KAPAK HİKÂYESİ - Lori Kohen*
(Fotoğraflar: Teri Erbeş)
İstanbul’dan New York’a uzanan bir Zoom ekranı. Karşımda EDİZ ANAVİ. Kendisi yönetmen, film yapımcısı ve Pomus Studio’nun kurucu ortağı. Yarattığı şeylerde forma takılıp kalmayan bir sanatçı. Bugüne kadar ortaya koyduğu işlerin merkezinde hikâye, vizyon ve insani bağlar duruyor - asıl mesele bu gibi.
İşine hâlâ bir çocuk heyecanıyla yaklaşan Ediz, keskin bir gözlemci; her şeyden önce de umutlu - sanat aracılığıyla birbirimizi daha iyi anlayabileceğimize ve teknolojinin zanaatın geleceğinde bir yeri olduğuna inanıyor.
Bu sefer “kamera” önünde - deneyim mimarı: Ediz...
Ediz, baştan başlayalım! Yıllardır yurtdışında olmama rağmen, İstanbul’un o çekim kuvveti bir türlü yakamı bırakmıyor benim de. Sen o ‘nomad’ ruhla dünyayı deneyimledikten sonra yine İstanbul’u tercih ettin. Ne var bu şehirde seni besleyen? Yaratım sürecini, kimliğini nasıl şekillendiriyor?
İstanbullu olmanın insana kattığı acayip bir etki var, orası kesin. Hayatımın farklı aşamalarında, yaşım da ilerledikçe bu etkinin farklı şekillerde dışavurumunu gözlemliyorum. Bu kadar çok kültürün çarpıştığı, sürekli bir çelişkinin ve dönüşümün yaşandığı bir yer burası. Türkiye’de yaşıyorsan, hele bir de belli başlı azınlık kodlamalarıyla büyüdüysen, ister istemez bir “Aman göze batma, sesin çok yüksek çıkmasın” önerilerine maruz kalıyorsun. Negatifte kalıp anlatabileceğim çok şey olsa da şikâyet etme modundan hoşlanmıyorum. Beni rahatsız eden konuları kendi filtremden geçirip, işin biraz daha eğlenceli ve yaratıcı tarafına dönüştürmeye çalışıyorum. Pozitifte kalmayı, o kaosu bir üretim yakıtı olarak kullanmayı seviyorum. Yaratıcılığı herkese iyi gelebilecek bir anlatıya dönüştürmek… İstanbul bana en çok bunu öğretti galiba.
Kariyer yolculuğun da pek “geleneksel” değil. Üniversitede endüstri mühendisliği okumuşsun ama belli ki o dünyada pek kalmak istememişsin. O “güvenli” yoldan kopuşu ne tetikledi?
(Gülüyor) Sorma, o dönem tam bir bunalım dönemiydi benim için. Mühendis olup bir fabrikada tedarik zinciri yönetmek hiç benlik bir şey değildi. “Ne yapıyoruz? Hadi bir altın bileziktir, alalım diplomayı” diyerek girdim o yola ama içimde hep uçuk kaçık fikirleri hayata geçirme heyecanı vardı. Bir gün Vimeo’da film öğrencilerinin bitirme projelerini izlerken Amerikalı bir müzik grubunun albüm kapağına yapılmış bir sanal gerçeklik (VR) uygulaması gördüm. Resmen nutkum tutuldu. “İnanılmaz, benim bunu yapmam lazım!” dedim. Önce kurumsal dünyaya ve reklamcılığa girmeye çalıştım. Ama baktım ki, işler sürekli kendini tekrar ediyor, riski minimize etmek için aynı şeyler ısıtılıp önümüze tekrar sunuluyor... Bunu içime sindiremedim. Sonra zaten yurtdışına gittim. Döndüğümde şu anki ortaklarımla tanıştım, Pomus’a ortak oldum. Sırf yapmak zorunda olduğum için değil, yapmaktan keyif aldığım için üretmeye karar verdim.
