Haber Fotoğrafı: İonna Kuçuradi (4 Ekim 1936 - 2 Ekim 2026)
Bir insanın değeri nedir? Burada söz konusu olan, bir insanın maddi değeri, toplumun ona biçtiği değer ya da bir devletin ona tanımaya hazır olduğu haklar değildir. Asıl derin soru şudur: Bir insan, sırf insan olduğu için bir değere sahip midir?
İOANNA KUÇURADİ, yarım asrı aşkın bir süre boyunca bu tür soruları felsefi yaşamının merkezine yerleştirdi. O, felsefeyi üniversitelerde oynanan zarif bir entelektüel oyun olarak görmedi. Ona göre felsefe; adaletsizlik, şiddet, ayrımcılık, ceza, insan hakları ve insanların her gün yaptığı ahlaki seçimler gibi gerçek dünya meseleleriyle yüzleşmek zorundaydı. Belki de bu yüzdendir ki, 2 Ekim 2026’daki vefatı, yalnızca seçkin bir akademisyenin kaybından çok daha fazlasını ifade ediyor. Türkiye; düşünmenin aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olduğunu kendisine en ısrarlı biçimde hatırlatan filozoflardan birini kaybetti.

Felsefe ne işe yarar?
İlk bakışta, insanlığın en işlevsiz uğraşlarından biri gibi görünebilir. Filozoflar oturur ve nadiren basit cevapları olan sorular sorarlar: Adalet nedir? Hakikat nedir? Bir yaşamı iyi kılan nedir? Birbirimize karşı ne tür sorumluluklarımız var? Neden buradayız?
Oysa belki de bunlar hiç de işlevsiz sorular değildir. Her gün, bu soruların bize göre doğru cevaplarına dayanarak kararlar alırız. İnsanları yargılar, suçluları cezalandırır, hükümetleri seçer, çocuk yetiştirir, âşık olur, savaşları kınar ve kendi çıkarlarımızı savunuruz. Farkında olsak da olmasak da neyin doğru, yanlış, değerli ve adil olduğuna dair içinde büyüdüğümüz değer yargılarına göre yaşarız.
Tehlike şuradadır: Çoğu zaman bu fikirleri sorgulamadan benimseriz. Çevremizdeki herkes öyle yaptığı için bir şeye “doğru” diyoruz... Toplum çoktan bir yafta yapıştırdığı için bir insanı kınayabiliyoruz, yasal olanla adil olanı, yararlı olanla değerli olanı ya da istediğimiz şeyle hakkımız olanı birbirine karıştırıyoruz. İşte felsefe tam bu noktada vazgeçilmez hale gelir. Bize davranışlarımızı sorgulamayı ve yanlıştan önce durmayı öğretir. Zaten bir söyleşisinde hoca:
*Çocuklarımıza öğreteceğimiz en önemli şey, kendine hâkim olmayı öğretmektir der ve devam eder:
* “İyilik yap denize at, balık bilmezse halik bilir,” hayır efendim, halik de bilmesin! İyiliği yapıyorsanız, karşılığında bir beklentiniz de olmasın.
* “Fikrine saygı duyuyorum,” diyor; hayır efendim, fikirler saygı konusu değildir, insanlar saygı konusudur.
* “İnsan onurunu yaptıklarımızla şekillendiriyoruz, bize yapılanlarla değil” diyor her fırsatta İoanna…

Felsefeyi yeryüzüne indiren bir filozof
1936’da İstanbul’da doğan Kuçuradi, İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı ve doktorasını 1965 yılında tamamladı. 1969’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurdu ve burada Türk felsefe eğitiminin en etkili isimlerinden biri haline geldi.
Adalette, “Bu kişi korkunç bir suç işledi” demek ile “Bu suçu işleyen insan değil” demek arasında önemli bir fark vardır der Kuçuradi. Birincisi, bir eylem hakkındaki yargıdır. İkincisi ise insanlığın inkârıdır. Ceza konusunu düşündüğümüzde bu ayrım hayati bir önem kazanır. Adalet mi, yoksa intikam mı? Ceza gerekli olabilir. Toplumun korunmaya ihtiyacı, failin sorumlu tutulması gerekebilir. Ancak ceza, suçlunun insanlığını ortadan kaldırmaz. Burada adalet, intikamdan daha zorlu bir tutum gerektirir. İntikam şöyle der: “Birine acı çektirdin, öyleyse sen de acı çekmelisin.” Adalet ise şunu sorar: “Ahlaki ve hukuki açıdan haklı görülebilecek karşılık nedir?” Aradaki bu fark, bir toplumun ilkelerle mi yoksa öfkeyle mi yönetileceğini belirler.
Çoğunluk yanıldığında
Kuçuradi’nin insan hakları üzerindeki vurgusu, bize demokrasinin sadece çoğunluğun gücü anlamına gelemeyeceğini hatırlatır. Popüler olan şey, her zaman doğru olan şey değildir. Birileri çıkıp, “Çoğunluk karar verdi. Demokrasi budur,” der. Peki, bir çoğunluk her istediğini yapma hakkına kendiliğinden sahip midir?
Kuçuradi’nin düşünce dünyasındaki bir diğer güçlü ayrım da haklar ve çıkarlar arasındadır. Bir şirket kârlı bir fabrika kurmak istediğinde şirketin bir ekonomik çıkarı vardır, hükümetin de çünkü fabrika istihdam yaratacaktır. Peki ya orada yaşayan insanlar? Onların sağlığı? Evleri? Çevreleri? Hakları? “Çıkar” kelimesi, neredeyse her türlü kararın meşru görünmesi olmamalı.
Kuçuradi’nin fikirleri, sosyal medya bağlamında da şaşırtıcı derecede günceldir. Diyelim ki birisi saldırgan nitelikli bir paylaşım yaptı. Dakikalar içinde binlerce insan ona saldırır. Fotoğrafı dolaşıma sokulur, özel hayatı didik didik edilir ve verilecek ceza, işlenen asıl suçun çok ötesine geçmeye başlar. Şimdi biz ne yapıyoruz? Adalet mi arıyoruz, yoksa kolektif bir intikam eylemine mi ortak oluyoruz? İnternet, artık, çoğu zaman koşulları bilmeden birini anında ve topluca mahkûm etme gücüne sahip.
Dünyaya seslenen bir Türk filozof
Kuçuradi’nin etkisi Türkiye sınırlarını çoktan aşmıştı. 1998’den beri UNESCO Felsefe Kürsüsü Başkanlığı görevini de yürütmekteydi. 2003 yılında, “Dünya Sorunları Karşısında Felsefe” gibi ufuk açıcı bir temayla düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin İstanbul’a getirilmesinde büyük rol oynadı.

