Haber Fotoğrafı: Fotoğraf sanatçısı Ani Çelik Arevyan (Fotoğraf: Teri Erbeş)

ANİ ÇELİK AREVYAN, çağdaş fotoğraf alanında gerçeklik, ışık ve algı üzerine düşünen, güçlü kavramsal bir dile sahip İstanbul doğumlu bir fotoğraf sanatçısı. Sanat hayatına 1986’da başlayan Arevyan, fotoğrafı yalnızca görsel bir belge olarak değil, düşünsel ve estetik bir deneyim alanı olarak ele alır. Çalışmalarında imge, zaman ve algı ilişkilerini sorgularken izleyiciyi gördüklerinin ötesinde düşünmeye davet eder. Arevyan’ın eserleri bugün birçok özel koleksiyonun yanı sıra İstanbul Modern Sanat Müzesi ve Fransa Ulusal Kütüphanesi gibi önemli kurumlarda yer almakta.

Sanatçının Merdiven Art Space’te gerçekleşen Bir Düşün İçinde / In a Dream adlı son sergisi, izleyiciyi geçmişin izleri ile geleceğin olasılıkları arasında, çok katmanlı ve düşsel bir zaman-mekânda dolaşmaya çağırıyor. Sanatçıyı daha yakından tanıyabilmek için keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.


Miryam Şulam - Ani Çelik Arevyan (Fotoğraf: Teri Erbeş)

Fotoğraflarınız ve son dönem cam çalışmalarınız zaman, hafıza ve bakma biçimlerimiz üzerine sessiz ama derin sorular soruyor. Ani Çelik Arevyan’ı bize kendi kelimelerinizle nasıl anlatırsınız?
Çalışmalarımda zamansızlık fikrini çok önemsiyorum. Zamansızlık içinde, ama sürekli zamanı irdeleyen biriyim diyelim. Bu biraz çelişkili gibi görünebilir ama sanırım zamanı ancak onun dışına doğru bir mesafe almaya çalışırken anlayabiliyorum. Zamanın içinde kalınca çok hızlı akıyor; ben o akışı yavaşlatmaya, hatta mümkünse askıya almaya çalışıyorum. Elbette bir imajın nerede, hangi mekânda hangi ışıkta ve hangi anda ortaya çıktığı önemli. Ama benim için asıl mesele, o imajın zamanın içinde nasıl var olabildiği, ne kadar dayanabildiği. Görüntünün belli bir döneme, belli bir “şimdi”ye sıkışmasını istemiyorum. Daha çok, izleyenin kendi zamanı, kendi hafızası ve deneyimiyle yeniden anlam kazanabileceği bir alan açmaya çalışıyorum.

Bu yüzden fotoğraf benim için yalnızca bir kayıt aracı değil. Bir anı dondurmakla ilgilenmiyorum; aksine, zamanla açık kalan, değişebilen, her bakışta başka bir şey söyleyebilen bir ilişki kurma biçimi olarak görüyorum. İmajın ömrü, benim için üretildiği anla değil, bakıldıkça dönüşebilme ihtimaliyle ilgili.


Ani Çelik Arevyan (Fotoğraf: Teri Erbeş)

Eserleriniz Türkiye’de ve uluslararası koleksiyonlarda izleyicisiyle buluşuyor; bu da üretiminizin farklı okumalara açılmasını sağlıyor. Bu bağlamda, sanatçı olarak kendinize biçtiğiniz bir sorumluluk ya da misyon var mı?
Sanatçı olarak benim için en temel sorumluluk, kendi hissettiklerime ve sezgilerime karşı dürüst olabilmek. Üretim sürecinde duygularımı, içimde olup biteni açığa çıkarmak çok önemli; ama bunu her şeyden önce kendim için yapıyorum. Önce kendime konuşuyor, sonra gerçekten ne söylediğimi dinlemeye çalışıyorum. Bu yüzden de her şeyi izleyiciyle paylaşma gibi bir ihtiyacım yok. Bazı şeylerin sadece bende kalması, işin doğası açısından daha doğru geliyor. Belki de bu yüzden modasızlığı ve işaretsiz olmayı seviyorum. İşlerimin tek bir okuma ya da net bir mesaj üzerinden ilerlemesini istemiyorum. Daha sessiz, daha açık uçlu bir yerde durmayı tercih ediyorum. İzleyicinin kendi deneyimiyle, kendi duygusuyla ilişki kurabileceği bir alanda kalması benim için daha anlamlı. Eğer bir misyondan söz edilecekse, bu da sanırım tam olarak bu alanı korumak: açıklamak yerine sezdiren, yönlendirmek yerine alan açan bir üretim biçimi.



