Bir süredir kendimi 1940’ların ve 50’lerin siyah-beyaz filmlerine sığınırken buluyorum. Netflix’te ve benzeri platformlarda peş peşe izlediğimiz, birkaç bölüm sonra birbirine karışan dizilerden sonra… Bazen gerçekten durup düşünüyorum: Bunu seyretmiş miydim, bu karakter kimdi, finalinde ne olmuştu?
Ben artık neredeyse yalnızca o yılların filmlerini seyrediyorum. Kimi zaman aşk hikâyelerinin, kimi zaman gizemli evlerin, karanlık aile sırlarının, psikolojik gerilimlerin peşine düşüyorum. Seyrettiklerim öylesine kendine özgü ve etkileyici ki, her ay hiç de az olmayan meblağlar ödediğim platformlardaki yeni dizileri açmak artık aklıma bile gelmiyor. Siyah-beyaz dünyanın içinde kayboldum biraz. Doğrusu bundan şikâyetçi de değilim.
Bir akşam kendimi bir tren istasyonunda buluyorum, başka bir akşam loş bir malikânede; bazen yağmurlu bir sokakta, bazen bir kadının yüzüne düşen gölgede. Hikâyeler yavaşlıyor, insanlar daha az konuşuyor ama söyledikleri daha ağır geliyor. Söylenmeyenlerin ağırlığı ise bambaşka. Beni asıl çeken yalnızca görüntüler değil; o filmlerin değerler dünyası…
Aşkın, sadakatin, onurun, sorumluluğun ve feragatin bugün olduğundan başka türlü tartıldığı bir dünya bu. İnsanların yalnızca “Ben ne istiyorum?” diye değil, “Benim istediğim şey başkasının hayatında nelere yol açacak?” diye de düşündüğü hikâyeler…
Bu filmleri art arda seyrettikçe aynı sorunun etrafında dolaşmaya başladım: Gerçek aşk nedir? Kavuşmak mı, birlikte bir hayat sürmek mi, yoksa bazen vazgeçmek ve sevdiğimiz insanın hayatını da kendi arzumuz kadar önemsemek mi?

Savaşların ardından kalan değerler
Bu filmler elbette boşlukta doğmadı. 1940’ların ve 50’lerin Avrupa’sı ile Amerika’sı, iki dünya savaşının hafızasını taşıyan toplumlardı. Ayrılık, bekleyiş, kayıp, görev ve sorumluluk soyut ahlaki kavramlar değil, gündelik hayatın parçalarıydı.
İnsan kendisini yalnızca kendi istekleriyle değil, verdiği sözlerle ve başkalarının hayatında taşıdığı sorumluluklarla da tanımlıyordu. Belki dönemin sinemasını bugün izlerken bizi en çok şaşırtan şey bu. Aşk vardır, hem de çok güçlüdür, fakat her zaman son sözü söylemez.
Bir tren istasyonunda başlayan aşk
Bu duyguyu bana en kuvvetli hissettiren film David Lean’in Brief Encounter’ı (1945) oldu.
David Lean
Laura ile Alec bir tren istasyonunda karşılaşırlar. İkisi de evlidir. Önce birbirlerinden hoşlanır, sonra âşık olurlar. Onları ayıran büyük bir sınıf farkı, aile düşmanlığı ya da aşılmaz bir coğrafya yoktur. İsterlerse hayatlarını değiştirebilirler.
Ama değiştirmezler.
Filmin büyüklüğü tam da bu küçüklüğün içindedir. Bir tren istasyonu, bekleme salonu, küçük bir lokanta ve sıradan bir ev… Dışarıdaki hayat hemen hemen hiç değişmez ama Laura’nın içinde her şey değişmiştir. İç konuşmaları sayesinde arzusunu, suçluluğunu, korkusunu ve kendisine bile söylemekte zorlandığı düşüncelerini duyarız.
Brief Encounter bana şunu düşündürüyor: Bir aşk yaşanmadığı için daha mı az gerçektir? Laura, Alec’le gitmediği için onu daha az mı sevmiştir, yoksa gitmemesi de sevgisinin bir parçası mıdır?
Belki filmin bugün hâlâ kalbimize bir hançer saplamasının nedeni burada. Aşkı sahip olmakla eşitlemez; sevmenin bazen sınır koymayı da içerebileceğini söyler.
Aşkın ölçüsü sahip olmak mı?
Bu düşüncenin başka bir biçimini Irving Rapper’ın Now, Voyager’ında (1942) görürüz. Charlotte Vale’in Jerry’ye duyduğu aşk, zamanla sahip olma isteğinden başka bir şeye dönüşür. Sevdiği insanla birlikte olmak tek olası mutluluk değildir. Başkalarının hayatlarını korumak bazen kendi arzusunun önüne geçer.
Now, Voyager
Bugün bu düşünce bize biraz yabancı gelebilir. Çünkü çağımız bireysel mutluluğa, insanın kendi hayatını seçmesine büyük değer veriyor. Fakat bu eski filmler bireysel mutluluğun karşısına başka bir değeri koyuyor: sorumluluk.
Mervyn LeRoy’un Random Harvest’ı (1942) ise aşkı; beklemek, sabretmek, hatırlamak ve sevilen insanla arasındaki bağı korumak üzerinden anlatıyor. Aşkın sürekliliği, fiziksel beraberlikten çok hafızayla ve sadakatle kuruluyor.