2017’de Barber’s Cut’ı yaptım. Yönetmenliğe ilk atlayışım o oldu.
Barber’s Cut demişken, stop-motion1 inanılmaz sabır gerektiren, niş ve el işçiliği ağırlıklı bir alan. Neden bu formatla başladın?
Bazen ben de kendime “Niye stop-motion?” diye soruyorum aslında. Çocukluğum Nickelodeon’da Aardman’ın işlerini izleyerek geçti. O dönem izlediğim animasyonların üretim tekniğiyle alakalı çok bir bilgiye sahip olmasam da her biri benim için çok özeldi. Saatlerce hiç sıkılmadan izleyebilirdim. Bu işi yapmaya karar verdiğimde de işin zanaatına duyduğum heyecan beni stop-motion alanına yöneltti. Stop-motion işlerin en heyecan verici yanı; etrafındaki herhangi bir objeyi alıp onu kamera karşısında hareket ettirerek muzip bir karaktere dönüştürebiliyor olman.
Barber’s Cut için bir A4 kağıdına fikrimi yazdım. Artbook’u yaptıktan sonra filmime ekip toplamak için tek tek kapıları çalmaya başladım. Bir heykeltıraş kıza gittim, “Filmimdeki ana karakterin saçını inek yalamış modeline dönüştürmek için bana bir inek dili yapar mısın?” dedim. “Ne diyorsun?” dedi. Sonra artbook’u gösterdim. Fikrini ve hayalini ne kadar insanların kafasında canlandırabilecekleri bir forma dönüştürürsen, o kadar hayal ortakları bulma konusunda hızlı ilerleyebilirsin ve insanlar sana güvenir. Kısıtlı bütçemiz vardı ve bütün süreci benim yürütmem gerekiyordu.
Stop-motion dünyası beni hala çok heyecanlandırıyor. Kendi içimde hep bir “olanı olduğu gibi almama” durumu var; yenilik aradığım bir düşünce tarzı bana daha doğru geliyor. Form benim için sadece hikâyeyi anlatan bir araç.
Filmi tersten çektik bu arada. Tüm kullandığımız kıllar gerçek olduğundan kesilen bir şeyi tersten oynattığınızda sıfırdan çıkıyor gibi gözüküyor. Başlarda oyuncu olmamamdan da kaynaklı çok stresliydim. Filmin başı aslında çekim sırasında filmin sonu. Bu yüzden filmin başındaki gerginliğimi filmin sonundaki oyunculuğumda biraz okuyabilirsin.

Ediz Anavi - Lori Kohen
Hiç fark edilmiyor desem. Filmin konsepti nereden geldi peki?
Küçükken okulda “kepçe kulak” diye dalga geçildiğim, liseden üniversiteye kadar saçlarımı uzatıp kulaklarımı gizlediğim bir dönem vardı. Sonra bir noktada aksiyon alıp saçımı kestirmeye karar verdim. Barber’s Cut aslında biraz da benim kendimle dalga geçtiğim bir yüzleşme hikâyesi…
Herhangi bir izleyici filmi izlediğinde bunu okuyamaz - ben anlatmadığım sürece imkânsız. Ama benim için, onca yıl dalga geçilmemek için sakladığım kulaklarımdan bir özür filmi gibi. Yaratıcılığın ve hikâye anlatımının bir iyileşme ve yüzleşme aracı olarak kullanılması. Tabii ki komedi de olmazsa olmaz.
İnsanları güldürmek, başka bir bakış açısı sunmak... “Karanlıkla Tanışma” projesi de benzer bir amaçtan doğdu. Katılımcılara, “Wow, bu akşam öyle bir şey yaşadık ki, herhalde ömrüm boyunca karanlığa eskisi gibi bakamam” dedirtmek… Bu tarz duyguların ortaya çıktığı alanlarda üretim yapmak istiyorum.
Bu tür formların azaldığını görüyoruz sanki. Neden sence?
