Bazı yolculuklar bir ülkeye, bazıları bir şehre yapılır. Bazılarıysa sanki dünyanın başlangıcına… Kamçatka benim için böyle bir yolculuktu. Ağustos ayında Moskova’dan uçağa bindiğimizde önümüzde yalnızca kilometreler değil, saat dilimleri ve bildiğimiz dünyanın sınırları vardı. Rusya’nın doğusuna, Pasifik’in kıyısına doğru saatlerce uçarken insan ister istemez düşünüyor: Bir ülke nasıl bu kadar büyük olabilir?
Sonra Kamçatka…
Uçaktan indiğimde ilk hissettiğim şey uzaklıktı. Yalnız İstanbul’dan değil, alıştığımız şehirlerden, kalabalıklardan, hatta gündelik hayatın telaşından bile çok uzaktaydık. Başkent Petropavlovsk - Kamchatsky’ye giderken ufukta Koryaksky ve Avachinsky volkanları yükseliyordu. Havalimanından ayrılır ayrılmaz yol üzerindeki “Ayılar - İşte Rusya burada başlıyor” anıtı, sanki bu coğrafyanın giriş kapısıydı.

Gerçekten de burada başka bir Rusya başlıyor. Belki başka bir dünya da… Ateşin Ülkesi Kamçatka’nın gerçek hâkimi insan değil, doğa. Volkanlar, vadiler, nehirler, gayzerler, Pasifik Okyanusu… İnsan burada başrol oyuncusu olmadığını çok çabuk anlıyor. Bunun en çarpıcı anlarından biri, MI-8 helikopteriyle Gayzerler Vadisi ve Uzon Kalderası üzerinde uçmaktı. Programımızda altı-yedi saat süren bu yolculuk, Kamçatka’nın en görkemli yüzlerinden birini açıyordu önümüze. Helikopter yükseldikçe yollar kayboldu. Evler, otomobiller, şehirler geride kaldı. Aşağıda yalnızca yeryüzü vardı. Vadilerden yükselen buharlar, dağların arasından kıvrılan nehirler, kraterler… Bir an için dünyanın milyonlarca yıl önceki hâline bakıyormuşum gibi hissettim. Gayzerlerin arasında yürürken toprağın altındaki enerjiyi bilmek gerçekten çok tuhaf bir duygu. Bastığınız yer sessiz görünüyor ama derinliklerde dünya yaşamaya devam ediyor. Nefes alıyor. Kaynıyor. Değişiyor.

Suzan Nana Tarablus
Kamçatka’da yürümek
Kamçatka size gezegenimizin aslında hiç de durağan olmadığını hatırlatıyor. Sonraki günlerde Avachinsky ve Koryaksky yanardağlarının arasındaki platolardan geçtik; Vilyuchinsky ve Gorely’nin dünyasına girdik. Dacha kaplıcalarına ulaşmak için yürüdük, şelaleler gördük. Kamçatka’da yürümek sıradan bir doğa yürüyüşü değil. Bir yanınızda volkan, öteki yanınızda tundra; bazen kar, bazen yabani çiçekler… Ve zaman zaman karşınıza çıkan küçük yer sincapları, yani “evrazhka”lar.
Vachkazhets Sıradağları’ndaki yürüyüşümüzde huş ormanlarından Alp tundrasına uzanan manzara içinde onlar da yol arkadaşlarımız oldu. Ama volkanlar arasında beni en çok etkileyenlerden biri Gorely oldu. On üç kilometre çapındaki dev kalderası ve on bir farklı krateriyle insanın ölçü duygusunu altüst eden bir yer. Bazı kraterlerin dik duvarları 150–200 metreyi buluyor; içlerinde mavi ya da zümrüt yeşili krater gölleri bulunuyor. Dönüşte lav kanallarının içine girmek ise adeta dünyanın jeolojik hafızasında yürümek gibiydi. Bir zamanlar burada akan ateşin bıraktığı koridorlardan geçiyorsunuz. İnsan ömrünün ne kadar kısa, yeryüzünün hikâyesinin ne kadar uzun olduğunu düşünmemek mümkün değil.

