Haber fotoğrafı: Corrie ten Boom (15 Nisan 1892 - 15 Nisan 1983)
Alman kuvvetleri Mayıs 1940’ta Hollanda’ya girdiğinde, Hollandalıların çoğu, korkmuş insanlar ne yaparlarsa onu yaptılar. Başlarını öne eğdiler, beladan kaçındılar ve işgalin geçmesini umdular.
Corrie ten Boom ve ailesi farklı bir yol seçti. Kapılarını ihtiyacı olanlara açtılar.

Casper ten Boom ve ailesi, Corrie soldan ikinci
Hollanda’da saatçi lisansına sahip ilk kadın
Ten Boom’lar, Hollanda’nın Haarlem şehrinde saatçilik yapan bir aileydi. Nesiller boyunca saat tamir etmişlerdi. Corrie, ablası Betsie, annesi, babası Casper ve üç teyzesi aynı evi paylaşıyorlardı. Corrie’nin diğer ablası ve ağabeyi evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Corrie ise saatçiydi, 1922’de Hollanda’da saatçi lisansına sahip ilk kadın olarak tarihe geçmişti. Savaş zamanı 80’lerinde olan babası Casper, herkes tarafından çok seviliyordu, zira saat tamirine öyle tutkundu ki, çoğu kere ücret almayı unuturdu… 
Corrie ten Boom, 1921
Aile, Protestanlığın Kalvinizm mezhebine mensuptu. Corrie’nin papaz olan ağabeyi Willem, başka bir kasabada her inançtan yaşlılar için bir huzurevi işletiyordu. 1930’ların sonlarında, Willem’in huzurevi, Nazi Almanyası’ndan kaçan Yahudiler için de sığınak olmuştu. Corrie babasının dükkanında, özellikle faturalama, muhasebe ve finans işlerini hallediyor, boş vakitlerinde de genç kızlara din dersleri, dikiş nakış eğitimi veriyor, engelli çocuklar için dinî faaliyetler düzenliyordu. Onlar, sıradan hayatlar yaşayan dindar insanlardı. Ta ki işgal, sıradan olmayı imkânsız hâle getirene kadar…
“Bu evde, Tanrı’nın insanları her zaman hoş karşılanır.”
Nazi kısıtlamaları sıkılaştıkça, ten Boom ailesi, komşularının ortadan kaybolmasını izledi. Kayıt, el koyma, sürgün, paltolara marka gibi dikilmiş sarı yıldızlar…

Alman birlikleri Haarlem, Hollanda’da (Mayıs 1940)
Mayıs 1942’de kapılarını Yahudi bir kadın çaldı. Kocası tutuklanmıştı. Oğlu saklanmak için kaçmıştı. Gidecek bir yeri yoktu. Polis merkezi sadece yarım blok ötedeydi. O zamanlar 82 yaşında olan Casper ten Boom tereddüt etmedi. Dehşete kapılmış kadına şöyle dedi: “Bu evde, Tanrı’nın insanları her zaman hoş karşılanır.”
Korkmuş bir kadını barındırmakla başlayan şey, çok daha tehlikeli bir hal aldı. Ten Boom ailesi, Hollanda yeraltı direnişine katıldı. Evleri, Yahudileri ve direniş savaşçılarını ülke çapında güvenliğe taşıyan görünmez yolda bir durak haline geldi.
Ancak, insanları saklamak cesaretten fazlasını gerektiriyordu: Direniş, evlerine bir mimar gönderdi. Corrie’nin yatak odasında, sahte bir duvarın arkasına, altı kişinin ancak sıkışarak durabileceği kadar büyük, daracık gizli bir oda inşa edildi. Saklananların nefes alabilmesi için bir havalandırma sistemi kuruldu. Evin her yerinden duyulabilen ve onları saniyeler içinde saklanacakları yere kaçmaları konusunda uyaran bir zil takıldı.
Tatbikatlar yaptılar. Tekrar ve tekrar…
Alarmın çalmasıyla herkes gizli odaya koşup içeri sıkışıyor ve arkalarındaki duvarı kapatıyordu. Hayatları Gestapo’dan daha hızlı olmalarına bağlıydı.