Stop-motion oldukça zaman isteyen bir alan. Bütçeyi de geçiyorum, zaman çok kritik. Dünyada ve özellikle Türkiye’de her şeyi hızlı yapmanın yüceltildiği bir dönemdeyiz. Fakat yaratım ve yaratıcılığın doğası gereği, zamana ihtiyacımız var. Bu sebeple insanlar, artık daha çok, üretimin hızlı olduğu alanlara yönelmek zorunda kalıyor.
İşlerinde hissin formdan önde geldiği belli, “Karanlıkla Tanışma” da bunun tam bir örneği. İnsanları zifiri karanlıkta bir hikâyeyle, aslında kendi iç dünyalarıyla baş başa bırakma fikri nereden çıktı?
“Karanlıkla Tanışma”; zifiri karanlıkta katılımcıların gizemli konuğu tanımak için sadece tek bir soru sorabildiği bir deneyim tasarımı. O sorunun cevapları doğrultusunda da insanların zihinlerinde beyaz bir sayfa açıp, anlattıkları kişiyi betimlemelerini istiyorum. Aynı karakteri dinleyen herkesin zihninde bambaşka yüzler canlanıyor. Daha sonra ışıkları açıp onları o kişiyle gerçekten tanıştırıyorum.
Bizi birbirimize bağlayan şeylerin ne kadar derinlerde yattığını görüyorsun: korkularımız, sevgilerimiz, üzüntülerimiz... O zifiri karanlıkta sadece sese odaklanmak, bir nevi psikoterapi seansı gibi oluyor. Bu deneyim sayesinde insana dair, o temel duygulara dair çok fazla şey öğrendim. Tek bir soru hakkın olduğu zaman, birini tanımak için hiçbir zaman günlük hayattaki yüzeysel sorularla başlanılmadığını görüyorsun. “Adın ne, ne iş yapıyorsun, nerelisin? ...” Yolculuk oradan başlamıyor. Çok hızlı bir şekilde, zifiri karanlıkta, insanları birebir travmalarını dinleyerek tanımaya başlayabiliyorsun.
Aklında kalan bir an var mı? Hiç beklemediğin bir cevap?
Beni her seferinde en çok etkileyen şey, bir kişiyi tanımak için sorduğumuz sorulara aldığımız cevapları yorumlama şeklimiz. Her insanın kendine özgü bir filtresi olduğunu görüyorsun. Bir kişi, “Ben, bu karakteri sarışın, mavi gözlü hayal ediyorum, hiçbir şekilde hayatına dair bir çıkarım yapamadım” diyor. Bir yanındaki, “Ben, konuk konuşmaya başladığından beri ona karşı çok yoğun bir güven hissediyorum. Sebebini çözemedim - galiba sesi annemin sesine benziyor” diyor. Bir diğeri ise, “Ben, güven konusuna katılmıyorum. Çünkü ailesi hakkında konuşurken sesi titriyordu. Bence bize karşı dürüst olmadı” diyor. Duyduğumuz cevaplar aynı ama yorumlama şeklimiz bambaşka.
Aynı anı aynı şekilde yaşamak diye bir şey yok.
Bu, gündelik hayatta birebir yaşayabileceğin bir deneyim değil. Tam olarak deneyim mimarlığı böyle bir şey aslında. Çok basit duyuluyor: ışıkları kapa, on beş kişiyi çağır, bir konuk, hadi başlayalım. Ama aslında bu basitlik içinde insanlara bir deneyim ortamı yaratabilmek oldukça zorlu bir süreç.
Benim güncel dünyam ağırlıklı olarak yapay zekâ ve medya teknolojilerinin kesişiminde geçiyor. İşin o nostaljik, zanaat kısmını otomatikleştiren araçlar inanılmaz bir hızla gelişiyor. Sen kendi işlerinde yapay zekâyı ve teknolojiyi o insan kokan, dokunsal süreçle nasıl bir araya getiriyorsun?
