Haber Fotoğrafı: “Mevzu Çok”un kurucuları Muteber Yılmazcan ve Tamar Taşçıoğlu
“Mevzu Çok”, farklı inanç ve kültür topluluklarını aynı sofra etrafında buluşturarak gastronomiyi diyalog ve kültürel paylaşımın bir aracı haline getiren özgün bir girişim. Muteber Yılmazcan ile Tamar Taşçıoğlu’nun kişisel inisiyatifiyle hayata geçirilen proje, azınlık toplumlarının hikâyelerini, yaşadıkları tarihî mekânları ve mutfak kültürlerini bugünün diliyle görünür kılmayı; kültürel mirası yeni kuşaklara aktarmayı amaçlıyor. Kültürle ilişkili tematik sofraları, alanında uzman isimlerle gerçekleştirilen samimi söyleşileri ve çoğu zaman kamuya kapalı ya da az bilinen tarihî miras mekânlarında düzenlenen buluşmalarıyla dikkat çeken “Mevzu Çok”, kurucularının da ifade ettiği gibi şu düşünceden besleniyor: “Birbirimizi tanırsak, zaten birbirimizi anlarız.” Bu söyleşide, Mevzu Çok’un ortaya çıkış hikâyesini, bugüne kadar kat ettiği yolu ve geleceğe dair hedeflerini konuştuk...
Öncelikle, Mevzu Çok fikri nasıl doğdu? Sizi böyle bir girişim kurmaya iten ihtiyaç neydi?
Muteber Yılmazcan: Benim diyalog odaklı ‘Muhabbet’ isimli, Tamar’ın mutfak odaklı ‘Sofralar Dile Gelse’ adlı çalışmaları hali hazırda vardı. 2025’in ilk günlerinde Tamar bana gelerek uzmanlıklarımızı birleştirmek ve birlikte bir proje tasarlamamızı arzu ettiğini söyledi.
Yıllardır farklı inanç ve kültür topluluklarıyla yürüttüğüm diyalog ve kültürel diplomasi çalışmalarında hep aynı şeye tanık oldum: İnsanlar birbirlerini tanımadıkları için değil, bir araya gelecek doğal alanlar bulamadıkları için birbirlerinden uzak kalıyorlar. Resmî toplantılar, konferanslar ya da paneller elbette önemli; ancak gerçek bağların çoğu zaman aynı sofrayı paylaşırken, bir hikâyeyi dinlerken ya da birlikte bir yemeğin anlamını keşfederken kurulduğunu gördüm.
Tamar ile dostluğumuz da bu ortak bakış açısından beslendi. O, gastronomiyi yalnızca yemek yapmak olarak değil, kültürel bir anlatı dili olarak görüyor. Ben ise kültürel çeşitliliği toplumları birbirine yaklaştıran bir zenginlik olarak ele alıyorum. Bu iki yaklaşım birleşince, gastronomiyi diyalogla buluşturan bir model ortaya çıktı.
Tamar Taşçıoğlu: 25 yıl mesleğim olan turizmin içinde sayısız insan ve kültürle yoğrulduğum profesyonel iş hayatımdan sonra hep aklımın bir yerinde sessizce kurguladığım bir hayaldi sofra üzerinden bir iş yapmak. Bu topraklardaki etnik ve azınlık kültürleri daha derinden öğrenmek ve günün birinde bunu büyük topluma anlatmak boynumun borcu diye gördüm hep. Pandemide “Sofralar Dile Gelse” kuruldu ve sayısız güzel işe imza atıldı, çok keyifli sofralar kurduk ve ben anladım ki, hayatımın sonuna kadar bu işi yapacağım.
Geçen yıl Muteber’le güçlerimizi birleştirmeye karar verdik ve dostluğumuz ortaklığa evrildi. 18 aydır her ay 2 bazen 3 kez farklı başlıklar altında yeni sofralar kuruyoruz; her etkinlik konusuyla, konuğuyla, yemeğiyle ve katılımcıları ile bambaşka pencereler açıyor zihnimizde. Yemeğin & sofranın birleştirici gücü asla küçümsenemeyecek kadar büyük hayatımızda. Hayata bakışım hep “birbirimizi tanırsak ancak sevebiliriz, içselleştirebilir ve bağ kurabiliriz” oldu kendimi bildim bileli. Ülkemizin daha çok kurulan sofraya ihtiyacı var.
