Ana Tetelzweig da Struma´dan kurtuldu

Haber Fotoğrafı: 26 yaşında Struma faciasından sağ kurtulmayı başaran Ana Tetelzweig

1940’ta Nazi orduları Türkiye’nin Balkan sınırlarına kadar ilerlemişti. Bu süreçte Romanya’da da Yahudileri hedef alan yasalar yürürlüğe konmuştu. 1941’e gelindiğinde, Romanya’daki Yahudiler için Filistin’e gitmek, hayatta kalmanın tek yolu hâline gelmişti.

Aralarında varlıklı ve eğitimli Yahudilerin bulunduğu çoğu genç bir grup Filistin’e ulaşabilmek için topladıkları parayla bir Yunan acentesine başvurdu. Queen Mary adlı büyük bir yolcu gemisini kiraladıklarını sanıyorlardı; ancak kendilerine tahsis edilen gemi, Struma adlı, yaklaşık 100 kişilik eski bir ahşap tekneydi. Acente, asıl geminin Romanya karasularının dışında beklediğini söyleyerek onları kandırmıştı.

Struma, 1830 model bir motora sahip, aslında kömür taşımak için kullanılan bir gemiydi. 12 Aralık 1941’de Köstence Limanı’ndan hareket etti ancak daha yolun başında motoru arıza yaptı. Ertesi gün bir Romen römorkörü motoru geçici olarak onardı ve gemi yoluna devam edebildi. Ne var ki, 15 Aralık’ta motor yeniden bozuldu. Bunun üzerine Struma İstanbul’a kadar çekildi ve Sarayburnu açıklarında demirlemek zorunda kaldı.


24 Şubat 1942 tarihinde Sovyet denizaltısı tarafından batırılan Struma gemisinin Sarayburnu açıklarındaki tek fotoğrafı

Filistin’e gitmek isteyen Romen Yahudilerinden oluşan 769 kişi, 70 gün İstanbul açıklarında bekletildikten sonra 24 Şubat 1942 tarihinde gemi, motoru olmadan İstanbul Boğazı’nın dışına, Yön Burnu mevkiine Türk römorkörler tarafından çekildi. Yön Burnu’nun 4-5 mil açığında Sovyetlere ait bir denizaltının torpidosuyla vurulan Struma battı.

Batan Struma’dan kurtulan oldu mu?
19 yaşındaki David Stoliar, 24 saat denizin üstünde kalmayı başardıktan sonra Türk balıkçılar tarafından kurtarıldı. Patlamadan sağ kurtulan bir diğer kişi ise ikinci kaptan Dikof idi. Enkaza tutunarak hayatta kalan Dikof, gücünü yitirip suya düşüp ölmeden önce, Stoilar’a Rusça torpidoyu gördüğünü söyledi.

Bugüne kadar, hiçbirimizin bilmediği, Struma’dan sağ olarak kurtulmayı başaran bir diğer kişi ise 26 yaşındaki ANA TETELZWEIG idi. Ana’yı Türk Sahil Korumasında görev yapan Saksonya kökenli Roket yardımcı pilot kaptanı Talik (Talip) Aliman kurtardı.


Talik Aliman’ın Sahil Koruma bünyesindeki çalışma karnesi


Roket yardımcı pilotu, denizde teknesiyle tek başına dolaşırdı. O akşam geminin enkazına tutunarak hayatta kalmaya çalışan Ana Tetelzweig’ı fark edip kurtardıktan sonra Talip, Ana’yı annesiyle yaşamakta olduğu Şile’deki evine götürdü.

Her ikisi de Slav dillerini konuşuyorlardı. Talip Yahudi miydi? Aralarında Yidiş lisanında mı anlaşıyorlardı?


Torun Vitali Kazes ve kızı Talya Mutlu'yla yapılan söyleşide Silvyo Ovadya (ortada) ile birlikte (1 Ağustos 2025)

Bu gerçeği dünyaya duyurmadan önce 5 yıl boyunca, Ana’nın günümüzde ABD’de yaşayan torunu Vitali ile; ve kısa bir süre önce de kızı Talya Mutlu ile görüştüm. Son üç yıldır dört gözle Vitali’nin Türkiye’ye ve Şile’ye gelmesini bekledim. Her ikisiyle yapmış olduğum röportajların kayıtları mevcuttur. Anlatılanlara ikna olduktan sonra bu gerçeğin mutlaka bilinmesi gerektiğine inandığımdan, tarihe mal olacak bu yazıyı kaleme aldım.