Ben teknolojinin, hayalini kurduğumuz hikâyeleri anlatmamıza yardımcı olabilecek bir araç olduğuna inanmak istiyorum. Yapay zekâ ile inatlaşmak veya yarışmak yerine, onu kendi yaratıcı sürecime nasıl entegre ederim diye düşünüyorum. Mesela stop-motion ile yapay zekâyı birleştirebilir miyim diye deneysel işler yaptım. Bir köpek koşusunu kare-kare kendi ellerimle oluşturup, üzerine yapay zekâ ile farklı dokular atarak bambaşka bir şekle soktum. Çok iyi dönüşler de aldım.
Olanı olduğu gibi almamayı seçiyorum. İçinde daima yenilik aradığım bir düşünce tarzı bana daha doğru geliyor. Mesela uzun zamandır takip ettiğim sanatçılardan Paul Trillo iyi bir örnek – 2013’te işlerini ilk keşfettiğimde kendine has farklı efektler kullanıp özgün bir dil yaratmıştı. Bugünlerde ise yapay zekâ kullanıp yine kendine özgün dilini devam ettirebilmiş. Zaman içinde kullandığı araçlar değişti, ama işlerine baktığında yine Paul’u görebiliyorsun. Benim amacım da beni farklı kılan özgün dokunuşlarımın yaptığım her işte görülebilmesini sağlamak.
Yapılan eserleri ilginç buluyor musun? Yoksa daha yolun başında olduğumuz bariz mi?
Bugün birçoğumuzun işlerini sergilediği sosyal medya algoritmalar tarafından yürütülüyor. Ne yazık ki, talebin de üretimin de viral olma çabası doğrultusunda şekillendiği bir dünyadayız. Bence sanatçı dediğimiz, başta konuştuğumuz gibi, kendi özgün hikâyesini veya bakış açısını algoritmaların talebinden bağımsız üreten ve izleyiciyle buluşturan kişi. Biçim her zaman sonra geliyor. Yapay zekâ ile biçim hiç olmadığı kadar ön plana çıktı. Birçok insan hala “Bunu AI ile yaptım” söylemini bir yüceltme ve önemsenme aracı olarak kullanıyor.
Tabi ki, üretilen yapay zekâ videoların çoğu “slop,” özen gösterilmemiş içerik denilebilir: gece ev kameralarında hayvanlar geliyor, hareket çekiyor, trambolinde zıplıyor. Evet gülüyorsun, ama Instagram’a baktığında genel bir hissizlik hali, doomscrolling2 var.
Bir yandan da hızlı tüketim kültüründe insanların senin aylarca uğraştığın bir projeyi Instagram’da görüp, 1 saniyede tamamını bile izlemeden kaydırması fikri rahatsız edici. Yaratıcı süreç yanlış amaçlar uğruna evriliyor denilebilir. Fakat bu yaklaşımın çok uzun sürmeyeceğine inanıyorum.
Evet, sektörün geneline baktığımızda ciddi bir tekilleşme de var. Riski minimize etmek için hep aynı formülleri ve yüzlerin kullandığını görüyoruz. Bunun etkisini hissediyor musun?
Sektördeyken bazı mecralarda uyum sağlaman gerekiyor tabi ama ben yaratıcı süreçte doğru pusulanın piyasanın ne istediğinden ziyade, o an o işi yapmanın sana verdiği sezgisel his olduğuna inanıyorum. Ürettiğin projeler uzun vadede sana, “Bunu ben zaten niye yapıyorum ki?” hissi yaşatacaksa ya da herkesin yaptığı şeyin lacivertini yapmak senin sanatçı tanımına uymuyorsa, bir denge kurman gerekiyor. Ben yüzeyselleşmiş üretim ve tekilleşme akımının değişeceği, izleyicinin de tekrardan neyin önemli olduğunu hatırlayacağı düşüncesindeyim.
Şimdi üzerinde çalıştığın bir çocuk kitabı var dedin. Nereden doğdu?
