"Çocukları öyle eğitin ki, yetişkinleri cezalandırmaya gerek kalmasın." Pitagoras

Ölüm cezası, diğer adıyla idam cezası, modern toplumlarda en tartışmalı ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. İdam, ciddi suçlardan hüküm giymiş kişilerin devlet tarafından onaylı infazı demektir. Destekçileri, ölüm cezasının güçlü bir caydırıcı unsur olduğunu savunurken, karşıtları, yanlış mahkûmiyet olasılığı, etik hususlar ve etkinliği konusunda endişelerini dile getirmektedir. Oysaki tarihte, ağır suçların cezaları da çoğunlukla kamuya açık ve çok ağırdı. Maksat caydırıcı olması, adaleti sağlaması yanında, iktidardakilerin de otoritesini pekiştirmekti.
Adaletin sağlanmasında gecikme veya çelişki olduğu durumlarda feveran eden toplum fertlerinin “Sallandıracaksın bunları!” dediğini hep duymuşuzdur.
Peki, din bu konuda ne diyor?


1909'da giyotinle idam edilen kötü şöhretli kardeşler Abel ve Auguste Pollet

Dinî açıdan
Ana üç din açısından:
• İbrani Kutsal Kitabı belirli suçlar için ölüm cezasını öngörür, bunlar suçu önlemeye yöneliktir. Ancak sonraları Talmud o kadar katı delil ve tanıklık şartları koydu ki, infazlar neredeyse imkânsız hale geldi.
• Hristiyanlıkta, bazı Protestan mezhepleri hariç, günümüzde özellikle Katolik Kilisesi içinde, en olağanüstü tarihî durumlar dışında ölüm cezasına karşı çıkılmaktadır.
• İslam hukuku, kasıtlı cinayet de dahil olmak üzere belirli suçlar için ölüm cezasına izin verir, ancak aynı zamanda affetmeyi şiddetle teşvik eder ve birçok durumda mağdurun ailesinin karşı tarafa infaz yerine maddi tazminat vermesini kararlaştırabilir.


Ölüm cezaları
Her medeniyet, bu konuda sosyal seviyesine göre kendine özgü bir yol geliştirmiştir. Üstelik de taşlama, asma, yakma, kılıçtan ve darağacından elektrikli sandalyeye ve zehirli iğneye kadar her yeni yöntem, bir öncekinden daha adil, daha etkili veya daha insancıl olduğunu iddia etmiştir. Ancak bu paradoksu en iyi gösteren alet giyotindir; eşitlik ve merhamet adına yaratılan bu makine, ne yazık ki korkunun, devrimin ve devlet gücünün kalıcı bir sembolü haline gelmiştir.


Dr Joseph-Ignace Guillotin (1738-1814)  

Giyotin

Fransa’da 18. yüzyılda ölüm cezaları asiller için kafa kesmek, halk mensupları için ise darağacıydı. 1789’da Fransız fizikçi Dr. Joseph-Ignace Guillotin, ceza kanunları için Meclise sunduğu reform taslağında, uygulamada eşitlik ilkesinin benimsenmesini, Le Peletier de Saint-Fargeau ise işkencesiz, kılıçla yapılan infazlardaki o korkunç kanlı ve canice can alma yerine sadece yaşamdan mahrum bırakılma esasının getirilmesini talep etti. 1791 Ceza Kanunu reformu kabul etti ancak yöntemini belirlemedi. İyi de acı çektirmeden bir suçlunun nasıl hayatını alacaklardı? Mekanik cihazın anlık ölüm üretmesi ve acıyı ortadan kaldırması gerekiyordu.
Sonunda makinenin yapımı Schmidt adında bir klavsen yapımcısının desteğinde çalışan Antoine Louis’e verildi. Dr. Guillotine’nin bu yapımda hiçbir fonksiyonu olmasa da adı halkın ağzına yapışmıştı bir kere! Gerek tıbbi gerekse mekanik açıdan onlarca deney ve referans ardından “Ustaca öldürücü bir makine” sanılan giyotin, 1792’de resmen kabul edildi. Devrim o zaman “en nazik ölüm yöntemini” icat ettiğinden emindi.


