Haber fotoğrafı: Suzan Nana Tarablus ve yeni kitabı Fısıldanan Kimlik: “Dönme”
Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşınca, peşi sıra Fısıldanan Kimlik: “Dönme” geldi. İkinci kitaba Suzan Nana Tarablus ve Uluç Özüyener beraber emek vermişler. Yine kimisi temkinli, kimisi konuşkan, kimisi uzağa gitmiş, kimisi burada kalmış insanlar hayatlarından, duygularından, ailelerinden bahsetmiş. Okur olarak onlara ve aşağıda sorularımızı cevaplayan Suzan Nana Tarablus’a teşekkür ederim...
Kapalı grupların açılması, kendi sesini duyurması, önyargılılara düşüncelerini pekiştirecek delil ararken bakışını değiştirme fırsatı verebilir; bilgi peşinde koşanlarsa araladıkları kapıların ardındaki dünyaları keşfetme ayrıcalığının zaten farkındadır. Nafile önyargıların zehrinden arınmak, komplo teorilerine değil tanıklara kulak vermekle mümkün… Bir şekilde tesadüfen edinilen kimliği parlatmanın yolu, kendine benzetemediğini düşmanlaştırmak değil… Kimlik diye öğretilen şeyin ne kadarı gerçek, ne kadarı masal, nereden bileceğiz! Ancak farklılığın zenginlik, ortak yönlerinse umut barındırdığını görürsek, kimsenin fısıldamak zorunda kalmadığı dünyayı kurabiliriz.

Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? sonrasında ikinci kitabın gelişi nasıl oldu? Fısıldanan Kimlik: “Dönme” kitabında okurlar neyle karşılaşacak?
Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? benim için bir eşik gibiydi. O kitapta aslında bir sorunun peşine düşmüştüm: “Neden?” Bu soru çocuklukta duyulan bir cümlenin yankısıydı, ama zamanla kolektif bir meraka dönüştü. Okurlardan gelen geri dönüşler ise şunu gösterdi: Bu mesele sadece bir topluluğun değil, bu toprakların hafızasının bir parçasıydı.
Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? kitabını kaleme aldığımda ABD’de kurulan, Society for Sabbatean Studies- SfSS (Sabetaycılık Çalışmaları Topluluğu) vakfının kurucularından Uluç Özüyener ile tanıştım. Vakfın haftalık toplantılarına Zoom üzerinden konuk oldum. Geçmişi ortaya çıkarmaya yönelik konuşmalara, akademik çalışmalara, araştırmalara “aralarından biri”- daha doğrusu, birbirlerine hitap ettikleri gibi, bir “kuzen” olarak katıldım; köklerini, anılarını kucaklamalarına tanıklık ettim. Giderek büyüyen, giderek daha geniş bir ilgi çeken bu kuzen yelpazesi, Uluç ile birlikte “Dönmeler” konusunda yeni bir kitap çıkarma girişimine zemin hazırladı.
Yıllar içinde geliştirdiğimiz dostlukla, Uluç’la beraber daha akademik düzeyde bir çalışma yapmayı kararlaştırarak yola çıktık. Bir “devam” olarak değil; daha çok bir derinleşme olarak... Fısıldanan Kimlik: “Dönme”de okur, cevaplardan çok katmanlarla karşılaşacak. Daha fazla ses, daha fazla tanıklık ve belki de daha fazla suskunluk… Bu kitapta anlatılanlar kadar anlatılmayanlar da önemli. Çünkü bu hikâyenin özü biraz da aralıklarda saklı. Okurlar, kimliğin sadece tanımlarla değil, kaçınılan kelimelerle de kurulduğunu görecekler.
Seçmedikleri bir isimle anılan Selanikliler hep “haklarında konuşulan” olmuş. Suskunlar veya susturulmuşlar hakkında konuşmak neden bu kadar cazip?
Çünkü boşluklar insanı çeker. Sessizlik, çoğu zaman en güçlü anlatıdır. Selanikliler –ya da kendilerine yakıştırılan isimle “Dönmeler”– tarih boyunca kendilerini anlatmaktan çok, başkalarının anlattığı bir hikâyenin öznesi oldular. Bu da ister istemez bir merak yaratıyor. Ama bu merakın bir kısmı da tehlikeli. Çünkü dışarıdan kurulan anlatılar çoğu zaman eksik, önyargılı ve hatta zaman zaman kurgusaldı. Suskunluk, burada bir savunma mekanizması olarak da okunabilir. İnsan, kendisini yanlış anlatacak bir dünyaya karşı susmayı seçebilir. Belki de bu yüzden bu topluluk hakkında konuşmak cazip olduğu kadar zor; çünkü duyduğunuz her şey, aslında eksik bir hikâyenin parçası.