Yıllarca, Karadeniz’de değilse de Sarayburnu açıklarında bu kadar genç adam arasında deniz yoluyla kurtulanların olmuş olabileceğine hep inandım. Sonraları, bir Türk Yahudisi ile evlenen bir hanımın bir “briç masasında” dile getirdiği bu konuyu o gün orada bulunanlardan duymama rağmen ilgili kişilerin vefat etmiş olmaları, bu gerçeği ortaya koymamı engelledi.

Tekrar o tarihe dönecek olursak, Talip Aliman, Ana Tetelzweig’ı evine götürdükten bir buçuk ay sonra, 12 Nisan 1942 tarihinde onu “Ayşe Aliman” adıyla Şile Nüfusuna kaydediyor. 24 Şubat 1942’den sadece 47 gün sonra gerçekleşen bu işlemde Ayşe’nin doğum yeri hanesine “Şuma” yazılmıştı. Acaba bu Struma’nın kötü bir yazılışı mıydı?

Tahminlere göre, Sarayburnu açıklarında gemide 70 gün eşi Isaac Tetelzweig ile birlikte kalan Ana’nın, RESMİ MERCİLERE, TÜRKİYE’DEKİ YAHUDİLERE VE YÖNETİCİLERİNE bir güveni kalmamıştır. Korkusundan Slav bir lisan veya Yidiş dilini kullanan kurtarıcısı Talik Aliman’a sıkı sıkıya sarılmıştı. Talip de ona…. O yıllarda, dünya Yahudiler için güvenli değildi. Özellikle, 70 gün boyunca İstanbul açıklarında çok kötü şartlarda kurtarılmayı bekleyen 769 Yahudi’den biri olan Ana için… Onlar için hiçbir olanak yaratmamış olan Türkiye’deki Yahudi Toplumu Yöneticileri; Türkiye’de faaliyet gösteren Filistin’deki Yahudilerin gizli temsilcileri; Romanyalı yetkililer… Hiçbiri güvenilecek kişiler veya yetkililer değillerdi.


Talip ve Ayşe Aliman’ın kızları Talya’nın düğün töreninde

Talip ile evlenen Ana, 1947 ve 1952’de birincisi erkek, ikincisi kız, iki çocuk sahibi oldular. Bugün Şile yakınlarında Müslüman mezarlığında gömülü olan Talip ve Ana (Ayşe)’nın İslam dinine geçtiklerini sanmıyorum. Bence, Türkiye’de Şile gibi küçük bir kasabada rahat yaşayabilmek için bu şekilde hayatlarını sürdürmeyi uygun görmüşlerdi. Görüşmemizde kızı Talya, “Babam anneme ‘Ana’ diye seslenirdi; biz abim ile bunu ‘anne’ye istinaden söylendiğini zannederdik. Adının Ana olduğunu bilmezdik ve idrak etmemiştik” diye anlattı.


Ayşe Aliman ‘Ana’ ve Kaptan Talip Aliman ‘Baba’nın Şile yakınlarındaki mezarları Ana – Ayşe’nin esas adına istinaden yazılmıştır


Kızı Talya’nın aktardıklarından, Ana’nın hayatı boyunca derin bir hüzün taşıdığını anlıyoruz. “… Annem bazen babama, bazen de abime ‘İzak’ diye hitap ederdi; ben buna bir anlam veremezdim. Bizler İzak’ın, Struma’da hayatını kaybeden ilk eşi olduğunu bilmiyorduk…”, “…Annem-babam yanımızda önemli konuları konuşmazlardı, bunları özel olarak konuşurlardı…”

Evde yemeklerde ne yerdiniz, belirli kurallar var mıydı? diye sorduğumda; “Evde etli ve sütlü beraber yenmezdi. Soğuk pancar çorbası, kapuska, patates ve pancarlı yiyecekler evde en sık yenenlerdi. Tabii ki Şile gibi bir balıkçı kasabasında evlerde balık da yenirdi ancak bu geçmişten gelen bir geleneği temsil etmiyordu…” şeklinde yanıtladı.