Random Harvest
Aynı yönetmenin Waterloo Bridge’inde (1940) savaşın gölgesindeki aşkın içine utanç, onur ve sevilen kişinin geleceğini koruma arzusu giriyor. Bugünden bakınca bazı kararlar bize aşırı, hatta acımasız görünebilir. Ama filmin dünyasında aşk bazen “Sana zarar vermemek için senden vazgeçiyorum” demektir.
Eski melodramların beni etkileyen yanı da bu. Karakterler her zaman doğru kararlar vermiyor, kimi zaman bizi kızdırıyorlar. Ama seçimlerinin ağırlığı var. Bir karar yalnızca hikâyeyi ilerletmiyor; o insanın kim olduğunu da anlatıyor.
Waterloo Bridge
Zweig’ın dünyasında karşılıksız aşk
Aşkın en yalnız biçimlerinden biri Max Ophüls’ün Letter from an Unknown Woman’ında (1948) karşımıza çıkar. Stefan Zweig’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, Viyana’yı belleğin ve kaybın içinden geçen zarif bir sinema dünyasına dönüştürür.
Buradaki aşk, karşılık bulduğu için değil, bir insanın bütün hayatını biçimlendirdiği için gerçektir. Birlikte geçirilen zaman kısadır ama duygu yıllarca yaşamaya devam eder.
Belki bugün aşkı biraz fazla sonuçlarla ölçüyoruz. Birlikte oldular mı, evlendiler mi, mutlu oldular mı? Oysa bu filmler başka bir ihtimali hatırlatıyor: Bazı aşklar tamamlanmadıkları için daha az gerçek değildir. Hatta belki tam da bu yüzden insanın içinde yaşamaya devam ederler.
Geçmişi romantikleştirmeden
Yine de geçmişi idealize etmek istemiyorum. O yılların dünyası yalnızca sadakat, onur ve feragatten ibaret değildi. Özellikle kadınlar için katı toplumsal roller, ekonomik bağımlılık, boşanmaya yönelik önyargılar ve bireysel arzunun bastırılması da aynı dünyanın parçalarıydı.
Dolayısıyla Laura’nın kararına bakıp “Eskiden insanlar daha erdemliydi” demek kolay ama eksik olur. Bence daha ilginç olan, bizim bugün onun kararını nasıl okuduğumuzdur.
Bu yüzden yıllar sonra çekilen Clint Eastwood’un The Bridges of Madison County’si (1995) bana Brief Encounter’ın uzak bir akrabası gibi geliyor.
The Bridges of Madison County
Francesca da Robert’ı sever. Onunla gidebilir, hayatını değiştirebilir. Yağmurun altında arabada oturduğu o unutulmaz sahnede eli kapının koluna gider. Bana pek çok gözyaşı döktüren bu sahnede Robert önündedir; kapıyı açması yeterlidir. Gitmekle kalmak arasında birkaç santimetre vardır ama kalır.
1945’te Laura bir tren istasyonunda sevdiği adamdan ayrılır. Elli yıl sonra Francesca yağmurun altında bir otomobilin kapısını açmaz. Değişen toplum, kadınlık rolleri, ahlak anlayışı… Ama soru hâlâ aynıdır: İnsan yalnızca kendi mutluluğundan mı sorumludur?
Bu soruya kolay cevap vermek istemiyorum. Çünkü insan yalnızca kendi hayatının başrol oyuncusu değildir; başka insanların hayatlarında da bir karakterdir. Verdiğimiz her karar, başka birinin hikâyesinde sonuç yaratır.
Siyah-beyaz karelerin içinde
Bugün bireysel özgürlüğü çok daha fazla konuşuyoruz, iyi ki de konuşuyoruz. Ama özgürlükle sorumluluk arasındaki gerilim ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi.
Belki Brief Encounter’ın seksen yıl sonra hâlâ bu kadar dokunaklı olmasının nedeni de bu. Filmde aşk kazanmaz ama yenilmez de. Laura evine döner, Alec gider, tren istasyondan ayrılır. Hayat sanki hiçbir şey olmamış gibi devam eder. Oysa hiçbir şey artık eskisi gibi değildir.
Belki benim de bu filmlerin içinde kaybolmamın nedeni bu. Oyuncuların, duyguların, ışığın, gölgenin ve sessizliğin birlikte kurduğu bambaşka bir dünya var. Birkaç saatliğine bugünün hızından, gürültüsünden ve birbirine benzeyen hikâyelerinden uzaklaşıyorum.
Siz de biraz uzaklaşmak, oyuncuların yüzlerinde gerçekten bir duygu görmek, ışığın ve gölgenin hikâyenin bir parçası olduğu başka bir sinema dünyasına kaçmak istiyorsanız bu filmleri seyredin. Aşkın her zaman kavuşmak olmadığını, bazen beklemek, susmak, vazgeçmek ya da yalnızca bir insanı içinde taşımak anlamına da gelebileceğini yeniden düşünün.
Belki siz de benim gibi o siyah-beyaz karelerin içinde biraz kaybolursunuz.
Ve belki çıkmak istemezsiniz…






