(Fotoğraflar: Ramazan Tunç)
Lagün Şengelen, bale disiplininden çağdaş dansa, girişimcilikten koreografiye uzanan yolculuğunu ve Technoballet ile gerçekleşen güçlü dönüşünü anlatıyor…
LAGÜN ŞENGELEN 2000 yılında Eskişehir’de doğdu. Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra annesi Nesrin Karayel ile İzmir’e taşındı. Annesi tek ebeveyn olarak yoğun çalışıyordu. Lagün, bale ile kreş yıllarında tanıştı. Stüdyo onun için bir sığınaktı. Yakın birkaç arkadaşı dışında çok sosyal bir çocuk olamamıştı belki ama bale söz konusu olduğunda son derece disiplinli, kararlı ve odaklıydı. Dans stüdyosunun içinde olmak onun en büyük tutkusuydu. On bir yaşına geldiğinde bir sınav ile Dokuz Eylül İzmir Konservatuvarında Bale bölümüne girmeyi başardı ve ortaokulunu orada tamamladı. Annesinden gelen desteğin verdiği cesaretle yetenek sınavında başarılı olarak Hacettepe Üniversitesinde Ankara Devlet Konservatuvarına kabul edildi.
Profesyonel eğitiminizi ve baleden farklı bir alana geçiş hikâyenizi anlatır mısınız?
Ankara Devlet Konservatuvarında çok yoğun bir tempoya geçmiştim. 09:00-17:00 okul saatleri sonrasında 18:30-21:00 arası özel ders ve çalışmalara katılıyordum. O dönem tüm hayatım bale ve sanat olmuştu. Lise ve lisans eğitimimi burada tamamladım, yüksek şeref derecesiyle mezun oldum. Lise son sınıfta koreografi fikri zihnimde belirginleşti. Klasik bale eğitimi alıyordum ama çağdaş dansın ifade alanı beni daha çok çekiyordu. Önceleri hep balerin olmak istemiştim. Bir klasik sanat bölümünde okumama rağmen çağdaş sanat daha çok ilgimi çekiyordu, izlediğim eserler, imrendiğim koreograflar hep balenin klasik çerçevesini dönüştüren kişilerdi. Ben de onlar gibi olmak istedim. Formu kırmaktan korkmayan sanatçılar ilham kaynağım oldu.
18 yaşında hem girişimci hem sahne sanatçısı oldunuz. Bu süreci bizimle paylaşır mısınız?
Üniversite birinci sınıftayken Lagün Dancewear markasını kurdum. Tasarımlarını kendim yaptığım bale ve dans tekstili ürünlerini yaklaşık yedi yıl boyunca satışa sundum. Türkiye’de birçok dans okulu ve profesyonel dansçı markayı destekledi. Tasarımlarımı yurt dışında sahnede görmek benim için büyük bir gururdu. Aynı dönemde Ankara Devlet Opera ve Balesi’ne kabul edildim. Üniversite öğrencilerinin operada yer alması istisnaiydi. Üç sezon klasik repertuvarda dans ettim. Ancak içimde çağdaş üretime yönelme arzusu giderek büyüyordu. Bu arayış beni İsrail’e götürdü.

Miryam Şulam - Lagün Şengelen
Bir müddet İsrail’de eğitimlere katıldınız. Orada yaşadıklarınız profesyonel anlamda hayatınıza neler kattı?
Çağdaş dansa yönelme kararım bilinçli ve cesur bir adımdı. İlk olarak Tel Aviv’de Gaga Kış Atölyesi’ne katıldım. Silvyo Ovadya ve Rahel Butros’un desteğiyle Ohad Naharin ve birçok muhteşem eğitmenlerle yoğun bir çalışma süreci geçirdim. Gaga tekniği bedenle kurduğum ilişkiyi değiştirdi; hareketi sadece estetik bir form değil, bir “araştırma alanı” olarak deneyimlememi sağladı. Ardından, Kibbutz Dans Topluluğu’nun sanat yönetmeni Rami Beer ile bire bir sınava girdim ve Kibbutz Dance Journey programına kabul edildim. Programa kabul edilen ilk Türk dansçı oldum. Bir dans köyünde, uluslararası dansçılarla birlikte yaşayıp üretmek; disiplin, dayanıklılık ve sanatsal cesaret anlamında beni ileri taşıdı. Günlük uzun teknik dersler, repertuvar çalışmaları ve sahne pratikleriyle yoğun bir programın içindeydim. Bu dönem, sanatçı kimliğimin yeniden şekillendiği bir eşikti.
7 Ekim’den sonra savaşın ortasında kaldınız. Türkiye’ye dönüş sürecinizi bizimle paylaşır mısınız?
O sabah Tel Aviv’de roket sesleriyle uyandım. Sonrasında Türkiye’ye uçuşların iptal edilmesi nedeniyle çıkış sürecim zor ve belirsizdi. Günler sonra, Türkiye’ye dönebildim. Yaklaşık bir buçuk yıl süren bir içe kapanma döneminden geçtim. Dansla arama böyle bir mesafe girmiş olsa da, o sessizlik aynı zamanda yeniden doğuşumun zemini oldu.
2024 yılında artistik buz pateniyle yollarınız kesişti… Sahne, tasarım ve buz, bu üç farklı alanın bir arada olması sizin için anlam ifade ediyordu?
Evet, sessiz geçen bir dönemden sonra, İstanbul’da yeniden üretmeye karar verdim. Bu defa elit artistik buz patencileriyle çalışmaya başladım. Bale disiplini; denge, merkez kontrolü ve performatif akış açısından buz pateninin temelini oluşturuyor. Benim için bu alan teknik bir destekten çok sanatsal bir köprüydü. İki sezon boyunca uluslararası kamplarda bale ve dans eğitmeni olarak görev yaptım. Türkiye ve Avrupa’da çalışmalarımı sürdürüyorum. Artistik buz pateni benim için buz üzerinde icra edilen bir dans formu. Sahne, tasarım ve buz üç farklı alan ama tek merkez; bu merkez yapmış olduğum sanatı ifade ediyor.
Bugün kendinizi adadığınız yeni bir sanat akımı olan Technoballet hayatınıza nasıl girdi?
Tam artık “Sanatı bıraktım” dediğim dönemde Technoballet karşıma çıktı. Projenin sahibi İrem Ertürk, elektronik müzik ile baleyi birleştiren konseptinin koreografilerini yapmamı ve projede dans etmemi teklif etti. Başta istemedim; tükenmişlik yaşıyordum. Annemin desteğiyle projeye dahil oldum. Yaklaşık bir saatlik bir koreografi ürettim. Bu süreçte önce kendimi yeniden keşfettim, sonra sanatın hayatımdaki yerini yeniden hatırladım. Bu çalışmamla Türkiye’nin en genç kadın bale koreografı olmayı da başardım. 9 Ocak 2026’da Technoballet’in Zorlu PSM %100 Studio’da prömiyerini gerçekleştirdi. Bir buçuk yıllık sessizliğimin ardından camiama geri dönüş yapmış olduğum bu projeden sonra kendimi koreografi alanında daha da geliştirmek ve bu alanda ilerlemek istiyorum. Artık odağım net: Koreografi alanında derinleşmek ve üretmeye devam etmek, çünkü anladım ki, hareket benim ana dilim.






