Yıllar önce Avrupa’dan bir sivil toplum örgütünün düzenlediği bir çalıştaya katılmak üzere Berlin’e gitmiştim.

Toplantıyı düzenleyenler Almanya’da yaşayan Türkleri ve Alman Yahudilerini de çağırmışlardı. İki toplum arasında giderek artan önyargılardan kaygılıydılar. Ve iki taraf arasında bir köprü inşa edebilmek için Türk Yahudilerinin aracı olabileceğini düşünmüşlerdi.

Gerçekten de toplantı başladıktan ilk on dakika sonra bile, masanın iki tarafında birbirine doğrudan bakmayan / bakamayan iki grup vardı.

Toplantının sonunda ise orada bulunan iki yakadan da temsilciler aracılığımızla tanışıp, konuşunca bir miktar ezberlerinin bozulduğunu hissettirmişlerdi…

Ben de hem bir Türk hem de Yahudi olarak her iki yakayı da anlıyordum.

Orada bana anlatılanlardan gözlemlediğim bir şey vardı;

Göç tarihi henüz çok yeni olan toplumlar, azınlık olmanın dilini ve reflekslerini zamanla öğreniyor.

Benim atalarımdan ötürü içgüdüsel olarak düşünebileceğim ve geliştirebileceğim uyum stratejilerime onlar sahip değillerdi.

Tabi ki, azınlık olmayı bilmek bir meziyet sayılmaz. Aslında en hafif tabiriyle “zor”dur.

Başa çıkabilmek, kuşaklar boyunca ödenen ağır tarihsel bedellerle öğrenilir.

İnsana azınlıktan olma özelliği sık sık bir kusur gibi hissettirilir.

Sessiz konuşmak, bulunduğu toplumu okumak, bazen görünür bazen görünmez olmak öğrenilir.

İçine girdiğiniz toplum sizi tam olarak benimsemez. Yani;

“Almanya’da yaşayan ikinci / üçüncü nesil Türk, orada tam Alman değildir. İşin kötüsü Türkiye’de de tam Türk olarak görülmez.”

Ve kişi yaşadığı her an farklı kültürler arasında gidip gelir.

İnsan bazen ömrünü görünmeyen bir köprünün üzerinde geçirir
Aslında göç, insanın içinde iki ev bırakır. İki aidiyet taşımanın da bir bedeli vardır.

Atalarınız göç etmişse siz azınlık olarak benzer bir travmayı nesiller boyunca taşıyorsunuz demektir.

Evinde başka bir kültür...

Sokağında başka bir kültür...

İbadethanende başka bir dil...

Okulda – iş yerinde başka bir dil...

Bayramlarda başka bir takvim...

Resmî tatillerde başka bir takvim...

 

Daha önce yazmıştım. Bir dinî azınlık toplumunun üyesi olmanın ötesinde, ben bir başka köprünün daha üzerinde doğmuş ve büyümüştüm.

Anne tarafım Batı kültürüne aşinaydılar ve baba tarafım ise Doğu kültüründe yaşamaktaydılar. Bir tarafta sevgi daha mesafeli gösterilirdi. Bayramlarda bana mesafeli bir sevgi gösteren büyükbabamın elini öperdim ve sonra da sofrada büyüklerime saygıyla uslu oturmam beklenirdi. Öbür tarafta kahkahalar daha yüksekti. Orada bana keyifle takılınır ben de şaka yapıldığını anlamadığım zaman çekinmeden onlara çıkışabilirdim.



Yıllarca iki kültür arasında kaldığımı düşündüm. Sonra fark ettim ki, ben iki kültürün arasında değil, ikisini de görebileceğim bir yerde durmuşum. Meğer, iki dünyayı da tanımış olmakla şanslıymışım.

Aslında her birimiz giderek daha fazla farklı dünyalar arasındaki köprülerde değil miyiz? Eskiden insanlar tek kimlikle yaşıyordu. Şimdi insanlar aynı anda pek çok kimliğe sahip.