Evde anne-baba ayrı bir lisan konuşurlardı ve komşularla pek ilişkiye girmezlerdi. Çocuklar komşu evlerine gitmezlerdi ve kendi yaşamlarıyla bir mukayese unsurları yoktu.

“… Cuma akşamları özel bir yemek yerdik. Bunun bize mahsus olduğunu hiç düşünmedim. Annem iki yağdanlık yakar ve dua ederdi…”


Talya ve oğlu Vitali Şabat'ta


Babamın maaşı sınırlıydı ve zor geçinirdik; onun için yaz aylarında eve mümkün mertebe pansiyoner alırdık. Ve biz bir odada toplanırdık. Bazen Yahudi ailelerle akşam konuştuklarında Struma diye bir olaydan bahsederler ve 700’ü aşkın kişinin ölümü konu olurdu. Bunları duymama rağmen Struma bana bir şey ifade etmiyordu ve anneme sorduğumda bana hiçbir şey anlatmazdı…”

Baba Talip, üstlerine vermiş olduğu bir dilekçede aldığı maaşın çok sınırlı olduğunu ve rahat geçinemediklerini ifade ediyordu. Torun Vitali ile görüştüğümde bana anneannesinin gül bahçesinden bahsetti: “Anneannemin evinin arkasında kendi baktığı siyah güllerden oluşan bir bahçesi vardı. Bunu duymuş olanlar mutlaka izin alıp bu siyah gül bahçesini ziyaret ederlerdi.”


Talik Aliman’ın Sahil Koruma’daki çalışması süresince yapılan haksızlıktan dolayı 1953 yılında amirlerine vermiş olduğu dilekçe

Ana’nın, evinin arka bahçesinde siyah güller yetiştirdiği bir bahçesi vardı. Siyah gül çok doğal değildi. Ancak kızının, annesinin bu bahçeyi nasıl oluşturduğunu bilmemesi çok üzücü. Türkiye’de siyah güllerden oluşan bahçeye pek rastlanmaz. Geçtiğimiz günlerde (Eylül 2025) Hürriyet Gazetesi’nde, “Dünyada sadece Şanlıurfa Halfeti’de yetişen KARA GÜL” başlıklı bir haber yer aldı. Halbuki bu doğru değildi. Ana’nın da böyle bir bahçesi vardı, ancak Ana’nın siyah güllerden oluşan bahçesinin fotoğrafları ne yazık ki elimizde mevcut değil. O dönemde Aliman’ların evinde fotoğraf çekmiş olan birinin albümünde bu fotoğraflar mevcut mudur? Bilmem!

Ana ve Talip yaşadıkları süre boyunca yurt dışına çıkmayı, Romanya’yı ya da İsrail’i ziyaret edip eski akrabalarını aramayı hiç mi düşünmediler? Yaptıklarını izlersek ne yazık ki düşünmediklerini görüyoruz. Acaba bu, bir korkunun neticesi miydi, yoksa nereye müracaat edeceklerini bilmediklerinden mi olaylar öyle gelişmişti?

Ailenin ilk damadı İzmirli bir Yahudi genç idi. Pansiyoner olarak kaldığı evde Cuma akşamı adı konmamış Şabat Akşamı Sofrasını gördüğünde şaşkınlığını gizleyemedi.

Ana, Cuma akşamları iki yağdanlık yakardı. Daha sonraları yağdanlığı kızı Talya veya torunu Vitali yakarlardı. Talya: “Yağdanlık yakılırken mırıldanılan duanın hangi lisanda söylendiğini sorgulamadım ve bugün ne yazık ki duayı hatırlayamıyorum, ancak Türkçe olmadığını biliyorum.” Ana, 62 yıl boyunca (1942-2004) hiç mi Romanya’daki ya da İsrail’e göç etmiş olan akrabalarını arama cesaretini gösteremedi? Kızı ve torunu Vitali’den, Polonezköy’de yaşayıp çalışan “Akerman” ailesinden bahsettiklerini biliyorum. Sanırım bu ailenin “Ana” ile bir yakınlığı vardı.