Maltepe Üniversitesi'nde düzenlenen cenaze töreninden (4 Ekim 2026)
Bizden bir şeyler talep eden bir miras
Ölümü Türkiye genelinde yankı uyandırdı. Şişli Metamorfosis Rum Mezarlığındaki cenaze ayinini (4 Ekim 2026) Patrik Bartholomeos bizzat yönetti.

Az sayıda cemaat mensubu, ama çok sayıda sevenleri uğurladı onu. Aradan üç gün geçtikten sonra bile, halâ anmalar, sosyal medyada paylaşımlar yağdı. Meslektaşları, dostları, öğrencileri, yolu bir şekilde onunla, felsefesi ile kesişmiş, aydınlanmış kimler varsa acılarını, takdirlerini dile getirirlerken, “Ah hoca hayatta olsa da fikrini söylese, bunu hep yaşıyoruz ne yazık ki, insan ölmeyegörsün…” Hemen arkasından ahkâm kesenler, yargılayanlar, suçlu ilan edenler, sövenler bile neden hayattayken karşısına çıkmak cesaretini göstermemişler ki?
Çok etkileyici bir anı yazısını çok kısaltarak ekleyip cevap vermiş olalım münafıklara...
Bol işkenceli, kahırlı, katliamlı, faili belli, faili meçhul cinayetli 90’lı yıllarında, Erzurum cezaevinin tek kişilik soğuk hücrelerinde, sadece işkencenin durdurulması talebiyle, bir elin parmak sayısı kadar olan sayımızla ölüm orucundaydık, diyor Musa Kaya. Hücrenin içinde hiçbirimizin üzerinde iç çamaşırı dahil hiçbir şey bırakılmamıştı. Çıplak bir demir ranzanın üzerinde kirli, kanlı askeri bir battaniyenin dışında ne üstümüzde ne altımızda hiçbir şey yoktu. Bir anda benim hücrenin raylı kapısı çekildi.
Karşımda içlerinde iki kadın bulunan bir grup sivil insan arkalarında sürüyle işkenceci gardiyan öylece durmuş bana bakıyorlardı. Grubun içindeki temiz yüzlü anacan bir kadın çıplak bedenimi acıyla süzdükten sonra gözleri dolarak ve yutkunarak “Aman Tanrım” dedi ve hemen ardından işkenceci baş gardiyan Semih’e dönerek “Bunun giysileri nerede?” diye sordu. Baş gardiyan Semih dadaş şivesi ile “Elbiseleri yırtıp ip yapir çendilerini asirler. Ona sebep elbise vermirik” dedi. “A bunlar devlet düşmanı, sırf devleti tohmet altında bırakmak için çendilerini asirler”.
Yaşlı kadın (kim olduğunu tahmin ettiniz değil mi?) “Yazık insanlığa” demekle yetindi. Heyetteki sivillerden biri gardiyanlara sert bir sözle “Elbiselerini verin” deyince bir gardiyan benim ve diğer hücrelerdeki arkadaşlarımın elbiselerini getirip hücrelerin içine attı. Kısa sürede üstümüzü giyindik sonra da hepimiz koridora çıkarıldık gelen sivillerle birlikte boş bir salona alındık. Gelenler İnsan Hakları Derneği’ndendi, içlerinde Adalet Bakanlığı’ndan da bir temsilci vardı. İşkencelerin durdurulacağı sözüyle ölüm orucunu sonlandırdık…”
Kuçuradi’nin vefatı, dünya tarihinde bilhassa karmaşık bir döneme denk geliyor. Savaşlar sürüyor. Siyasi kutuplaşmalar derinleşiyor. Teknoloji, insan ilişkilerini dönüştürüyor. Yapay zekâ bizi sorumluluk kavramını yeniden değerlendirmeye zorluyor. İnsan ihlal ediliyor. Bu durum, onun felsefesini şaşırtıcı bir biçimde güncel kılıyor. O bize, işimizi kolaylaştıracak hazır formüller bırakmıyor, bize bir görev bırakıyor: Yargıya varmadan önce düşünmek, değerleri çıkarlardan ayırt etmek, bir kategorinin ardındaki insanı görebilmek ve adaleti, intikamdan çok daha fazlasını gerektiren bir olgu olarak kavramak... Ve şimdi onun sesi sustuğuna göre, o soru artık bize ait.
Bize öğrettikleriyle ne yapacağız?