Muteber Yılmazcan, Suzan Nana Tarablus ve Tamar Taşçıoğlu
“Mevzu Çok” ismi oldukça çağrışımlı. Bu isim sizin için ne ifade ediyor?
M.Y: İsmi Tamar buldu. İsim doğrudan bizim yaklaşımımızı özetliyor çünkü “konuşacak çok şey var”.
Bir sofrada insanlar çoğu zaman yemek için bir araya geliyor gibi görünür. Oysa masada konuşulanlar yalnızca tarifler ya da lezzetler olmuyor. Bir yemeğin arkasından göç hikâyeleri çıkıyor, aile gelenekleri çıkıyor, bayramlar, komşuluk ilişkileri, birlikte yaşama kültürü çıkıyor. Kısacası mevzu gerçekten çok.
Bir de ismin gündelik Türkçedeki sıcaklığını seviyoruz. “Mevzu çok” dediğinizde insanda devam etmek isteyen bir sohbet hissi uyandırıyor. Biz de tam olarak bunu hedefliyoruz; insanların etkinlik bittiğinde yalnızca güzel yemekler hatırlamasını değil, yeni sorularla, yeni tanışıklıklarla ve birbirlerine dair daha fazla merak duyarak ayrılmalarını istiyoruz. Çünkü diyalog, bazen tek bir soruyla başlıyor. Sonrası zaten geliyor.
T.T: Kısa ancak içinde büyük anlam gizleyen isimleri çok seviyorum. “Mevzu Çok” da tam olarak maksadımızı yansıtan bir isim oldu; akılda kalabilen, yalın ve merak uyandıran türden bir isim. Sofrada her zaman mevzu çoktur malum; geçmişte yaşanmışlıklar, gelecek için planlar, aile hikâyeleri, yüzümüzü güldüren ve bazen de gözyaşına sebep olan pek çok hatıra, göçler… Katılımcıların kendini rahat hissedebildiği sofralar kendilerini kolay ifade edebilecekleri alanlar haline geliyor, bizim de amacımız bu zaten.
Tamar Taşçıoğlu, Suzan Nana Tarablus ve Muteber Yılmazcan, 14 Haziran 2026
Mevzu Çok’u klasik bir gastronomi etkinliğinden ayıran temel unsur nedir?
M.Y: Biz hiçbir zaman odağımıza yalnızca gastronomiyi koymadık. Yemek, bizim için insanların birbirini tanımasına vesile olan ortak bir dil. Oradan kültüre, tarihe, inançlara, aidiyetlere ve ortak insanlık deneyimine uzanan doğal bir sohbet başlıyor.
Bu nedenle Mevzu Çok’u bir yemek etkinliği olarak değil, kültürel diyalog deneyimi olarak tanımlıyoruz. Elbette arkasında Tamar’ın büyük emekleriyle hazırlanan özel reçetelerden oluşan menülerimiz ve her detayını düşündüğü sofralarımız var; ancak o sofralar asıl hikâyenin başlangıç noktası. Biz bir yemeğin hangi malzemelerle yapıldığından çok, neden yapıldığını, hangi bayramlarda piştiğini, hangi göçleri, hangi komşulukları, hangi aile hafızasını taşıdığını konuşuyoruz.
Bir diğer önemli fark ise insanların yalnızca izleyici olmaması. Katılımcılar dinleyen değil, sohbetin parçası olan kişiler. Uzman konuklarımızın anlatıları, tarihî mekânların atmosferi ve aynı masayı paylaşan insanların katkılarıyla her buluşma kendine özgü, yaşayan bir deneyime dönüşüyor.
