Haber resmi: Mickey Mouse (The Walt Disney Company); Kaynak: tr.wikipedia.org

Manhattan - Hollywood trenindeydik… Erkek kardeşim Roy’la iş hayatımızın felaketin eşiğinde olduğu bir dönemde, zihnimden hoplayıp elimdeki çizim defterine iniverdi…” Amerikalı yapımcı, yönetmen, senarist, seslendirmen ve animatör Walt Disney, 1948 tarihli makalesinde, efsanevi kahramanı Mickey Mouse’un yirmi yıl önceki yaratım sürecini işte böyle anlatıyordu. Az kalsın “Mortimer Mouse” olarak halka arz edilecek minik fare, Disney’in bu adı beğenmemiş olan eşi Lillian’ın önerisiyle, “Mickey Mouse” olarak isimlendirildi.


Walt Disney ve Mickey Mouse Disneyland’da (1966); Kaynak: waltdisney.org


Mickey Mouse’un ardından, farklı fare karakterleri eğlence dünyamızı şenlendirdi: Zekâsıyla her daim Tom’u alt eden Jerry; hızına kimselerin yetişemediği Meksikalı Speedy Gonzales (Arriba! Arriba! Andale! Andale!) ile hımbıl kuzeni Rodriguez ve hep oyuna gelen biçare Sylvester (“El Gringo Pussygato”); E.B. White’ın kitabından farklı olarak “Annie”-esque bir senaryoyla yetimhaneden evlat edinilen fare-çocuk Stuart Little; mutfakta harikalar yaratan master şef fare (aslında sıçan!) Remy (Ratatouille) ve daha niceleri…


Speedy Gonzales ve kuzeni Rodriguez (Warner Bros.); Kaynak: wallpaperaccess.com

Öte yandan, insan düşünmeden edemiyor: Çizgi film ve eğlence dünyasının üstatları, pislik ve hastalıkla ilişkilendirilen kemirgenleri, niçin yapımlarında baş tacı etmişler? Gerçek hayatta birçoğumuz fare gördüğü an çığlığı basarken (fare fobisine “musofobi” deniyor), bu çizgi film karakterleri neden gözümüze bu denli sempatik görünüyor? İnceleyelim…

Az yürünmüş yol…
Mickey Mouse” düşüncesi Walt Disney’in zihnine, “Laugh-O-Gram Studio”daki (Kansas City, Missouri) ofisinde geceleri çalışırken, çöp kutusundaki peynir parçaları için didişen fareler -daha doğrusu içlerinden bir tanesi- sayesinde düştü. (Fareyi besbelli evcil bir hayvan gibi algılayan Walt Disney’i anlamaya çalışıyorum; henüz başaramadım!) Bu kahverengi, “utangaç” ev faresi, zaman içinde Disney’in favorisi oldu. Burnuna kalemiyle dokunarak, çizim tahtasında çizdiği siyah dairenin içinde koşması için onu eğitti. Kansas City’den, Hollywood’da şansını denemek üzere ayrıldığında, favori faresini geride bırakmak istemeyen Disney, onu dikkatlice bir arka bahçeye taşıdı. Güzel bir mahalle olduğundan emin olunca da, “uysal küçük dostu”nu özgürlüğüne kavuşturdu!

Sözleşmesinde sorunlar yaşadığı Universal Pictures ile yollarını ayırmaya karar veren Walt Disney’in, şirketini iflastan kurtarmak için acil olarak yeni bir animasyon karakteri yaratması gerekiyordu. İşte o “uysal küçük dost” tam o anda Disney’in imdadına yetişti! Disney, fareyi sempatik bir karakter olarak betimleyebileceğini düşünmüştü. Ayrıca, fare tiplemesinin çizgi filmlerde pek az kullanılmış olmasının, tazecik karakteri “Mickey Mouse”u rekabetten ayıracak bir unsur olacağı görüşündeydi. Öyle de oldu!