Gizli oda
Evleri neredeyse iki yıl boyunca sığınak oldu. Bazıları saatlerce, bazıları günlerce kaldı. Hepsi yedirildi, içirildi, rahatlatıldı ve sonra daha güvenli yerlere nakledildi. Corrie ten Boom, yürüttüğü dinî faaliyetler sayesinde yemek karnesi dağıtan kişileri tanıyordu. Yasal belgeleri olmayan mültecilerin ve Yahudilerin yemek yiyebilmesi için sahte karneler dağıttı. Düzinelerce direnişçiyle koordinasyon sağladı. Bu sayede 800 civarı Yahudi’nin kurtulmasını sağladıkları düşünülüyor.
Tüm bunlar olurken baba Casper, alt katta saat tamir etmeye, müşteri karşılamaya ve normal hayatını sürdürmeye devam etti. Abla Betsie, beslenmeye ihtiyacı olan herkes için yemek pişirdi. Corrie, güvenli evler ve kuryeler ağını koordine etti. Yaşlı bir saatçi ailesi, gizli bir savaşta asker olmuştu.
“Dolabınızdaki tüm saatler tamir edilmiştir…”
Ancak, 28 Şubat 1944’te şansları döndü. Jan Vogel adında Hollandalı bir muhbir onlara ihanet etti. Gestapo içeri daldığında, saklanma yerinde altı kişi vardı: dört Yahudi ve iki direnişçi. Sahte duvarın ardındaki karanlıkta birbirlerine sokulmuş, zar zor nefes alıyorlardı. Alman askerleri evi darmadağın etti. Arama saatlerce sürdü. Gestapo birilerinin evde saklandığını biliyordu ama kimseyi bulamadılar. Bunun yerine herkesi tutukladılar: Corrie, Betsie, babaları Casper... Ziyarete gelen kardeşleri Willem ve yeğenleri Peter. O gün ten Boom ağıyla bağlantılı 30’dan fazla kişi yakalandı.
Gestapo gizlenen altı kişiyi bulamadı. Kırk yedi saat sonra direniş üyeleri kaçışlarını koordine etti. Hapisteki ten Boom ailesine şöyle bir haber ulaştı: “Dolabınızdaki tüm saatler tamir edilmiştir.” Bu altı kişiden dördü savaştan sağ kurtuldu.
Ancak ten Boom ailesinin acıları daha yeni başlıyordu.
Gestapo onları hapsetti. Sorgusu sırasında bir subay, Yahudilere yardım etmeyi bırakacağına söz verirse 84 yaşındaki Casper’ı serbest bırakmayı teklif etti. Casper’ın cevabı efsane oldu: “Bugün eve gidersem, yarın yardım isteyen herkese kapımı tekrar açacağım.” Tutuklanmasından on gün sonra Casper ten Boom hapishanede öldü.

Casper ten Boom
Corrie başlangıçta hücre hapsinde tutuldu. Üç ay sonra ilk duruşmasına çıkarıldı. Duruşmada, zihinsel engelli bireylerle yaptığı çalışmalardan bahsetti. Nazi teğmeni onunla alay etti. Naziler, “öjeni” politikalarıyla zihinsel engelli bireyleri öldürüyorlardı! Öjeni (Eugenics), 19. ve 20. yüzyılda ortaya çıkan ve insan nüfusunun “genetik olarak iyileştirilebileceğini” savunan ancak günümüzde ırkçılık, engelli ayrımcılığı ve sömürgecilik biçimleriyle bağlantılı, etik dışı, bilimsel temelden yoksun ve insan haklarına aykırı olarak kabul edilen bir akımdır. O zamanlarda modern, mantıklı ve ahlaka uygun bir anlayış olarak görülmekteydi. Corrie ten Boom, Tanrı’nın gözünde zihinsel engelli bir kişinin “bir saatçiden” veya bir teğmenden” daha değerli olabileceğini söyleyerek çalışmalarını savundu.
Kampta bile insanlara umut oldular
Corrie ve Betsie önce bir Hollanda toplama kampına, ardından Nazi sisteminin en acımasız kamplarından biri olan Almanya’daki Ravensbrück’e nakledildiler. Hastalık, açlık ve zulüm onları çevrelemişti. Yine de kız kardeşler orada bile bir amaç buldular. Kampa gizlice küçük bir İncil sokmayı başarmışlardı. Geceleri, diğer tutukluları gizli ibadetler için toplayarak, umutlarını paylaşıyorlardı.

