Bu kez yine bir kadın: Fotoğraftaki Tarja Halonen, Helsinki’nin soğuk bir sokağında, ikinci el bir montun içinde, başı öne eğik oturuyor. Onu görenler, bir evsiz sanabilir. Bir mülteci, bir dilenci ya da hayatın kıyısına savrulmuş biri…


Finlandiya’nın eski Cumhurbaşkanı Tarja Halonen

Oysa o kadın, Finlandiya’nın eski Cumhurbaşkanı Tarja Halonen’dir. 2000 ile 2012 yılları arasında Finlandiya’yı yöneten bu kadın liderin döneminde ülke eğitimde, sağlıkta, sosyal adalette, altyapıda ve yaşam kalitesinde dünyanın zirvesine yerleşti. Beş milyon nüfuslu, sert kışların hüküm sürdüğü küçük bir kuzey ülkesi, küresel refah endekslerinde birçok süper gücü geride bıraktı.

Halonen, bu bağırmayan ama içimizde yankılanan fotoğraf karesinde, bir devlet başkanı gibi değil, bir “görünmeyen” gibi sokağa çıktı. Bu bir reklam değildi. Bir PR çalışması da değildi. Bir politik şov ise hiç değildi. Bu bir vicdan eylemiydi. Halonen, evsizlerin, mültecilerin ve toplumdan düşmüş insanların yaşadığı görünmezliği, kırılganlığı ve yalnızlığı, kendi bedeniyle deneyimlemek istedi. Çünkü bazı gerçekler salt okunarak değil, yaşanarak anlaşılır.

Kariyerine avukat olarak başlayan 1943 doğumlu Halonen şöyle söylemişti: “Ben de bir dilenci ya da mülteci olabilirdim. Ama kader beni başkan yaptı. Bu yüzden bu şansa sahip olmayanlara karşı derin bir empati duyuyorum.” Bu sözler, gücün içinden konuşan gerçek bir alçakgönüllülüğün ifadesi değil mi? Çünkü Halonen gücün bir erdem olmadığını çok iyi biliyordu. Onun için ayrıcalık bir meziyet değildi… Gerçek liderlik, başkalarının üstüne çıkmakla değil, onlarla aynı hizaya inmeyi göze almakla ilgili… Bağırmadan... Dayatmadan... Aşağılamadan... Dinleyen, gözleyen, yaklaşan bir liderlik… O’na göre yönetmek yukarıdan emir vermek değil, önemli olan anlamaktı. Ve insanın kendisini acıdan korusa bile, başkalarının hâlâ acı çektiğini unutmamasıydı.

8 Mart’ta kadınları konuşurken, aslında şunu da konuşmalıyız: Nasıl bir güç istiyoruz? Nasıl bir liderlik? Nasıl bir toplum? Tarja Halonen bize şunu hatırlatıyor: Gerçek güç, insanlığını kaybetmeden güçlü kalabilmektir. Atatürk’ün hayal ettiği toplum da buydu: Eğitimli, vicdanlı, eşitlikçi, yurttaşını yukarıdan değil yanından gören bir Cumhuriyet.

Ne mutlu böyle insanlara. Ne mutlu böyle yöneticilere sahip ülkelere. Ne mutlu bu bilinci yetiştirebilen toplumlara. Ve ne mutlu, 8 Mart’ı yalnızca çiçeklerle değil, böyle bir ahlakla ananlara.