Yine komik bir deneyim üzerine, kendi eksikliğimi fark edip, “bunun daha eğlenceli öğrenilmesi lazım” yaklaşımıyla. Ben deyim ve atasözleri konusunda bir gün tabu oynarken, bir arkadaşım tarafından rezil edilip doğum günümde atasözleri ve deyimler sözlüğü alınmış biriyim. O sözlüğü okurken, “Bu kadar didaktik ve sıkıcı bir öğretim olamaz, çocuklara bu acıyı çektirmeyelim” deyip iki tane karakter yarattım: Komo ve Ke.
Komo deyimleri literal anlamıyla anlıyor, soyut düşünme kavramı henüz gelişmemiş. Biri ona ‘It’s raining cats and dogs’ ya da ‘Butterfly in your stomach’ dediğinde hayal gücünde yetişkin birinden çok daha farklı dünyalara gidebiliyor. Ke karakteri ise huysuz bir karakter. Konu deyimler oldu mu hatayı çok kabul etmiyor.
Komo ve Ke arasındaki anlaşmazlıklar sayesinde deyimlerin anlamını eğlenceli bir şekilde öğreniyoruz. Projeyi ilk İngilizce başlatmıştım sonra Türkçe deyimlere dönüştürdüm. Şu an da kitabını yazıyorum.
Peki, hiçbir kısıtlama olmasa, bütçe, zaman, teknoloji, ne istersen var, nasıl bir proje yaratırdın?
İlk işim kısıtlamalar koymaya çalışmak olurdu. Bence kısıtlamalar üretimi kolaylaştıran şeyler. Kısıtlama olmazsa kaybolmaya çok açık oluyor insan. Kendi kendime kısıtlama üretmekte de üstüme yoktur. (Gülüyor) Ama özünde yine bir deneyim tasarımı olurdu herhalde. Sosyal etkileşimin ön planda olduğu, fiziksel bir deneyim ortamı tasarlamak isterim. “Karanlıkla Tanışma” gibi... Ekran içinden izlenmek yerine, birebir deneyimlenecek. Şu an bu tür işleri çok değerli buluyorum. İnsanları yaratmış olduğum bir hikâyenin içine dahil etme fikri beni heyecanlandırıyor.
On yıl önceki Ediz’e bir mesaj yollayabilseydin, ne derdin?
“Çok düşünme.” Ama biliyorum ki, o Ediz yine de düşünmeye devam edecek. Yine de söylerdim galiba: “Keyfine bak, o kadar kafana takma.” Çünkü o girdiğin, yaşadığın sancılı süreçlerde en önemli şey o.
“Ateşe dokunma, yanacaksın” dediğinde bazı insanlar dokunur, bazıları dokunmadan yanacağını hisseder ya. Ben birçok konuda dokunan tipim. O yüzden herhalde o mesajı da silerdim. (Gülüyor) “Hadi canım, 10 yıl sonrasından bana mesaj mı göndermiş?” deyip.
Ama sonuçta “onları yapma” desem, bugünkü Ediz olamazdım.
Dipnotlar:
1 Stop-motion animasyon, fiziksel nesnelerin her karede küçük miktarlarda hareket ettirilip tek tek fotoğraflanmasıyla oluşturulan bir animasyon biçimidir. Kareler sırayla oynatıldığında, nesneler kendiliğinden hareket ediyormuş illüzyonu doğar.
2 Doomscrolling, kısa biçimli içeriğin, kullanıcı türevi içeriğin (ve giderek yapay zekâ üretimi içeriğin) ya da haberlerin; internet ve sosyal medyada sonsuz kaydırma biçiminde sunulan akışlarda aşırı ölçüde tüketilmesidir.
* LORİ KOHEN
New York ve Los Angeles arasında yaşayan Lori Kohen, medya ile yapay zekânın kesişiminde yeni girişimler geliştirmektedir. RedBird Capital Partners’ın yapay zekâ girişim stüdyosu RedBird X’te Medya ve Eğlence Direktörüdür.