Keep it cute!
Rivayete göre Walt Disney, çizerlerinin çalışma masalarına, üzerinde şu talimatın yazılı olduğu birer not iliştirmişti: “Keep it cute!” (Sevimli çiz!). Esasen Mickey Mouse ilk başlarda o kadar da sevimli değildi; zaman içinde görünümü, minik dokunuşlarla daha çocuksu bir şekle dönüştürüldü. Biyolog Stephen Jay Gould’a göre, çizerler Mickey Mouse’un kademeli “çocuklaştırılma” sürecinde, yeğeni “Morty Mouse”u esas aldılar: Gözlerini, başını ve kulaklarını büyütürken; kollarını, bacaklarını ve burnunu tombullaştırdılar. Mickey’e kazandırdıkları bu çocuksu görünüm, yetişkinlerin miniklere karşı doğuştan gelen şefkatli yaklaşımlarını ve duygusal tepkilerini tetiklemekteydi. Sevimli bir Mickey, sivri burunlu bir kemirgenden daha çekici ve pazarlanabilir bir üründü. Yine Gould’a göre, Disney ve çizerlerinin Mickey Mouse’a el yordamıyla kazandırdıkları özellikler, etologların (hayvan davranışlarını inceleyen zoologlar) daha sonraları, deney bulguları sonucunda yapacakları “sevimlilik” tanımlamaları ile uyumluydu.


Ratatouille’dan (Pixar) bir sahne: Remy ve Alfredo Linguini mutfakta; Kaynak: fuzzy.ro/ratatouille/


Çizgi âlemindeki “mazlumlar”
Tüylü küçük yüzleri, minik burunları, mahzun bakışları ve onlara tahammülsüzlükle yaklaşan bir dünyaya karşı ezik duruşlarıyla, fareler animasyon dünyasınca, yanlış anlaşılmaya müsait, mazlum varlıklar olarak betimlendi. Psikolog Erich Fromm’a göre, “ortalama insan”, kendi yaşam deneyimleriyle Mickey Mouse’un korkuları ve acizlik hissi arasında bağlantı kuruyor ve her ne olursa olsun, eninde sonunda -tıpkı onun başardığı gibi- içinde bulunduğu zor durumdan kurtulacağı inancıyla rahatlıyor. Ayrıca minik cüsseleri ile insanların görece azman dünyası arasındaki keskin tezat, animasyon senaryolarında sıklıkla verilmeye çalışılan, devasa şeyler karşısında hissedilen huşu duygusunu etkili bir şekilde yansıtıyor.

Zekânın zaferi
MGM’in efsanevi animatörleri William Hanna ve Joseph Barbera, kafa kafaya verip, arası her daim bozuk bir ikilinin başrolde olduğu bir animasyon filmi yaratmayı düşündüler. Zihinlerine ilk düşen ikili, tilki ile köpekti. Sonradan, kedi ile farede karar kılınca, öneriyi MGM’deki şefleri Fred Quimby’ye sundular. Quimby bu öneriden “nefret etmişti”. Yine de “Bir deneyin bakalım! dedi. Ve bu gibi durumlarda söylenildiği üzere: “Gerisi tarih!”

Cüssesinin yarattığı dezavantaja rağmen, zekâsı ve ataklığıyla ezeli rakibi Tom’u her zaman alt etmeyi başaran akıllı fare Jerry, çizgi filmlerde sıklıkla karşımıza çıkan adalet anlayışını simgeliyordu: Kibir ve saldırganlık (Tom) cezalandırılırken, zekâ ve azim (Jerry) ise ödüllendirilmekteydi.

İmaj ve gerçekler…
Tarih boyunca tifüs ve veba gibi ölümcül hastalıkların yayılmasına neden olmuş olan fareler, aynı zamanda kabloları kemirmek suretiyle, kaynağı belirlenemeyen yangınlara da sebebiyet verebiliyorlar. Hiçbir anlamda hayırla anmadığımız, yaşam alanlarımızda da görmeyi asla dilemediğimiz bu canlıların, çizgi film kahramanları olarak kalplerimizi fethetmelerine gelince: Biyolojik Bilimler öğretim üyesi Prof. William B. Jackson, bu yanılsamanın doğuşunu “Walt Disney’in propagandisti” olarak tanımladığı Mickey Mouse’a atfediyor… Doğru söze ne denir! Bu bağlamda, Mickey Mouse’un açtığı yoldan girerek, kalplerimizde sağlam birer yer edinmeyi başarmış Jerry, Speedy Gonzales, Rodriguez, Remy ve şürekâsına selam olsun… Gerçeklerine gelince: Aman bizden uzak olsun!