Ravensbrück Toplama Kampı, 1940’lar
Betsie’nin sağlığı zorlu koşullar altında hızla kötüleşti, ancak, inancı asla sarsılmadı. Betsie, Aralık 1944’te Ravensbrück’te öldü. On iki gün sonra, açıklanamayan bir şey oldu. Corrie serbest bırakıldı. Daha sonra bunun bir yazım hatası yüzünden olduğunu keşfedecekti. Corrie’nin serbest bırakılmasından bir hafta sonra, Ravensbrück’teki yaşıtı tüm kadınlar gaz odalarına gönderildi.
Corrie ten Boom, Hollanda’ya perişan halde döndü. Babası, sevgili kız kardeşi ölmüştü. Direniş üyesi yeğeni Christiaan (Kik) Bergen-Belsen’de hayatını kaybetmişti. Hapishanede kaptığı verem nedeniyle zayıf düşen ağabeyi Willem, savaştan kısa bir süre sonra ölecekti…
Ancak Corrie yıkılmadı. Toplama kampı kurtulanları için bir rehabilitasyon merkezi açtı. Radikal bir nezaket örneği göstererek, Nazilerle iş birliği yapmış, dolayısıyla birçok kişinin hain olarak gördüğü Hollandalı vatandaşlarını da merkezine kabul etti. İyileşmek için, zarar verenlere bile merhamet göstermek gerektirdiğine inanıyordu.

Corrie mesajını dünyaya taşıdı
Sonraki 30 yıl boyunca 60’tan fazla ülkeyi gezerek inanç, bağışlama ve en karanlık yerlerde ışık bulma üzerine konuştu. Anıları “The Hiding Place” (Saklanma Yeri) adlı uluslararası çok satan bir kitap haline geldi (1971), daha sonra da kitabın filmi yapıldı. Filmin 1975 yılında Beverly Tiyatrosu’nda yapılan dünya prömiyeri, gamalı haçla işaretlenmiş bir göz yaşartıcı gaz bombası nedeniyle kesintiye uğradı ve prömiyer ertesi gün yeniden başladı. 2011’de bu filme devam niteliğinde olan başka bir film yapıldı - “Return to the Hiding Place” (Saklanma Yerine Dönüş) ve Corrie’nin parçası olduğu direniş hareketi anlatıldı.
Hayatındaki en zorlu an
Anlattığına göre, Corrie, hayatındaki en zorlu anı, 1947’de Münih’teki bir kilisenin bodrum katında yaşamış. Bağışlama hakkında bir konuşma yaptıktan hemen sonra, kalabalığın arasından yaklaşan bir adam görmüş. Adamı hemen tanımış. Ravensbrück’teki bir gardiyanmış.
Adam, savaştan sonra dindar bir Hristiyan olduğunu açıklamış. Tanrı’nın, işlediği zulümler için onu affettiğine inanıyormuş. Ama bunu Corrie’den de duymak istiyormuş.
Elini uzatmış ve sormuş: “Beni affeder misin?” Corrie donakalmış. Zihninde görüntüler belirmiş. Aşağılanma. Acı. Ablası Betsie’nin o korkunç yerde her geçen gün daha da zayıflayan narin bedeni. Nasıl affedebilirmiş ki?
Yine de yıllarca bağışlanmanın mümkün olduğunu vaaz etmiş biri olarak bunu bir sınav olarak görmüş. Gardiyanın elini tutup “Seni affediyorum kardeşim,” demiş. “Bütün kalbimle…”
Corrie daha sonra, o anda Tanrı’nın sevgisini daha önce hiç hissetmediği kadar yoğun hissettiğini söyleyecekti.
İsmi 1967’de Yad Vashem’de “Uluslararası Dürüstler” arasına yazıldı. (2008 yılında babası Casper ve ablası Betsie de aynı şekilde onurlandırıldı.) Corrie ten Boom, 15 Nisan 1983’te öldü. Doksan birinci doğum günüydü. Haarlem’deki ev, bugün bir müzedir.
Not: Bu yazı, her yıl 27 Ocak tarihinde gerçekleşen Uluslararası Holokost’u Anma Günü kapsamında hazırlanmıştır.
Kaynaklar:
https://en.wikipedia.org/wiki/Corrie_ten_Boom
https://en.wikipedia.org/wiki/Casper_ten_Boom
https://www.youtube.com/watch?v=N7nYuItcsC4
https://youtu.be/xYwNRjlZZ24
https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/article/corrie-ten-boom