T.T: “Mevzu Çok” aslında bir sofra hikâyesinden çok daha fazlası… Birbirini hiç tanımayan ya da çok az tanıyan insanların, ortak bir konu etrafında kendilerinden bir parça bulduğu bir buluşma. Aile hikâyelerinin paylaşıldığı, göçlerin izlerinin sürüldüğü, çocukluğun tanıdık tatlarının yeniden keşfedildiği, eski komşulukların ve bayramların özlemle anıldığı uzun, samimi sohbetler… Çünkü bazen bir yemeğin tadı, bazen de mutfaktan yükselen bir koku, bizi yıllar öncesine; unuttuğumuzu sandığımız anılara, insanlara ve duygulara götürür. Sofra yalnızca karnımızı doyurduğumuz bir yer değil; hafızamızı, kimliğimizi ve aidiyet duygumuzu besleyen en güçlü bağlardan biridir. Mevzu Çok, tam da bu yüzden, aynı sofranın etrafında geçmişi bugüne taşıyan, farklı hayatları ortak hatıralarda buluşturan bir yolculuktur.
Siz sofrayı neden bir diyalog alanı olarak görüyorsunuz? Bir masa gerçekten önyargıları değiştirebilir mi?
M.Y: Diyalog çoğu zaman resmî masalarda değil; insanların birbirini merak ettiği, gerçekten dinlediği ve ortak deneyimler paylaştığı güvenli alanlarda kuruluyor. Mevzu Çok da tam olarak bu alanlardan biri olmayı amaçlıyor.
Elbette tek bir akşam yemeği bütün önyargıları ortadan kaldırmaz. Ancak önyargılar çoğu zaman tanışmamaktan beslenir. Aynı masada oturmak, aynı ekmeği paylaşmak, bir yemeğin ardındaki aile hikâyesini ya da bir bayram geleneğini dinlemek, karşınızdaki insanı bir kimlik etiketinin ötesinde görmeye başlamanızı sağlar.
Sofranın çok eşitleyici bir yanı olduğuna inanıyorum. O masada herkes hem anlatan hem dinleyen olabilir. Bu da insanların birbirine karşı daha açık, daha meraklı ve daha samimi yaklaşmasını sağlar.
Bizim amacımız insanlara ne düşüneceklerini söylemek değil; birbirlerini tanıyabilecekleri bir zemin hazırlamak. Çünkü birbirimizi tanıdıkça birbirimizi anlamamızın da mümkün olduğuna inanıyoruz.
T.T: Bir sofra insanların bütün önyargılarını bir anda ortadan kaldırmaz. Fakat önyargıların beslendiği mesafeyi kısaltabilir. Çünkü aynı sofraya oturan insanlar, önce birbirlerinin yüzüne bakar, sonra hikâyelerini dinler. Ortak hikâyeler çoğaldıkça, etiketler önemini yitirir. Mevzu Çok’un en güçlü yanı da tam burada. İnsanları aynı fikirde olmaya zorlamıyor; aynı sofrada bulunmaya davet ediyor. J Bazen bir tarif, bazen bir çocukluk anısı, bazen de bir bayram geleneği, insanların birbirine düşündüğünden çok daha fazla benzediğini gösteriyor.
Bu cümleyi eski bir kitapta okumuştum ve hiç unutmadım “Bir sofra dünyayı değiştirmeyebilir. Ama bir insanın başka bir insana bakışını değiştirebilir. Belki de bütün büyük değişimler tam burada, aynı ekmeği paylaşırken başlar.”
Buluşmalarınızdan birinde Türk Yahudi toplumunun mutfak mirasını işlemiştiniz…
M.Y: Evet. Buluşmalarımızdan biri Balat’taydı. Balat, yüzyıllar boyunca Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların bir arada yaşadığı, İstanbul’un en özel semtlerinden biri. Birbirine birkaç adım mesafedeki kiliseler, sinagoglar ve diğer tarihî yapılar, bize bu çokkültürlü yaşamın ne kadar güçlü olduğunu bugün bile hatırlatıyor. O gün katılımcılarımızla birlikte bölgedeki kilise ve sinagogları ziyaret ettikten sonra, sinagogda Sefarad mutfağını merkeze alan bir buluşma gerçekleştirdik. Cemaat Başkan Vekiliniz, çok kıymetli büyüğüm ve mentorum olarak gördüğüm Moris Levi, Balat’ın çok kültürlü yaşamını ve hafızasını bizlerle paylaştı. Rahmetli Cemaat Başkanı Sami Herman’ın değerli eşi Süzet Hanım ise Sefarad mutfağının inceliklerini ve bu mutfağın taşıdığı kültürel mirası anlattı.
