Haber Fotoğrafı: Dafne Beri - "Pera'nın Kadınları" oyunundan (Fotoğraf: Ali Tuncer Oruç)
Pera’nın Kadınları sahnesinde hayat bulan Dafne Beri, siyaset bilimi ile tiyatroyu aynı potada eriten çok katmanlı bir anlatının temsilcisi. Akademik çalışmalarında çatışma ve barış üzerine yoğunlaşırken, sahnede hafızayı, kimliği ve görünmeyeni görünür kılmayı amaçlıyor. Beri, hem düşünsel hem sanatsal üretimiyle, farklı disiplinler arasında güçlü ve özgün bir köprü kuruyor.
Dafne Beri’yi kendiniz nasıl tanımlardınız?
İnsan olmaya çalışan, tiyatroyla düşünen ve üreten; bu coğrafyaya dair meselelerle dertlenen biriyim. Bugüne kadar oyunculuk, müzik ve akademik çalışmaların iç içe geçtiği bir yol izledim.

(Fotoğraf: Teri Erbeş)
Müzikle kurduğunuz ilişkinin başlangıcından ve bu yolculuğun sizdeki karşılığından bahseder misiniz? Ailenizde müzikle ilgilenen başka bireyler var mıydı?
Dedem ve babaannem tango yapar, müziği çok severlerdi. Akordeon çalmaya 5-6 yaşımda başladım. Ablam piyano çalıyordu, annem bana “Akordeon diye bir enstrüman var, denemek ister misin?” diye sorduğunda çocuk aklımla “Sokaklarda dilenci mi olacağım?” dediğimi hatırlıyorum. Şimdi ise hem sahnede hem sokakta büyük bir keyifle çalıyorum. 2004 yılında, İzzet Bana’nın kurucusu olduğu Estreyikas D’Estambol çocuk korosuna katılmamla birlikte akordeonla küçük yaşta sahneye çıkmaya başladım.
Daha sonra İ.Ü. Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı piyano bölümünde, okul hayatımla birlikte yaklaşık 11 yıl eşzamanlı olarak eğitim aldım. Konservatuvar disiplini ve özellikle sınavları çocukken beni çok geriyordu. Zamanla, müzik benim için kendimi ifade ettiğim, duygularımla bağ kurduğum bir alana dönüştü; enstrümanım da dert ortağıma...
Konservatuvardan mezun olduktan sonra yaklaşık 7 yıl piyanoya hiç dokunmadım. Ama akordeon, sıkıldığımda elime aldığım ve keyifle çaldığım bir enstrüman olarak hep kaldı. Bir gün Burgazada’da beni çok üzen bir haber aldım. Kafamı dağıtmak için akordeonu alıp iskelede çalmaya başladım. Para toplamıyor olmama rağmen insanlar çantama para bırakıyordu. Ben de bunu Burgazada’da sokak hayvanlarına destek olan SoHak derneğine katkıya dönüştürdüm.

Edith Piaf'ı canlandırırken
Sanatsal eğitiminizin ardından akademik yöneliminizin siyaset bilimine evrilmesi nasıl gerçekleşti? Bu ilginin kökeninde neler var?
Ortaokul ve lise yıllarımda Pierre Loti Fransız Lisesi’nde Fransız Devrimi’ni ve laiklik, demokrasi gibi kavramları işliyorduk. Voltaire ve Montesquieu gibi düşünürlerle birlikte, II. Dünya Savaşı dönemindeki diktatörlükleri de ele alıyorduk. Geçmişte yaşananları okudukça, Türkiye’de ve dünyadaki gelişmelere hem daha analitik hem de daha eleştirel bir gözle bakmaya başladım. Bu süreç beni Orta Doğu üzerine düşünmeye yöneltti ve bu coğrafyada barış için bir şeyler yapma isteğim o yıllarda şekillendi.
Üniversite eğitimimi McGill Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve Orta Doğu çalışmaları üzerine yaptım. Bu süreçte Arapça öğrendim. Sciences Po Menton’da Orta Doğu politikası üzerine çalıştım. Ardından London School of Economics’te çatışma çalışmaları alanında yüksek lisans yaptım.