Sosyal sınıfımız, düşünme şeklimiz, siyasi görüşümüz, yaşam şeklimiz, yaşadığımız semt ve yerler bakımından, bulunduğumuz ortama göre defalarca azınlık oluyoruz.

Bugün artık azınlık olmak yalnız etnik kökenle ilgili değil. Asker yetiştirmiş bir ailede sanatçı olmak da bir azınlık hâlidir. Eğitimliler arasında alaylı olmak da... Dindarlar arasında seküler kalmak da…

Geleceğin insanı belki de böyle olacak, çünkü dünya giderek melezleşiyor.

İki dünya arasında
Bundan 10 yıl kadar önce bizim müzemizin vakıf başkanlığını yaparken zaman zaman ben de ziyaretçi gruplarına müzeyi, tarihimizi, kültürümüzü arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla anlatırdım.

Bir gün, ilgili bir delikanlı yanıma yaklaştı. Güzel sorular sordu. İnsanların zekâsını, verdikleri cevaplardan çok, sordukları sorular ele verir.

Uzun uzun sohbet ettik. Sonra, kendisini bana yakın hissetmiş olacak ki bana açıldı. Almanya’da doğmuştu. Ailesi muhafazakârdı. Kendisi üniversitede okuyordu. Yerini bulamamıştı ve neyin doğru olduğunu, nasıl bir yaşamı sürmesi gerektiğini bilemiyordu. Yukarıda yazdığım gibi, Almanya’da Türk ve Türkiye’de “Almancı” kabul ediliyordu. Üzüntüyle bana, “Sürekli her yerde hor görüldüğümü hissediyorum” demişti.

Arkadaşlarından bir kısmının asimile olmaya çalıştıklarını, isimlerini, yaşadıkları semtleri vs. değiştirdiklerini, buna karşın diğer bir kısmının çok muhafazakâr olup izole olduklarını söylemişti.

Ben de bir süre sustum. Çünkü anlattıkları bana yabancı değildi. Sonra “Sizi çok iyi anlıyorum” demiş ve sürdürmüştüm. “Peki, ya bütün bunlar sandığınız gibi bir eksiklik değilse?” diye sormuş ve onunla yarım saat kadar konuşmuştum.

Telefon numaramı almıştı ve birkaç arkadaşını alıp müzeye tekrar geleceğini söylemişti. Gerçekten de bir hafta kadar sonra arayarak kendisi gibi göçmen çocuğu olan ve o tarihlerde İstanbul’da bulunan 8-10 gençle birlikte gelmişti.

Onlara; “Siz iki dünyanın arasında değilsiniz. İki dünyayı görebileceğiniz bir yerdesiniz.

Siz aynı manzaraya iki farklı ışıktan bakma ayrıcalığına sahipsiniz” demiştim;

“Hayat bana şunu öğretti. Köprülerin sağlam olması gerekir. Çünkü iki tarafın yükünü birden taşırlar…”

Sonra da;

“Biz bunu iliklerimizde hissederiz; iki dünyayı da anlamak ve her ikisine de katkı vermek için kendimizi iyi yetiştirmek ve çok çalışmak zorundayız. Bizlerin yanlış yapmaya daha az hakkımız vardır” demiştim.

“Kendinizi hiçbir yakaya ait hissedemiyorsunuz ama köprüler zaten iki yakaya da ait değildir; ancak iki yakanın da birbirine ulaşabilmesini sağlarlar, bunu unutmayın” diye de eklemiştim.

Bütün bunları içimden gelen bir nefesle söylemiştim. Nesiller boyunca içe çekilmiş bir soluk gibi…

 

O gençler o gün müzeden ayrıldılar. Bir daha da hiçbirini görmedim. Kim bilir, bugün dünyanın hangi şehirlerinde yaşıyorlar...

Belki hâlâ aynı köprünün üzerindeler.

Ama umarım artık köprünün bir sürgün yeri değil,

Üstüne çıkıp iki dünyayı da görebilecekleri ayrıcalıklı bir seyir noktası olduğunu biliyorlardır.