Yahudi kültürel mirasıyla kurduğumuz bağ Balat’la sınırlı kalmadı. Geçtiğimiz yıl Büyükada buluşmamız kapsamında sinagogu ziyaret etme imkânı bulduk. Ağustos ayında da Büyükada Sinagogu Kültür Merkezi’nde çok anlamlı bir buluşma gerçekleştirdik.

Suzan Nana Tarablus, "Mevzu Çok"un Kuzguncuk etkinliğinde konuşmacıydı, 14 Haziran 2026
Bir diğer unutamadığım etkinlik ise, anlatıcılığını sizin üstlendiğiniz Kuzguncuk buluşmasıydı. Kuzguncuk da tıpkı Balat gibi farklı inançların ve kültürlerin yüzyıllar boyunca yan yana yaşadığı çok özel bir semt. Kiliseleri, sinagogu ve camiyi birlikte ziyaret edip dostluğu, birlikte yaşam kültürünü ve ortak mirası konuşmak hepimiz için çok anlamlıydı. Bu yapıların görkemi de bize, bir zamanlar bu toplulukların burada ne kadar güçlü ve canlı bir yaşam kurduğunu hatırlatıyor.
T.T: Evet bizim için unutulmaz bir etkinlikti Balat, çok kültürlülük dediğimizde akla ilk gelen semtlerden biri ve büyüleyici. Tarihte Rumlara, Yahudilere, Ermenilere ve Bulgarlara yuva olmuş bir semt olmasından ötürü anlatılacak bolca hikâyesi var Balat’ın. Her taşın altında bir tarih yatıyor adeta.
Yanbol Sinagogunda kurduğumuz Sefarad mutfağı üzerinde bir sofra idi; değerli büyüklerimiz bizlere kapılarını ardına kadar açtı ve önemli bilgi paylaşımları yaptılar. Sefarad mutfağı bugün dünyada akım haline gelmiş “atıksız mutfak”ın öncüsü aslında, yokluk zamanlarında mutfakta hiçbir şeyin atılmadığı, sebzelerin kabuklarının dahi değerlendirildiği özel yemekler var.
Yahudi mutfağını tariflerle birlikte, bir hafıza taşıyıcısı olarak da ele alıyorsunuz. Sizce yemek kültürü bir toplumun görünmeyen tarihini nasıl anlatır?
T.T: Bence yemek kültürü, bir toplumun resmî tarihte pek yer bulmayan hafızasını taşır. Savaşlar, anlaşmalar ve devletler tarih kitaplarında yazılıdır; ama insanların nasıl yaşadığı, neyi özlediği, neleri geride bıraktığı çoğu zaman mutfakta saklıdır. Bir tarif, bazen bir göçün izidir. Bir baharat, yüzyıllar önce kurulmuş bir ticaret yolunu anlatır. Aynı yemeğin farklı coğrafyalardaki küçük değişiklikleri ise birlikte yaşamış kültürlerin sessiz tanıklığıdır.
İnsanlar sadece dillerini değil, sofralarını da yanlarında taşırlar. Göç ederken evlerini bırakabilirler ama tariflerini, pişirme alışkanlıklarını ve sofraya yükledikleri anlamı da beraberlerinde götürürler.
Etkinliklerde yalnızca yemek değil; hikâyeler, mekân ve insan ilişkileri de önemli bir yer tutuyor. Bu çok katmanlı deneyimi tasarlarken en çok neyi gözetiyorsunuz?
M.Y: Bizim için her buluşma, baştan sona düşünülmüş bir deneyim kurgusu. Yemek, mekân ve hikâye birbirinden ayrı unsurlar değil; aynı anlatının farklı katmanları. En çok gözettiğimiz şey doğallık ve samimiyet. Hiçbir şeyin yapay bir kurguda kalmamasına, insanların kendilerini rahat hissedebileceği bir atmosfer oluşmasına dikkat ediyoruz. Çünkü diyalog ancak güvenli bir alanda mümkün.
