Müzeler modern zamanların katedralleridir… ve oradan bir şey çalmak bir tür kutsala saygısızlıktır.” Michael Finkel


Şehirleri müzeleriyle hatırlamak
Müzeleri çok severim. Bir ülkeyi tanımanın en güzel yollarından birinin müzelerinden geçtiğini düşünürüm. Eski lokantaları, arka sokakları, küçük kafeleri, sahafları ve müzeleri… Bir şehrin ruhu çoğu zaman en çok oralarda görünür olur. Bu yüzden gittiğim şehirlerde müzeleri aceleyle gezemem. Uzun uzun dolaşmayı, aynı tabloya birkaç kez dönmeyi, müze mağazalarında belki de gereğinden fazla vakit geçirmeyi severim. Bu dükkânlara olan sevgimin, hiç kaybetmediğim çocukluk heyecanıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kartpostallar, eski ustaların tablolarıyla basılmış defterler, sergi afişleri, kurşun kalemler, hatta biletler… İnsan bazen bir şehri küçük bir müze kartıyla yanında taşıyabiliyor.
Bugüne kadar beni en çok etkileyen müzelerin başında Kunsthistorisches Museum, Victoria and Albert Museum ve Musée d’Orsay geliyor. Özellikle Musée d’Orsay’ın yüksek tavanlı salonlarında dolaşırken zaman duygumu kaybettiğimi hatırlıyorum. Eski bir tren garından dönüştürülen bu müzede insan yalnızca tabloları değil, başka bir yüzyılın ruhunu da seyrediyor hissine kapılıyor.

Sessizce kaybolan şeyler
Sanırım bu nedenle, çalınan sanat eserleri fikri bana her zaman tuhaf bir hüzün vermiştir.
Bir tablo sadece maddi değeri olan bir cisim midir?
Bir dönemin hafızasını, ressamın elini, ışığı görüş biçimini, kimi zaman bir ülkenin ruhunu taşır. Bu yüzden bir eserin kaybolması bana yalnızca fiziksel bir kayıp gibi görünmez; kültürel hafızada açılmış sessiz bir boşluğu çağrıştırır.



Arsène Lupin’den Alain Delon’a
Sanat hırsızlığına duyduğum merakın biraz aileden geldiğini de itiraf etmeliyim. Çocukluğumda evde sık sık “Kibar Hırsız Arsène Lupin” hikâyeleri konuşulurdu. O, zarif hırsız figürü, suçun kaba değil neredeyse teatral olduğu eski Avrupa polisiyeleri… Bu nedenle sanat hırsızlığı bana hiçbir zaman yalnızca polisiye bir mesele gibi de görünmedi. İçinde takıntı, estetik, güç ve sahip olma arzusu da vardı.
Sanat zaman zaman güzelliğin değil, sahip olma arzusunun merkezine yerleşiyordu. Alain Delon’un oynadığı unutulmaz L’Homme pressé filmindeki gibi, bazı koleksiyonerler için sanat artık yalnızca güzelliğe duyulan hayranlık değil, ölüm pahasına ele geçirilmek istenen bir tutkuya dönüşüyordu. Delon’un canlandırdığı karakter, nadir bir vazonun peşinde kendi kalbini bile ihmal ediyordu. Film ilerledikçe insan şunu hissediyordu: Bazı insanlar için koleksiyonculuk, estetik bir sevgiden çok daha karanlık, uğruna can verilecek bir şeye dönüşebiliyor.
Yıllar sonra izlediğim The Thomas Crown Affair ya da How to Steal a Million gibi yapımlarda da aynı hissi buldum. Yani kimileri için, sanat eserleri yalnızca hayranlık duyulan nesneler değil, ele geçirilmek istenen şeylerdi.

Dünyanın en değerli kayıpları
Sanat eserleri biraz da bu yüzden çalınıyor…
Elbette büyük kısmının nedeni para. Ama sadece para değil! Dünyanın en ünlü çalıntı eserlerinin bazıları satılamayacak kadar meşhur. Onları özel bir evin salonuna asmak neredeyse imkânsız. Buna rağmen insanlar çalmayı sürdürüyor.
Yakın zamanda Louvre Müzesi’nde meydana gelen organize hırsızlık haberleri ve müze çalışanlarını hedef alan sanat kaçakçılığı soruşturmaları, sanat dünyasının hâlâ ne kadar büyük bir karaborsaya sahip olduğunu yeniden gösterdi. Dünyanın en korunaklı görünen müzeleri bile bazen yalnızca birkaç dakika içinde büyük kayıplar yaşayabiliyor. Belki de insanı en çok ürküten şey bu: medeniyetin hafızasını koruduğunu düşündüğümüz yerlerin aslında ne kadar kırılgan olduğu.