Tom & Jerry (MGM); Kaynak: icytales.com


Bir “Tom & Jerry” anısı…
70’li yılların ortaları… Taksim’den Gayrettepe’ye taşınmamız yakın… Ya da biz öyle zannediyoruz! Soluğu Doğubank İşhanı’nda alan bizimkiler, son model bir çamaşır makinesi ile fırın satın alıp, oturma odasının bir köşesine, kolilerinin içinde üst üste yerleştirdiler. Yeni evimizde bu güzide aletleri kullanacağız…

Kolilerin evimize intikal etmesinin üzerinden ya bir ya da iki gün geçmişti ki, evde “izler”e rastlamaya başladık! Davetsiz bir misafir, besbelli kolilerden birinin içinde evimize girivermişti. Hani bela geliyorum demez ya! Ciddi bir fare fobisi olan annemin, tabiri uygunsa dünyası yıkılmıştı. Günlük alışverişini yapmak üzere girdiği -günümüzde mevcut olmayan- “Ankara Pazarı”nda onu çok üzgün gören bir çalışan, derdini dinler dinlemez çözüm üretmeye çalıştı: “Üzüldüğün şeye bak abla! Bizim depoda bir kedi var; boyunca sıçanları alt ediyor! Sizdeki fındık faresi ona ne ki! Geri getirmek koşuluyla, sana kediyi vereyim!


Jerry (MGM) keyif çatarken; Kaynak: larepublica.pe


Aynı günün akşamı, yakışıklı “Ankara Kedisi” evimize intikal etti. “Kedinin yakışıklısı olur mu?” diye sorabilirsiniz. Sırım gibi bir delikanlı olan ince uzun, güzel yüzlü “Ankara Kedisi”, kedi camiasında güzellik yarışması düzenlense, bence açık ara birinci gelirdi. Bilinen bir adı yoktu; kadrolu çalışanı olduğu marketten hareketle, bu ismi ona ablamla ben takmıştık. Eve varana kadar, bilinmezliğin tedirginliğiyle tüylerinin yarısını, babamın Renault 12 marka arabasının, kadife kaplı arka cam önüne döktü. Temkinli adımlarla evimizden içeri girdikten hemen sonra, azıcık kolileri kokladı; biraz oralarda oyalandı ve takip eden bir hafta boyunca, evimizin prensi oldu!

Ablamla bana gün doğmuştu! Her daim sahip olmak istediğimiz, ancak annemin karşı çıktığı kedi, geçici de olsa, bir fors majörle evimizdeydi! Okuldan eve sabırsızlıkla dönüyor, Ankara Kedisi’yle müthiş keyifli vakit geçiriyorduk. Kediciğin karnı tok, sırtı pekti. Önceleri temkinli yaklaşan annemin gözünde, kısa sürede “Paşa oğlum” mertebesine yükselmiş, bir eli yağda, bir eli balda yaşayıp gidiyordu. Kedinin avcı yeteneklerinin ortaya çıkması için yarı aç bırakılması gerektiği konusu, tabii ki göz ardı edilmişti; bu, bizim ailenin yapabileceği bir şey değildi. Hal böyle olunca, emanet kedi, maalesef derdimiz bâki kalarak, bir hafta sonra Ankara Pazarı’na geri götürüldü.

Davetsiz misafirin uzayan ziyareti, en sonunda klasik bir yöntemle nihayete ererken, kediciğin marketteki görevi de maalesef son buldu: Rivayete göre, bir kangal sucuk aşırmış ve kapının önüne konulmuştu! Evimizde krallar gibi yiyip içmeye kısa sürede alışmış olan “Ankara Kedisi”nin kanaatkâr doğasını değiştirmiş; istemeden de olsa, rahatını kaçırmıştık! Aradan uzun yıllar geçti. Nerede bir sarman görsem, hâlâ içim cız eder… Kolilere gelince: Talihsiz müşterilerini, “İnşaat dediğin otura otura olur!” safsatasıyla oyalayan palavracı müteahhit, en çok iki yılda bitecek bir bina için bizi tam yedi yıl bekletince, koliler uzunca bir süre oturma odamızın demirbaşları olarak kaldı!

Kaynaklar:
Allen, Henry. “Of Men and Mice”. washingtonpost.com.
Genosko, Gary. “Natures and Cultures of Cuteness”. rochester.edu.
Warren, Martyn. “Tom and Jerry’s 80th Anniversary”. skwigly.co.uk.