Mekân seçimi bu yüzden çok kritik. Tarihî bir sinagog, eski bir mahalle ya da az bilinen bir kültürel alan, sadece bir arka plan değil; hikâyenin aktif bir parçası oluyor. Aynı şekilde sofrada sunulan yemekler de yalnızca bir menü değil, anlatılan kültürün taşıyıcısı.
Biz tüm bu unsurları bir araya getirirken bir şeyi unutmamaya çalışıyoruz: İnsan deneyimi merkezde olmalı. Katılımcıların sadece dinleyen değil, hisseden ve kendi hikâyesiyle katkı sunan bir parçası olmasını önemsiyoruz.
T.T: Her etkinlik kendine özel; önce konu sonra mekân daha sonra konu ve mekâna bağlı sofra kurgusu yapıyoruz. Küçük detaylara önem veriyoruz ancak bunların hepsinin abartıdan uzak ve samimi olmasına dikkat ediyoruz. Gelen katılımcıların rahat etmelerini çok önemsiyoruz; seyirci olmayacakları, kendi hikâyelerini anlatırken tedirgin olmayacakları, özenilmiş ancak abartıdan uzak bir ortam tek istediğimiz. Konuşmacılarımızın samimiyeti, ortamı modere etmek, akışa uymak, konforlu geliş-gidiş hepsi ince detaylar.
Uzun yıllardır kültürel diplomasi ve azınlık toplumlarıyla diyalog alanında çalışıyorsunuz. Bugün kültürel diplomasi çoğunlukla devletler üzerinden konuşuluyor. Siz ise bunu sivil toplum ve gündelik yaşam üzerinden kuruyorsunuz. Bu yaklaşımınız Mevzu Çok’u nasıl şekillendiriyor?
M.Y: Uzun yıllardır azınlık toplumlarıyla diyalog, kültürel miras ve kurumlar arası iş birliği alanlarında çalışıyorum. Bu süreç bana kültürel diplomasinin yalnızca devletler arasında yürütülen bir faaliyet olmadığını öğretti. Bu alanlar elbette önemli; ancak ben kültürel diplomasinin asıl etkisinin gündelik hayatın içinde üretildiğine inanıyorum.
Çünkü insanlar birbirlerini devletler üzerinden değil, kişisel temaslar üzerinden tanıyor. Bir sofrada kurulan sohbet, bir mahallede paylaşılan hikâye ya da bir kültürel etkinlikte oluşan karşılaşma, çoğu zaman resmi anlatılardan çok daha kalıcı izler bırakıyor.
Sivil toplum ve gündelik yaşam üzerinden kurulan kültürel diplomasi, daha yatay, daha katılımcı ve daha insani bir alan açıyor. Burada amaç temsiliyet değil, karşılaşma yaratmak. İnsanların birbirini tanımasına, dinlemesine ve ortak bir zeminde buluşmasına alan açmak.
Benim için Mevzu Çok da tam olarak bu yaklaşımın bir yansıması. Farklı toplulukları bir araya getirirken herhangi bir anlatıyı dayatmadan, herkesin kendi hikâyesini taşıyabildiği bir karşılaşma zemini kurmaya çalışıyoruz. Çünkü gerçek dönüşüm, ancak bu tür eşit ve samimi karşılaşmalarda mümkün oluyor.
Mevzu Çok, farklı inanç ve kültürlerden insanları aynı masada buluşturuyor. Bu buluşmalarda sizi en çok şaşırtan ya da etkileyen an ne oldu?
M.Y: Beni her seferinde en çok etkileyen şey, insanların yaşadığı acının, kaybın ve kırılganlığın aslında ne kadar benzer olduğunun ortaya çıkması.
Çoğu zaman farklı topluluklar arasında tarihsel anlatılar üzerinden kurulan mesafelerin gerçekte bireylerin duygusal dünyasında karşılık bulmadığını görüyoruz. Yani insanlar arasında sandığımız kadar büyük bir uçurum olmadığını, acının ve empati ihtiyacının evrensel olduğunu deneyimliyoruz.
Buluşmalarımızda zaman zaman çok güçlü anlara tanıklık ediyoruz; gözyaşları, karşılıklı sarılmalar, hatta helalleşmeler oluyor. Bu anlar planlanmış bir şey değil, tamamen sohbetin doğal akışı içinde ortaya çıkıyor.