Önceki sergilerinizle ilgili değerlendirmelerinizde “fotoğraf çekmek” ile “fotoğraf yapmak” arasındaki fark vurgulanmış. Bu fark sizin pratiğinizde neden önemli? 
Evet, işlerimin üretme sürecini, fotoğraf çekmekten çok fotoğraf yapmak olarak tanımlamayı tercih ediyorum. Çünkü benim için fotoğraf, karşıma çıkan bir anı yakalamaktan ibaret değil; üzerinde düşünülen, kurulan ve zaman içinde şekillenen bir süreç.

Çekmek daha çok anlık bir refleksi çağrıştırıyor, oysa yapmak, görüntüyle daha uzun soluklu bir ilişki kurmayı gerektiriyor. Bu nedenle fotoğraflarımı çoğunlukla seriler halinde üretiyorum. Tek bir görüntüyle söyleyemeyeceğim şeyi, birden fazla imajın yan yana gelmesiyle kurabiliyorum. Seriler, estetik tercihlerimi daha görünür kılarken, aynı zamanda farklı görsel olanakları keşfetmeme de izin veriyor. Benim pratiğimde “fotoğraf yapmak” tam olarak bu noktada anlam kazanıyor: görüntüyü sadece üretmek değil, onun etrafında düşünmek, onu çoğaltmak ve izleyiciyle kuracağı ilişkiyi zaman içinde inşa etmek.



Çalışmalarınızda ışık ve form ilişkileri üzerine derin sorgular görüyoruz. Fotoğraflarınızdaki rolleri nedir?
Işıkla kurduğum ilişki, görünür olanı doğrudan aydınlatmaktan çok, saklı olanı sessizce açığa çıkarma arzusundan besleniyor. Işık benim için bir şeyi göstermenin değil, hissettirme alanı yaratmanın bir yolu. Bu noktada mesela “cam bedenler” yalnızca birer form değil; içinden geçen, kırılan, çoğalan ışığın hafızasını taşıyan geçirgen varlıklar haline geliyor. Camın zemine düşen, uzayan gölgeleri ise bedenin kendisinden bağımsız bir anlatı kuruyor. Bu gölgeler benim için neredeyse hislerin ışığına dönüşüyor. Camın parlaklığını tekrar etmiyorlar; daha çok onun sessiz, geri planda kalan karşılığı gibi var oluyorlar. Işık camdan geçerken netliğini yitiriyor, çoğalıyor, bazen kararıyor. Ortaya çıkan gölge de artık formun birebir temsili olmaktan çıkıp bir iz, bir hatırlama, hatta içsel bir titreşim halini alıyor. Bu anlamda ışık benim için yalnızca bir araç değil; bir karşılaşma, bir yoklama ve aynı zamanda bir sabır meselesi. Görüntünün ortaya çıkması kadar, ortaya çıkmayanla kurulan ilişki de en az onun kadar belirleyici oluyor.



Fotoğraf pratiğinin ötesinde son dönemde, yukarıda bahsettiğiniz “Cam bedenler” adlı üç boyutlu formlarla yaptığınız çalışmalar büyük dikkat çekiyor. Bu malzemeye yöneliş sürecinizin hikâyesini bizimle de paylaşır mısınız?
Geçmiş Şimdiki Zaman / Past Present Tense” bir fotoğraf sergisi değildi ve bu benim için önemli bir eşikti. Uzun yıllar fotoğraf üzerinden ürettikten sonra, bu kez kendimi farklı bir medium’da çalışırken buldum. “Cam bedenler” yolculuğu da oldukça kişisel bir yerden başladı. Yaklaşık 35 yıl boyunca aynı parfümü kullandım ve zamanla biriken şişelere baktığımda, onlarla yeniden ilişki kurma isteği duydum. Zamanın içinden geçmiş bu nesneleri dönüştürmek istedim.