Struma Sarayburnu açıklarında iken bu kadar gencin içinde çok iyi yüzebilenler mutlaka ki mevcuttu. Bunlar arasında Struma’dan kıyıya dek yüzebilecek olanlar da vardı. Yeter ki gemiden denize girerken yakalanmasınlardı. Gemiden hayal ettiğim gibi kurtulanlar olmuş mudur? Ne yazık ki bilemiyoruz. Ancak, gemi battıktan sonra Ana Tetelzweig gibi başka kurtulmuş olanların olabileceğine pek ihtimal vermiyorum.

Konuyu bu denli incelediğinizde anlatacak daha çok şey olabilir, ancak bu konunun özünü dağıtacaktır.

 

*********

 

Yazarın Notu:
Struma Gemisi
olayı nasıl yaşandı?
II. Dünya Savaşı sırasında yaşanmış trajik bir göçmen faciasıdır. 1941 yılında Nazi işgali altındaki Romanya’dan kaçmak isteyen 769 Yahudi mülteci, o dönemde İngiliz mandası altında olan Filistin’e gitmek amacıyla Struma adlı eski bir gemiye bindi. 1838 yapımı Struma, oldukça bakımsız ve denize elverişsiz bir yük gemisiydi. Mültecilerin amacı İstanbul üzerinden Filistin’e ulaşmaktı.

İSTANBUL’A VARIŞ
Struma, 12 Aralık 1941’de Köstence Limanı’ndan ayrıldı. 15 Aralık 1941’de İstanbul’a ulaştı. Ancak gemideki mültecilerin vizeleri geçersiz kabul edildi. İngiltere, Filistin’e girişlerine izin vermedi; Türkiye de yolcuların karaya çıkmasına müsaade etmedi. Bu nedenle gemi yaklaşık 70 gün boyunca İstanbul’da Sarayburnu açıklarında demirli halde bekletildi.

DİPLOMATİK ÇIKMAZ
* İngiltere Filistin’e göçü sınırlamak istiyordu.
* Türkiye, tarafsızlığını korumaya çalışıyor ve olaya karışmak istemiyordu.
* Romanya ve Almanya mültecilerin geri dönmesini istiyordu.
Bu diplomatik çıkmaz nedeniyle gemideki insanlar kötü koşullar altında, açlık ve hastalıkla mücadele etmek zorunda kaldı. Türk Yahudi Toplumu yöneticileri bu süre zarfında gemiye özellikle gıda desteği verdi.

FACİA
Sonunda Türk makamları, 23 Şubat 1942’de Struma’yı çekiciyle Karadeniz’e götürüp açık denize bıraktı. Geminin motoru yoktu ve yardım alamadan sürüklenmeye başladı. 24 Şubat 1942 sabahı, Struma, Karadeniz açıklarında bir Sovyet denizaltısı tarafından torpillenerek batırıldı. 769 mülteciden bugüne dek bilinen yalnızca bir kişi; David Stoilar kurtuldu.

SONUÇ
* II. Dünya Savaşı döneminde Yahudi mültecilerin karşılaştığı çaresizliği ve uluslararası toplumun duyarsızlığını sembolize eder.
* Türkiye, olayda doğrudan sorumlu olmasa da mültecilerin karaya çıkmalarına müsaade etmemesinden dolayı eleştirilmiştir.
* Olay Holokost tarihinin trajik olaylarından biri olarak anılır.
* Ülkemizde son yıllarda “Struma Faciası”, resmî mercilerle Sarayburnu’nda anılır.


*********

Silvyo Ovadya Kimdir?
1986–1998 yılları arasında Şalom Gazetesi’nde Yayın Yönetmenliğini üstlenen Ovadya, bir dönem Tarih Vakfı yönetim kurulu üyesi olarak da görev yaptı.
Günümüzde Adalar Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olan Ovadya aynı zamanda, bünyesinde Türk Musevileri Müzesi'ni barındıran 500. Yıl Vakfı’nın başkanıdır.
Silvyo Ovadya halen Şalom Gazete'sinin imtiyaz sahibidir.