Ben genelde duygularını kontrol etmeye çalışan bir insanım, ama o anlar benim için de çok sarsıcı oluyor. Çünkü bir masanın etrafında, birbirini hiç tanımayan insanların aslında ne kadar benzer hikâyeler taşıdığını görmek, bütün projenin neden yapıldığını da yeniden hatırlatıyor.
T.T: Ne kadar aynı olduğumuzun fark edilmesi, her ailede benzer acıların olduğu, aynı şeylere üzüldüğümüz & güldüğümüz hayatlarımız… o kadar çok şey var ki beni etkileyen.
Hayatımızdaki majör kararları doğarken biz almıyoruz; bize bir isim ve kimlik veriliyor, sonrası tesadüfler mi dersiniz? Belki kader pek çoğumuza göre.
Sorunuza daha net cevap verecek olursam bugüne kadar iki etkinlikte gözyaşlarımı tutamadım; biri bir mezarlıkta işlediğimiz bir göç hikâyesiydi, diğeri Rumeli’den Trakya’ya yine bir göç hikâyesiydi. Benim ailemde de benzer bir göç hikâyesi olduğu için bana yansıması etkili oldu. Anlayacağınız, hepimizin benzer hikâyeleri var yaşadığı ve benzer hikâyeler birbirini çok iyi tanır.
Etkinliklerde azınlık topluluklarının temsilini nasıl ele alıyorsunuz? Temsil ile folklorize etmek arasındaki çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
M.Y: Bu konu bizim en çok hassasiyet gösterdiğimiz meselelerden biri. Bir kültürü anlatmakla onu sergilemek arasında çok önemli bir fark var. Biz hiçbir topluluğu merak unsuru ya da egzotik bir deneyim olarak sunmak istemiyoruz. Bu nedenle Mevzu Çok’ta her zaman o topluluğun kendi sesine alan açıyoruz. Anlatıları, mümkün olduğunca o kültürün içinden gelen kişiler aktarıyor; biz ise bu karşılaşmanın zeminini hazırlıyoruz. Çünkü bir kültür, en doğru şekilde onu yaşayan insanlar tarafından anlatılabilir.
Aynı hassasiyeti mekân seçiminde, kullanılan dilde ve içerik kurgusunda da gözetiyoruz. Amacımız bir topluluğu geçmişe ait bir hatıra gibi sunmak değil; bugün hala yaşayan, üreten ve bu toplumun ayrılmaz bir parçası olan bir kültürü görünür kılmak.
Bu yaklaşım aslında yıllardır sürdürdüğüm profesyonel çalışmaların da doğal bir uzantısı. Uzun yıllardır Cemaat Vakıfları Temsilcisi Ofisi’nin Genel Koordinatörü olarak farklı azınlık toplumlarıyla yakın iş birliği içinde çalışıyorum. Mevzu Çok fikrini şekillendirdikten sonra da, artık çok değerli büyüklerim olarak gördüğüm, yıllar içinde dostluk ve güven bağı kurduğum vakıf başkanlarıyla bu projeyi paylaştım. Onların manevi desteği ve teşvikiyle yola çıktık. Onların güvenini ve desteğini hissederek birlikte yürümek benim için çok önemli.
Sonuç olarak bence gerçek temsil, insanları birkaç sembole indirgemeden, onları bütün çeşitliliğiyle tanıyabilmektir. Mevzu Çok’ta kurmaya çalıştığımız diyalog da tam olarak buna dayanıyor.
T.T: Mevzu Çok’un anlatmaya çalıştığımız şey tam olarak “Birlikte daha güzel” olduğumuz. Tarafsızca, kimsenin kimliğini bir başkasının önünde tutmadan, aynı çizgiden dünyaya baktığımızı hatırlamak.
Etkinlik konusu, mekân seçimi, konuk konuşmacının belirlenmesi, menü, sofranın düzeni ve akış bütünün parçaları. Yüzyıllardır bu topraklarda birlikte yaşamayı başarmış toplumlarının seslerini duymak, duygusunu hissetmek ve doğru bilinen yanlışların fark edilmesi bizim için önemli. Bir azınlık olarak benim için çok daha değerli çünkü hassasiyetleri çok iyi tanıyorum, kodlarımda olduğu için.