Louis-Michel Le Peletier de Saint-Fargeau (1760-1793)

Ya sonra?
Sonra, 17 Temmuz 1793’te Charlotte Corday infaz edilirken cellat, düşen kafayı halka gösterip haddi yokken iki tokat attığında, yanakları herkesi şaşırtacak şekilde kızarınca, şöyle bir şüphe oluştu: Eğer kesik başın yanakları kızarabiliyorsa, gövdeden ayrıldıktan sonra bilincini korumuş olmalı. 1795 yılında büyük Alman anatomist Samuel Thomas, Sömmering’in Le Moniteur’de yayınlanan mektubunda, giyotinin “korkunç bir ölüm türü” olduğunu, çünkü bedenden ayrılan kafanın boynu etkileyen acıyı hissettiğini, fiziksel acının, bir bakıma zihinsel işkenceyle de birleşerek bedeninden ayrılma, kendini ölü görme korkusunun idamdan sonra birkaç anlığına da olsa, kafada canlı kaldığını iddia etti. Bu tezi savunan çeşitli tanıklar da çıktı: Doktor-filozof Melchior A. Weikard, başı kesilmiş bir adamın dudaklarının hareket ettiğini, Albrecht von Haller, başı kesilmiş bir adamın kafasının omuriliğine dokunan birine baktığını gördüğünü söylediler. Elbette ki Sömmering’in rakipleri de geri mi kalacak? Onlar da karşı tezlerini ileri sürdü. Bütün bu görülen reaksiyonlar bilinç ve duyuların devamlılığını kanıtlayan istemli hareketler mi yoksa istemsiz kalıntı kas kasılmaları mıydı? Bunun üzerine, Dr. Leveling, infazların gerçekleştiği yerde yaptığı deneylerde başa bağlı kalan omuriliğin bir kısmının tahriş edildiğinde, yüzlerin korkunç surat ifadeleriyle kaplandığını gördü. Charlotte Corday’in başının kızarması, bu bağlamda, kopmuş başın içinde bilincin hayatta kalması teorisini destekleyen bir başka kanıt olarak ortaya çıkıyordu.
Peki bu fenomen ne kadar sürüyordu? Başın büyüklüğü ve şekline göre, hayati gücün orada nispeten uzun süre korunabileceği muhtemeldi; bu durum, başta yaklaşık on beş dakika boyunca ısının kalıcı kalması ile kanıtlanmıştır. Anlık olarak sunulan ölüm, gerçekte yavaş bir ızdırap gibi görünmektedir. Deneyler, devrimci Fransa’ya karşı barbarlık suçlaması ve insanlığı lekeleyen bu iğrenç oyuna son verilmesi çağrısıyla sona erdi. Şayet idam cezasını korumakta ısrar edilecekse, en azından daha nazik bir ölüm biçimine dönülmeliydi. Asılarak ölümün acısız olduğu bilinmekteydi çünkü.


Jean-Joseph Sue (1710-1792)


