmaya karar verdim. Ve işte şimdi buradayız.
Şimdi gelelim ileriye... Bundan sonra yine altı sene bekleyecek miyiz, inanın şu an için bilmiyorum.
Ama bir yandan da şunu açıkça söylüyorum: “Bu son romanım, artık yazmayacağım” gibi iddialı laflar etmek istemiyorum. İlham perim beni nereye götürürse, oraya gitmeye kararlıyım. Çünkü yazmak benim için artık bir tercih değil, bir parçam haline geldi. Ne olacağını bilemem, ama yol ne tarafa dönerse dönsün, ben oradayım.