Gastronomi son yıllarda kültürel mirasın korunmasında önemli bir araç haline geldi. Sizce yemek, kültürel çeşitliliğin görünür olmasına nasıl katkı sağlıyor?
T.T: Kültürel çeşitlilik çoğu zaman önce sofrada görünür olur. Çünkü yemek, sınırları aşan; dilleri, dinleri ve kimlikleri buluşturan ortak bir hafızadır.
Her tarif, yalnızca malzemelerden değil; göçlerden, komşuluklardan, bayramlardan, yaslardan ve birlikte yaşama kültüründen oluşur. Bu yüzden sofraya oturduğumuzda yalnızca yemek yemeyiz; birbirimizin hikâyelerini de dinleriz. Bu yüzden biz bu hikâyeleri görünür kılmak için sofrayı bir buluşma noktası olarak görüyoruz. Çünkü aynı masada yenen bir yemek, bazen uzun uzun anlatılanlardan daha güçlü bir köprü kurar.
Sizce bugün Türkiye’de farklı toplulukların birbirini yeniden tanımaya ihtiyacı var mı? Mevzu Çok bu ihtiyaca nasıl cevap vermeyi hedefliyor?
M.Y: Kesinlikle var. Aslında “yeniden tanımak” ifadesi bu durumu çok güzel özetliyor. Çünkü bu topraklarda yüzyıllar boyunca farklı inançlar, diller ve kültürler birlikte yaşadı. Bugün ise çoğu zaman birbirimiz hakkında doğrudan deneyimlerimizden değil, kulaktan dolma bilgilerden ya da önyargılardan besleniyoruz.
Bence bir toplumu tanımak, onun hakkında bilgi sahibi olmaktan daha fazlasıdır. Birlikte aynı masaya oturmak, aynı mahallenin sokaklarında yürümek, aynı hikâyeyi dinlemek ve aynı yemeği paylaşmak, insanı bambaşka bir yerden birbirine yaklaştırıyor.
Mevzu Çok’un amacı kimseyi ikna etmek ya da bir düşünceyi yaygınlaştırmak değil. Biz sadece insanların birbirleriyle doğal, samimi ve güvene dayalı karşılaşmalar yaşayabilecekleri alanlar tasarlıyoruz. Çünkü gerçek diyalog, ancak insanların birbirini merak ettiği ve dinlemeye istekli olduğu ortamlarda filizleniyor.
Kurucular olarak en çok inandığımız cümle ise zaten şu: “Birbirimizi tanırsak, zaten birbirimizi anlarız.” Mevzu Çok’un bütün felsefesi de bu düşüncenin üzerine kurulu.
T.T: Elbette var. “Yeniden tanımak” ifadesi bana çok acıklı geliyor mesela. L Çünkü bütün bu toplumlar aslında birbirini tanıyor ama yabancılaşmış, uzaklaşmış, vs.
Yüzyıllardır birlikte yaşamış, arkadaş olmuş, komşu olmuş, aile olmuş toplumlar hepsi.
Mevzu Çok bu açılan büyük mesafeleri kısaltmak ve tekrar hemhal olmak için ortamlar yaratıyor. Birbirimiz tanırsak birbirimiz tekrar sevebiliriz, anlayabilir ve üzüntülerimizi, sevinçlerimizi içselleştirebiliriz. Kırmadan dökmeden, aynı mesafeden, samimiyetle ve saygı duyarak yeniden kocaman bir bütün olabiliriz. Etkinliklerin amacı da bu zaten.
Önümüzdeki dönemde Mevzu Çok’u nerelerde göreceğiz? Yeni temalar ya da farklı topluluklarla ilgili planlarınız var mı?
M.Y: Mevzu Çok’un çıkış noktası, bu coğrafyanın zengin kültürel mozaiğini oluşturan ve bugün sayıları giderek azalan toplulukların hikâyelerini görünür kılmaktı. Tamar’ın kendi yaşam deneyimi ve benim yıllardır farklı cemaatlerle yürüttüğüm çalışmalar da bizi doğal olarak bu yöne taşıdı.