Ateş ile suyun hiç bitmeyen karşılaşması
Pasifik’in Siyah Kıyısı Kamçatka yalnızca ateşin değil, suyun da ülkesi. Avacha Körfezi’nden Rus Körfezi’ne uzanan tekne yolculuğumuzda deniz aslanlarını ve deniz kuşlarını izledik; Üç Kardeş kayalıklarını fotoğrafladık, Starichkov Adası çevresinde Pasifik’in vahşi yüzünü gördük. O günün sofrasında da doğal olarak deniz vardı: balık çorbası, yengeç ve deniz ürünleri…
Pasifik’le en unutulmaz karşılaşmam Khalaktyrsky Plajı oldu. Siyah volkanik kum… Karşınızda uçsuz bucaksız Pasifik… Arkanızda volkanlar… Ayağınızın altındaki siyah kumun bir zamanlar dünyanın derinliklerinden ateş olarak çıktığını düşünüyorsunuz. Sonra o ateş soğuyor, parçalanıyor ve milyonlarca yıl sonra üzerinde yürüdüğünüz bir sahile dönüşüyor. Kamçatka’nın özeti belki de burada saklı: Ateş ile suyun hiç bitmeyen karşılaşması. Kozelsky yanardağının yamaçlarından Pasifik’e indiğimiz o gün, siyah volkanik kumların üzerinde yürürken okyanusun temiz ve sert havasını içimize çektik.

Dünyanın öteki ucunda insanın kendisini ne kadar küçük hissedebileceğini düşündüm. Ama gariptir, küçüldükçe özgürleşiyor insan. Bir coğrafyayı yalnız dağlarıyla, nehirleriyle, volkanlarıyla anlatmak eksik kalır. Kamçatka’nın bir de insan yüzü var. Bölgenin yerli halklarından insanların yaşadığı bir köyü ziyaret ettiğimizde onların kültürlerini, şarkılarını, geleneksel giysilerini ve danslarını tanıdık. Yabani bitkilerden hazırlanan çayları tattık; ardından kuzey coğrafyasının ayrılmaz parçası olan ‘haski’lerle buluştuk. O gün düşündüğüm şey şuydu: Biz şehirlerde doğayı hayatımızın dışına çıkarmak için uğraşıyoruz. Buradaysa insan, doğayla pazarlık ederek yaşamayı öğrenmiş. Çünkü Kamçatka’da kuralları insan koymuyor. Hava koyuyor. Volkan koyuyor. Okyanus koyuyor. Ve elbette grubumuza yakınlaşmaktan ve görünmekten sakınan ayılar… Kamçatka denince zihinde beliren ilk imgelerden biri onlar.
Bu coğrafyada insan doğanın sahibi değil, misafiri. Belki yolculuğun insana öğrettiği en değerli ders de bu. Onuncu gün geldiğinde balık pazarını gezdikten sonra havaalanına yöneldik. Dönüş yolculuklarının kendine özgü bir sessizliği vardır. Valiziniz giderkenki valizinizdir belki. Ama siz aynı kişi değilsinizdir. Kamçatka’dan yanıma yalnızca fotoğraflar almadım. Gayzerlerden yükselen buharı, Pasifik’in siyah kıyılarını, volkanların tepelerinde dolaşan bulutları, huş ormanlarını, tundradaki küçücük evrazhkaları (sincapları) ve dünyanın derinliklerinden hâlâ yükselen o görünmez ateşi de belleğime koydum.

Yıllardır dünyanın farklı coğrafyalarına gidiyorum. Her yolculuğun bende bıraktığı başka bir cümle var. Kamçatka’nınki belki şu: Dünyayı gezdikçe ona sahip olmadığımızı daha iyi anlıyoruz. Biz yalnızca buradan geçiyoruz. Volkanlar bizden önce buradaydı. Pasifik bizden sonra da kıyıya vurmaya devam edecek. Gayzerler gökyüzüne sıcak nefeslerini bırakacak. Ve dünyanın bittiğini sandığımız o uzak yerde, aslında dünyanın hâlâ yaratılmakta olduğunu göreceğiz.
Kamçatka… Dünyanın sonu değil. Belki de başlangıcına en çok benzeyen yer…