Tiyatro ile ilişkiniz, siyaset bilimi eğitiminizle paralel biçimde nasıl şekillendi? Bu iki alanın birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz?
Bana göre tiyatro her zaman politiktir çünkü insana ve topluma dair meseleleri sahneye taşır. Zamanla tiyatronun bu meseleleri düşünmek, tartışmak ve görünür kılmak için güçlü bir alan sunduğunu fark ettim. Bu yüzden sanatsal ve akademik çalışmalarım benim için birbirinden ayrı değil, birbirini besleyen iki alan haline geldi.

Miryam Şulam - Dafne Beri (Fotoğraf: Teri Erbeş)
Tiyatroya olan ilginiz zamanla yaşamınızda daha merkezi bir yere yerleşti diyebilir miyiz?
Kesinlikle. İngiltere’deyken Royal Academy of Dramatic Art (RADA)’da Meisner tekniği üzerine dersler aldım. 2021 yılında ise Türkiye’ye Türkçe tiyatro yapmak isteğiyle döndüm ve Craft Oyunculuk Atölyesi’nde yaklaşık iki yıl eğitim aldım.
Üç senedir Kadir Has Üniversitesi’nde ‘Tasarım, Toplum ve Teknoloji’ doktora programı kapsamında tiyatro alanında çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu disiplinlerarası yapı, siyaset bilimi ile tiyatroyu bir araya getirmeme olanak sağlıyor. Bir yandan tiyatro bölümünde oyunculuk dersleri alıyor, TAL (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) Arşivi TÜBİTAK Projesi kapsamında çalışıyor, diğer yandan da barış ve tiyatro üzerine tez yazıyorum.
“Barış ve tiyatro” ekseninde yürüttüğünüz araştırmalardan söz eder misiniz?
Çalışmamda özellikle İsrail-Filistin çatışması bağlamında, tiyatronun kutuplaşmış toplumlar arasında bir karşılaşma alanı yaratıp yaratamayacağını araştırıyorum. Aynı zamanda şu sorunun peşindeyim: Siyasetin, çoğu zaman başaramadığı karşılaşmaları / çözemediği çatışmaları, sanat mümkün kılabilir mi?
Tiyatronun, kutuplaşmış toplumlarda bir karşılaşma ve diyalog alanı yaratma potansiyeline dair sorunuza bugüne kadar nasıl yanıtlar buldunuz?
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyorum. Özellikle çatışma sonrası dönemlerde, kâğıt üzerinde bir barış sağlanmış olsa bile toplumlar arasında öfke ve güvensizlik devam edebiliyor. Bu noktada tiyatro gibi diyaloğu mümkün kılan alanların önemi artıyor. Tiyatro, insanları yalnızca düşünsel olarak değil, duygusal olarak da harekete geçiriyor. Karşı tarafı anlamanın ötesine geçip, onun ne hissettiğini deneyimlemeye alan açıyor. Bu da ötekine dair kalıplaşmış yargıları kıran bir süreç yaratıyor. Aynı sahneyi ve hikâyeyi paylaşmak, farklı gruplar arasında empatiyi ve güveni yeniden kurabiliyor. Bu anlamda tiyatroyu yalnızca bir sanat formu olarak değil; karşılaşma, diyalog ve uzlaşma için güçlü bir araç olarak görüyorum. Doktora çalışmamda da uygulamalı tiyatro (applied theatre) yaklaşımı üzerinden bu potansiyeli ele alıyorum.

"Pera'nın Kadınları" (Fotoğraf: Timurtaş Onan)
“Pera’nın Kadınları” adlı oyunda oyuncu olarak yer alıyorsunuz. Henüz izlemeye fırsat bulamayanlar için oyundan da biraz bahseder misiniz?
Seve seve. İstanbul’un belleğinde iz bırakmış ama zamanla silinmiş kadınların hikâyelerini sahneye taşıyan bir anlatı. Metni Petek Kırboğa tarafından kaleme alınan, Muharrem Uğurlu yönetmenliğinde sahnelenen oyun, Pera’nın çok katmanlı geçmişine kadınların izinden bakıyor.