Charité Hastanesinde operatör olan Jean-Joseph Sue, çok sayıda deney yaptı. Birçok hayvanın başını kesti ve bir horozun veya bir kelebeğin başı kesildikten sonra birkaç saniye boyunca hareketlerini koruduğundan yola çıkarak, süresi nedeniyle baş kesmenin insanlar için en acı verici işkence biçimlerinden biri olması gerektiği sonucuna vardı. İşkencenin çok kısa sürüyor olması argümanı anlamsızdır, çünkü “tek bir dakikanın acısı, acı çeken kişi için ölçülemez bir süreye sahiptir.”
Hatta ve hatta, Sue’nin şöyle bir ütopik düşüncesi bile oldu: Bu talihsiz ruhların bazılarıyla, katledilmeden önce göz kapakları, gözleri veya çeneleri aracılığıyla, işkencelerinin farkında olup olmadıkları konusunda bize işaret vermeleri için anlaşmak mümkün olsaydı, giyotin kurbanı Bailly, Malherbe, Madame Roland’ın bu üzücü deneyi diğer insanların yararına çevirmeye razı olacaklarından bir an bile şüphe duymazdı, Lavoisier mesela bu fikri coşkuyla benimserdi.
Dolayısıyla baş kesmeye bir alternatif bulunmalıydı… Sömmerring’e ikinci bir yanıt Le Moniteur’de, Dr. Lepelletier imzasıyla yayımlandı: Giyotinin tek bir darbeyle yaşam için gerekli üç koşulu, yani kan dolaşımını, solunumu ve “duygusal algı titreşimlerini” yok ettiği göz önüne alındığında, kesilmiş baştaki hareketler onun hala acı çekme hissini ve bilgisini taşıdığını kanıtlamaz; kaldı ki darbenin şiddeti tüm bilinçli beyin aktivitesini yok eder. Dahası, bıçağın neden olduğu acı neredeyse sıfır olmalı, çünkü sadece bir an sürer – yani, zamanın bölünmez bir noktası.
Derken, Fransız doktor Beaurieux’ye, Languille adlı bir adamın idamından kısa bir süre sonra, kesilmiş başını inceleme izni verildi. Giyotin hakkındaki makaleye göre, raporu şu şekilde idi:
Kafa kesildikten hemen sonra fark edebildiğim şey şuydu: Kafası kesilmiş adamın göz kapakları ve dudakları yaklaşık 4-6 saniye boyunca düzensiz ritmik kasılmalarla hareket etti. Birkaç saniye içinde kasılmalar durdu. Yüz gevşedi, göz kapakları gözbebeklerinin üzerine kısıldı, sadece konjonktivanın beyaz kısmı görünür kaldı. İşte o zaman yüksek, tiz bir sesle bağırdım: “Languille!” Göz kapakları yavaşça kalktı, herhangi bir kasılma olmadan ama tıpkı yeni uyanmış veya düşüncelere dalmış insanların günlük hayatta yaptığı gibi, düzgün ve normal bir hareketle. Ardından Languille’nin gözleri benimkine dikildi ve ifadesiz kaldı. Onlarla karşı karşıyaydım. Bana bakan, inkâr edilemez canlı varlıkların gözleriyle.”


“Millî Tıraş Bıçağı”

Yarım kiloluk keskin bıçağı ile, özellikle Fransız Devrimi sırasında XVI. Louis ile Marie Antoinette gibi kraliyet mensupları dahil on binlerce suçlu-masum mahkûmun idamında kullanılan giyotine halk ironik olarak “Rasoir National” (Millî Tıraş Bıçağı) der olmuştu.


Marie Antoinette'in 16 Ekim 1793'te Place de la Révolution'da idam edilmesi

Fransa 1981’de idam cezasını kaldırdığında, giyotin yasaklanmadı; sadece idam cezası kaldırıldığı için kullanım dışı kaldı. Günümüze ulaşan giyotinler, adalet araçları olarak değil, tarihî eserler olarak müzelerde korunmaktadır. Eylül 1977’de Giyotinle idam edilen son kişi, genç bir kadının işkence ve cinayetinden hüküm giymiş 28 yaşındaki Hamida Djandoubi oldu. Günümüzde giyotin hiçbir ülkede infaz yöntemi olarak kullanılmamaktadır. Suudi Arabistan’da ise baş kesme yöntemi uygulanmaya devam etmektedir. Ajans France Press’te yer alan Amnesty International’ın (Uluslararası Af Örgütü) 2023 raporuna göre ülkede 2023 yılında en az 172 kişi bu yolla infaz edildi.

Giyotinle idam edilen son kişi Hamida Djandoubi, iki Fransız görevli ile Şubat 1977

Peki giyotinle idam cezası acı verici miydi? İşte bu soru ne yazık ki, hiçbir zaman cevap bulamayacak. Bunun yanında, genel olarak ölüm cezasının evrensel olarak doğru veya evrensel olarak yanlış olduğuna dair bir fikir birliği de yoktur. Dünya ülkelerinin üçte ikisinden fazlası ölüm cezasını kanunen veya uygulamada kaldırmıştır. Bazı ülkeler ise ölüm cezasını korumakta ancak nadiren uygulamaktadır. Hasılı giyotin mekanik olarak başarısız olduğu için değil, toplumun değerleri değiştiği için terk edildi.