"The Concert", Isabella Stewart Gardner Müzesi' Vermeer  

En çarpıcı örneklerinden biri ise, 1990 yılında Boston’daki Isabella Stewart Gardner Museum’da gerçekleşen sanat soygunu. Polis kılığına giren iki kişi gece müzeye girerek tarihin en büyük sanat hırsızlıklarından birini gerçekleştirdi. Aralarında The Concert gibi paha biçilemez eserlerin de bulunduğu tablolar hâlâ bulunamadı. Vermeer’in son derece nadir eserlerinden biri olan The Concert’ın bugün yaklaşık 250 milyon dolar değerinde olduğu düşünülüyor. Bu da onu dünyanın en değerli kayıp tablolarından biri haline getiriyor.


"The Concert" çalındıktan sonra

Boş çerçeveler
Beni bu hikâyede en çok etkileyen, çalınan eserlerden çok, boş bırakılan çerçeveler olmuştu. Müze yönetimi, kayıp tabloların yerindeki çerçeveleri özellikle kaldırmamış. Bugün müzeyi gezen insanlar hâlâ boş duvarlara bakıyor ve bu bakışlar bana çok dokunaklı geliyor. Bazen yokluk, varlığın kendisinden daha güçlü bir iz bırakıyor.
Belki bu yüzden yazının başlığında “hayaletler” kelimesini kullanmak istedim.
Çalınan eserler hayaletleşiyor. Fiziksel olarak ortada değiller ama kültürel hafızada yaşamayı sürdürüyorlar. İnsanlar onları arıyor, hikâyelerini anlatıyor, yıllar sonra bile nerede olabileceklerini tartışıyor. Sanki bazı tablolar kaybolduklarında daha da ünlü hale geliyor.


Max Pechstein'ın 1912 tarihli “Manzarada Çıplaklar” adlı tablosu, 2021 yılında Yahudi sahibinin mirasçılarına iade edildi (Kaynak: Hugo Simon'ın Mirası)


Savaş, Hafıza ve Kayıp
Savaş dönemlerinde kaybolan eserlerde ise bu duygu daha da ağırlaşıyor. Özellikle II. Dünya Savaşı sırasında Nazi yağmalarıyla kaybolan koleksiyonlar… Bir aileden geriye bazen yalnızca eski bir tablo kaydı, siyah-beyaz bir fotoğraf ya da bir müze etiketi kalıyor. Sanat burada yalnızca estetik bir nesne olmaktan çıkıyor; hafızanın taşıyıcısına dönüşüyor.
Sanırım müzeleri bu kadar sevmemin nedenlerinden biri de bu. Müzeler sanat eserlerinin sergilendiği yerlerden daha “Gestalt”: İnsanlığın ortak hafızasının sessizlikte korunduğu yerler.


ABD ordusu askerleri, Avusturya’nın Fussen kentindeki Neuschwantstein Kalesi’nde saklanmış, yağmalanmış paha biçilmez bir sanat hazinesi hazinesi koleksiyonu buluyor (Horace Abrahams/AP)

Evimde tek bir eser olsaydı
Ben bir tabloya uzun süre baktığımda onu yapan insanın yüzünü düşünürüm. Fırçayı tutuşunu. Pencereye düşen ışığı. Belki o gün hissettiği yalnızlığı. Özellikle Egon Schiele tablolarında bunu çok hissederim. Eğer bir gün evimde tek bir eser bulundurma şansım olsaydı, sanırım bir Schiele çizimi seçerdim. Onun figürlerinde beni çok etkileyen kırılgan bir insanlık hali var. Kusursuz değiller; aksine huzursuz, ince, savunmasız ve gerçekler. Böylece yaşayan insanlara daha çok benziyorlar, iki boyutlu bir yüzeyde nefes alıp veriyorlar.
Şimdi ben de size aynı soruyu sormak istiyorum:
Eğer mümkün olsaydı, evinizde hangi sanat eserinin asılı olmasını isterdiniz?
Bazı soruların cevabı, insanın sanatla ilişkisini de anlatır…