Bu süreç benim için sadece bir malzeme değişimi değil; zamana, bedene ve hafızaya dair bir yüzleşmeydi. Camla çalışmaya başlamadan önce iki yıl sıcak cam üfleme eğitimi aldım. Amacım birebir formlar üretmekten çok, camın nasıl hareket ettiğini, nerede uzayıp nerede donduğunu anlamaktı. Her bir form defalarca fırına girip çıktı, sürekli değişti. Bir noktadan sonra camla mücadele etmek yerine onun ritmine ayak uydurmayı seçtim. Bu da bana acele etmeden düşünme ve dönüşüme alan açma imkânı verdi.

Fotoğraf pratiğiniz başlangıcından bu yana sanat dünyasında çok şey değişti. Sizin bu dönüşümlere bakışınız nasıl oldu?
Fotoğraf, en temelde bize bir görüntü sunar; ama sanat tarihi içinde bu görüntünün ne anlama geldiği sürekli değişmiştir. Özellikle resimle kurduğu ilişki, bu dönüşümün en belirleyici alanlarından biri oldu. Fotoğrafın ortaya çıkışıyla birlikte gerçekliği temsil etme meselesi büyük ölçüde değişti. 1900’lerin başında Kandinsky gibi sanatçılar fotoğrafın, resmi başka bir yere çektiğini fark ettiler ve bu kırılma, soyut resme giden yolu açtı. Fotoğraf bir anlamda ressamların elinden “görüntüyü” aldı; ressamlar da bunun karşılığında biçim ve rengi özgürleştirdiler.

Fotoğrafçılar ise uzun süre kendi sanat alanlarını tanımlamaya çalıştılar. Pictorialism gibi akımlarla fotoğrafı tekil ve özgün kılma çabası ortaya çıktı; ardından fotoğraf, resme yaklaşarak hikâye anlatımı üzerinden ilerledi. Bugün hâlâ bu mirasın izlerini görüyoruz. Benim içinse özellikle 1930’ların Fransa’sında gerçeküstü akım içinde üreten fotoğrafçılar, Man Ray ve Seidner gibi isimler çok belirleyici oldu. Görüntüyü bozarak başka bir gerçeklik alanı açmaları, benim bakma biçimimi derinden etkiledi.

Önümüzdeki dönemde sizi heyecanlandıran yeni bir proje, tema ya da malzeme vardır diye tahmin ediyoruz. Sanatınızın bir sonraki adımında nereye odaklanmak istiyorsunuz?
Fotoğrafla, birbirimizi tamamlıyor, bir döngünün içinde gelişiyor gibiyiz. Bunu gerçekten hissediyorum. Fotoğraf pratiğim yıllar içinde sürekli dönüşse de, hep dönüp dolaşıp aynı temel sorulara geri geliyor: zaman, hafıza, ışık ve algı. Önümüzdeki dönemde beni en çok heyecanlandıran şey de bu döngüye biraz geriden bakabilme ihtimali.

Mart–Nisan 2026’da açılacak olan Işığın Sesi / The Sound of Light başlıklı retrospektif sergi, 1986’dan bugüne uzanan üretim sürecimi bir arada görme ve yeniden düşünme fırsatı sunuyor. Bu sergiye hazırlanırken, fotoğrafı yalnızca görsel bir kayıt olarak değil, düşünmenin ve algının şekillendiği bir alan olarak nasıl kullandığımı daha net fark etmeye başladım. Yıllar boyunca yaşadığım kentler, gündelik nesneler, kişisel hafızamdan süzülen izler hep bu düşünme alanının parçaları oldu.

Sanatımın bir sonraki adımında da büyük bir kopuştan ziyade, bu birikimin içinden yeni bağlantılar kurmaya odaklanmak istiyorum. Fotoğraf, heykel ve ışık arasında gidip gelen bu alan hâlâ benim için çok canlı. Belki de bundan sonra mesele, yeni bir malzeme arayışından çok, mevcut olanın içinde daha derine inmeye cesaret etmek.