“Benim gibi sağlam olmak isteyenlere önemli bir tavsiyem de "umut" kavramını hiçbir zaman unutmamaları gerektiğidir.”
Haldun Dormen
Çocukluğumdan beri çok defa izleme şansı bulduğum, “Yaşlanmaya vaktim yok” diyen, tiyatronun duayeni, hocası, hafızası, hayatının son anına kadar üreten büyük usta Haldun Dormen 21 Ocak Çarşamba günü 97 yaşında aramızdan ayrıldı.
Sahnedeki zarafetiyle, kulisteki disipliniyle, öğrencilerine daima şu cümleyi fısıldardı: “Sanat, yaşamın anahtarıdır.”

Onu izlerken hem sanat hem de bir hayat terbiyesi edinirdik...
1928 yılında Mersin’de doğan Dormen, Kıbrıslı bir iş insanı Ömer Sait Bey ile İstanbullu bir paşa kızı Nimet Rüştü Hanım’ın oğluydu. Şişli’de Alman dadılar ile büyüdüğünü, onlardan çok şey öğrendiğini, kimisinin sevgilisi ile buluşmaya onu da götürdüğünü, kimisinin onu patakladığını, kimisinin de çok merhametli olduğunu ve 8 yaşına kadar olan bu dönemin kendisine olan renkli katkılarından bahseder konuşmalarında. Galatasaray Lisesi’nin ardından Robert Kolej ve sonrasında ABD’de Yale Üniversitesi Drama Bölümü’nde eğitim aldı. Türkiye’ye döndüğünde aklında çağdaş tiyatroya dair büyük bir vizyon vardı. 1955’te kurduğu Dormen Tiyatrosu, bir sahne, bir okul, bir kültür merkezi, bir hayal atölyesi oldu. Bugün adını saygıyla andığımız sayısız oyuncunun yolu onun sahnesinden geçti.

Haldun Dormen sahnesi, nice yeteneğin kendini keşfettiği ilk aynaydı...
Türkiye’de müzikal tiyatronun gelişmesinde öncü rol oynadı. “Lüküs Hayat”ın Şehir Tiyatroları’nda yönetmenliğini yaptı. "Hisseli Harikalar Kumpanyası"nı yazdı ve ilk kez 3 Mart 1980’de İstanbul Şan Sineması’nda yöneterek sahneye koydu. 
1956’da Paris’te sahnelendikten sonra birçok dile çevrilen “Sokak Kızı İrma” Türkçeye Nisa Serezli tarafından çevrildi ve 1960-1961 sezonunda Haldun Dormen tarafından İstanbul’da sahnelendi. Dormen’in yönettiği ve Gülriz Sururi’nin İrma’yı canlandırdığı bu yapım, Türkiye’de sahnelenen ilk Batılı müzikal olarak bilinir.
Dormen, seyirciye hem eğlenceyi hem de kaliteyi birlikte sunarak, tiyatroyu sadece “elit”ler için olmaktan çıkardı. Bununla birlikte, eğlendirirken, düşünmeye davet eden bir mekâna da dönüştürdü.

Yazdığı kitaplarla, verdiği derslerle, yaptığı söyleşilerle tiyatronun belleğini diri tuttu. Geçmişe kapanmadı; daima gençlere baktı.
“Tiyatroda kendimi hiçbir zaman oyuncu olarak görmemişimdir. Benim için tiyatro, yönetmenlik yapmak, bu konuda bildiklerimi gençlerle paylaşarak varlığımı sürdürmek demektir.”
Biz bir ustayı uğurlarken, ardında tiyatro yapıtları ile birlikte yetişmiş insanlar da bırakan bir emeğe teşekkür ediyoruz.
Böylece perde kapansa da hikâyenin bitmeyeceğini biliyoruz.
Onun mirası sahnelerde yaşamaya devam edecek. Repliklerde, ışıklarda, kulislerde, ilk heyecanla perdesi açılan her oyunda…
Çünkü bazı isimler, alkış sustuğunda bile yankılanmaya devam eder.