Anılarını paylaşanlardan öğrendiğimiz kadarıyla, dışarıya sergilenen mesafe, bir anlamda aile içine de yansıyor. Çocuklar bir dönem kökenlerine dair bilgilendirilmiyor. Bu yaklaşım, “sessizliğin” yeni nesle öğretilmesi amaçlı olabilir mi?
Evet, bu çok belirgin bir durum. Görüştüğüm pek çok kişi, çocukluklarında bir “sezgi” taşıdıklarını ama bunun adının konmadığını anlattı. Bir şeylerin farklı olduğunu hissediyorlar, ama kimse bunu açıkça dile getirmiyor.
Bu, bilinçli bir pedagojiden çok, içselleştirilmiş bir refleks gibi. Sessizlik, bir tür mirasa dönüşmüş. Travmatik hafızalarda sıkça gördüğümüz bir durum bu: Korunmak için susmak ve susmayı öğretmek.
Ama ilginç olan şu; yeni nesil bu sessizliği sorguluyor. Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bir çağda, artık “bilmemek” bir seçenek değil. Dolayısıyla bu sessizlik, eskisi kadar katı değil. Hatta bazen tersine dönüyor: Sessizlik, merakı daha da büyütüyor.
Ne Müslüman ne de gayrimüslim sayılan Selanikliler kapalı bir hayat sürüyor. Bu araf ruhu kuşaktan kuşağa nasıl bir değişime uğramış? İnançlar ve âdetler ne kadar aktarılmış?
“Araf” kelimesi burada çok yerinde. Bu topluluk, tarihsel olarak iki dünyanın arasında kalmış gibi. Ne tam olarak kabul edilmiş ne de tamamen dışlanmış… Bu durum da kendine özgü bir kimlik yaratmış. İlk kuşaklarda bu kimlik daha belirgindi. İnançlar, ritüeller, hatta günlük hayatın küçük detaylarında bile bu farklılık hissediliyordu. Ama zamanla, özellikle Cumhuriyet dönemiyle birlikte, bu ayrımlar giderek silikleşti.
Bugün baktığımızda, inançların büyük ölçüde sembolik düzeyde kaldığını görüyoruz. Ritüellerin çoğu ya unutulmuş ya da anlamını yitirmiş. Ama buna rağmen bir “aidiyet hissi” hâlâ var. Bu da bize şunu gösteriyor: Kimlik sadece inançla değil, hafızayla da taşınır.
Bir kitabınızda “dünya vatandaşı olarak yetiştirilmek”ten söz ediyordunuz. Bu kitapta da “Roma’ya gittiğinde Romalı gibi ol” cümlesi geçiyor. Dinlediklerinize ve deneyimlerinize bakarak, bu benzer ruh halinden bahseder misiniz?
Bu aslında bir hayatta kalma stratejisi. Yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda, farklı kimliklerle var olabilmiş bir topluluktan söz ediyoruz. Bu da esneklik, uyum ve hatta zaman zaman görünmez olabilme becerisi gerektiriyor. “Roma’ya gittiğinde Romalı gibi ol” ifadesi, sadece bir uyum değil; aynı zamanda bir zekâ göstergesi. İçinde bulunduğun ortamı okuyabilmek ve ona göre konumlanabilmek… Bu, bir yandan büyük bir zenginlik. Çünkü çok katmanlı bir bakış açısı kazandırıyor. Ama diğer yandan bir bedeli de var: Sürekli kendini yeniden tanımlamak zorunda kalmak. Belki de bu yüzden bu topluluktan gelen pek çok kişi, kendini “tek bir kimlikle” ifade etmekte zorlanıyor.

"Fısıldanan Kimlik: 'Dönme'" kitabının arka kapak yazısı
Fısıldanan Kimlik “Dönme” kitabında sizi en çok çarpan neydi? İki kitaptan size ne kaldı?
En çok çarpan anlar genellikle en sessiz olanlardı. Bir görüşmede, anlatıcı bir noktada durup “Bunu yazmayın” dediğinde ya da bir cümlenin yarıda kesildiği o anlarda… Ama belki de en unutamadığım şey şu: Yıllarca kimliğini saklamış birinin, ilk kez bunu yüksek sesle dile getirdiği an. O an, sadece bir itiraf değil; aynı zamanda bir özgürleşmeydi.