Önümüzdeki dönemde en büyük arzumuz bu buluşmaları İstanbul’un dışına taşımak. Farklı şehirlerde, her bölgenin kendi kültürel katmanlarını yerinde deneyimleyebileceğimiz yeni buluşmalar tasarlamak istiyoruz. Bunun da ötesinde, Mevzu Çok’u uluslararası bir platforma dönüştürmeyi hayal ediyoruz. Türkiye’nin yüzyıllar boyunca şekillenmiş çok katmanlı kültürel mirasını, farklı inançların ve toplulukların birlikte oluşturduğu bu zenginliği, yurt dışında da anlatabilmek ve farklı kültürlerden insanları bu miras etrafında bir araya getirebilecek buluşmalar gerçekleştirebilmek.
T.T: Bu topraklardaki etnik ve azınlık toplumları odağımıza aldığımız keyifli bir 18 ayı geride bıraktık. Manevi olarak çok beslendiğimiz ve ürettiğimiz bir 1,5 yıldı. Güzel hayallerimiz var; farklı şehirler ve ülkeler. Azınlık olmak sadece bu ülkeye mahsus bir hal değil o yüzden yurtdışı planlarımız var bizi heyecanlandıran. Konuşacak mevzu çok.
Tamar Hanım, bir Ermeni olarak bu mirasın içinde büyümüş birisiniz. Mevzu Çok’un bu kültürü görünür kılma biçiminde sizi en çok heyecanlandıran unsur ne oldu?
T.T. Herkesin bir hikâyesi olduğuna inandım hep. Uzun yıllardır üzerinde düşünüp, okuyup, anlatma arzusu içinde olduğum bir konuydu bir ülkede azınlık olmak. Bir ülke diyorum çünkü kökleri bu topraklarda olup göç etmiş bir ailenin kızıyım aynı zamanda. O yüzden burada olmakla orada olmak arasındaki bağı çok iyi tanıyorum.
Mevzu Çok bana pek çok duyguyu yaşatıyor aslında; ancak heyecanlandıran kısmı her etkinlikte insanların ilgisinin büyümesi, öğrenme çabaları, soru sormaları ve içselleştirebildiklerini görmek manevi anlamda iyileştirici bir etki bırakıyor bende.
Son Olarak Türk Yahudi toplumunun yüzyıllardır bu coğrafyaya kattığı kültürel mirasın görünür olması sizce neden önemli?
M.Y: Çünkü bu miras bu coğrafyanın çok katmanlı yapısının önemli bir parçası. Türk Yahudi toplumu, yüzyıllar boyunca bu topraklarda dil, mutfak, müzik ve gündelik yaşam üzerinden güçlü bir kültürel iz bırakmış ve bu iz bugün hala yaşamın içinde hissediliyor.
Bu görünürlük, yalnızca geçmişi hatırlamak anlamına gelmiyor; aynı zamanda birlikte yaşama kültürünü daha doğru ve daha bütünlüklü bir şekilde anlamamıza da yardımcı oluyor. Çünkü burada söz konusu olan, birbirinden ayrı hikâyeler değil, birbirine değmiş ve birlikte şekillenmiş bir yaşam deneyimi.
T.T: Türk Yahudi toplumu bu topraklarda yüzyıllardır var olmuş ve önemli katkılar sağlamış bir toplum. Bugün popüler olan atıksız mutfak akımının aslında Yahudilerin mutfaktaki doğal alışkanlıkları olduğunu biliyoruz ve okuyoruz. Ticaretteki başarılarından, çok dilli olmaları ile tarihte diplomaside ve devlet hizmetlerinde önemli roller üstlendiklerinden, Ladino dili ile edebiyat, tiyatro ve müziğe katkılarından bahsetmeden geçemeyiz.
Yaşar Kemal’in çok sevdiğim bir kısa yazısı var, tam olarak özetliyor anlatmak istediğimizi;
“Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa o bahçe güzel olmaz. Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe. Koparma farklı çiçekleri, kalsın renkleriyle, kokularıyla…”