Asmalı Sahne’de sahnelenen yapımda Gülşah Gül Şair Nigar’a, Buse Özgel (aynı zamanda oyunun müzik direktörü) Valentina Barones Taskin’e, Banu Şahin Cahide Sonku’ya, ben Çiçek Pasajı’nın Akordeoncu Madam Anahit’ine, Ayça Aydoğan günümüz Pera’sından anlatıcıya hayat veriyor.
Sanatın, özellikle tiyatronun, tarihsel hafızayı yeniden kurma ve dönüştürme gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Müzik ve anlatının iç içe geçtiği bu sahnelemede, hikâyeler yalnızca aktarılmıyor; aynı zamanda hatırlanıyor ve yeniden çağrılıyor. Oyunda her karakter için yakılan mumlar da bu hafıza alanının bir parçası. “Pera’nın Kadınları”, zamanın gölgesinde kalmış sesleri bugüne taşıyan, hafıza ve görünürlük üzerine kurulu bir sahne deneyimi.
Çiçek Pasajı’nın akordeoncu Madam Anahit’ini canlandırmak için role hazırlanırken nasıl bir süreçten geçtiniz?
Bu süreç bende araştırma yolculuğuna dönüştü. ‘Marjinal ve Muhalif Bir Akordeon Sanatçısı: Madam Anahit’ kitabını okudum, onu tanıyan insanlarla konuştum, mezarını ziyaret ettim ve her pazar gittiği Üç Horan Ermeni Kilisesi’nde onun için bir mum yaktım. Bir de Madam Anahit’in Tarlabaşı’ndaki evinin yıkıldığını anlatan bir belgesel var. O beni çok etkiledi.
Bu rol, benim için çok duygusal bir deneyim diyebilirim. Sahnede her gece, sanki onun ruhunu yeniden çağırıyormuşum gibi hissediyorum. ‘Herkesin bildiği ama aslında kimsenin tanımadığı’ bir kadın.
Bu oyunu sizin için daha da özel kılan bir şey var…
Evet. Bu oyunu benim için özel kılan bir başka şey de çok yakın bir kaybımla kesişmesi. Çok sevdiğim büyük eniştem İsak Eskenazi turist rehberiydi ve yıllarca Çiçek Pasajı’na götürdüğü gruplar sırasında Madam Anahit’le karşılaşmıştı. Onu en son oyundan çıkışta gördüm; beni tebrik etti ve kısa bir süre sonra vefat etti. Vefatından tam bir hafta sonra, onun ve Madam Anahit’in Çiçek Pasajı’nda çekilmiş bir fotoğrafı geçti elime. Bu yüzden sahneye her çıktığımda, sadece bir karakteri değil, bir hafızayı ve bir karşılaşmayı taşıdığımı hissediyorum.
Son olarak, hem tiyatro hem siyaset bilimi alanında, geleceğe yönelik hedefleriniz neler?
Hedefim, inandığım değerleri koruyabildiğim bir yaşam sürmek. Sanat, siyaset ya da akademi; yolum hangi alana açılırsa açılsın, Orta Doğu’da barışa katkı sunabilmek en büyük dileğim. Bu yol, tiyatronun yanı sıra sinemayı da kapsayabilir. Bunun yanında mutlu ve huzurlu bir aile hayatı kurmayı da çok önemsiyorum.
(Fotoğraf: Simay Kocabay)
DAFNE BERİ, 1995 yılında İstanbul’da doğdu. Pierre Loti Fransız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yarı Zamanlı Piyano bölümünden mezun oldu. McGill Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve Orta Doğu çalışmaları okudu; London School of Economics’te çatışma çalışmaları alanında yüksek lisans yaptı. Tiyatro eğitimini RADA ve Craft Oyunculuk Atölyesi’nde sürdürdü; Tel Aviv Fransızca Tiyatro Topluluğu’yla sahneye çıktı. Tiyatro çalışmalarına aktif olarak devam eden Beri, Türkçe, İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İbranice ve Arapça konuşuyor; aynı zamanda akordeon çalıyor. Şu anda, Kadir Has Üniversitesi’nde barış ve tiyatro üzerine doktora yapıyor.






