Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz tiyatronun duayen isimlerinden Haldun Dormen ile bütünleşmiş bir sözdü bu; Yaparsın şekerim. Onun özellikle genç yetenekleri motive etmek için sıkça kullandığı bu sözler aynı zamanda sıcak bir samimiyeti de yansıtıyordu.

Zira şeker her ne kadar basit anlamıyla bir gıda maddesini tanımlamak için kullanılsa da yarattığı olumlu, pozitif ve sıcak hissiyatıyla günlük yaşamımızda bir mecaz olarak da yer bulmuştur. Roş Aşana’da elmanın bala batırılması, yalnızca tatlı bir yıl dileği değil hafızanın tat üzerinden yeniden kurulmasıdır. Şeker, kültürlerde çoğu zaman umutla ilişkilendirilir. Hatta bu karşılık bu ay içinde coğrafyamızda tanık olacağımız Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı denmesi ile de görülmektedir.

“Şeker Bayramı” mı, “Ramazan Bayramı” mı?
Konu hakkında sıkça tartışmalarına rastlasak da “Şeker Bayramı” ifadesi Ramazan Bayramı’nı hafifleten değil, onu gündelik hayatın içine alan bir isimdir. Tatlıyla, çocukla, ziyaretle ve affetmeyle kurulan bir bayram algısının dildeki izidir. Tanımlamanın geçmişi de Cumhuriyet dönemine ait değil, onun çok daha öncelerine dayanmaktadır. Şekerin hem besin olarak hem kültürel olarak bu topraklarda yer etmesine dek…



Osmanlı, şekerle ilk kez 14. yüzyıl civarında tanıştı. Ama şekeri bir kültür unsuru hâline getirmesi, 16. yüzyılda Mısır’ın fethiyle mümkün oldu. Şekerin Dünya’daki yolculuğu ise büyüleyici bir hikayedir.

Şekerin Dünya’daki yolculuğu
Şeker Batı dünyasında bilinmezden çok önceleri, M.Ö. 6000 civarında Yeni Gine’de evcilleştirilen uzun bir ot olan şeker kamışının tatlı suyu çiğnenerek tüketiliyordu. M.Ö. 500 civarında, şeker kamışı suyunu kristal haline getirme yöntemleri ise, ilk olarak Hindistan’da geliştirildi. O yıllarda Pers İmparatoru I. Darius’un Hindistan’ı işgal etmesi ile buldukları ilginç bitkiye de “arılar olmadan bal veren kamış” adını verdiler.

Şeker yapımı bilgisi, Persleri takiben komşu İslam dünyasına yayıldı. Orta Çağ Avrupa’sı ise şekerle ticaret yolları aracılığıyla tanıştı. Tabi ki, tehlikelerle dolu olan ve aylar, yıllar süren bu yolculuklarla şekerin ulaştırılması son derece pahalıydı ve daha çok baharat gibi kullanılıyordu.

16. Yüzyılın başlarında bu baharata olan ilgi Portekizli girişimcileri, yeni keşfettikleri Brezilya’da köle gücü ile şeker kamışı yetiştirmeye itti. 1680’lere gelindiğinde, Hollandalıların, İngilizlerin ve Fransızların Karayipler’de köle kolonileriyle kendi şeker kamışı plantasyonları vardı. Bunların izlerine halen rastlanabilmektedir.

18. Yüzyıla geldiğimizde çay ve kahvenin artan popülaritesi ile şeker tatlandırıcı olarak yaygın bir şekilde benimsendi. Avrupa’da şekere olan artan talep daha fazla büyüme ve kazancı teşvik ederek “beyaz altın” ünvanını kazanmasını sağladı.

Zorluklar fırsatları da doğurdu. 19. yüzyılın başlarında Britanya’nın Napolyon Fransası’na uyguladığı deniz ablukası, Karayip şeker kaynaklarına alternatif aramaya yöneltti. Bu durum, Avrupa’da şeker pancarı endüstrisinin doğmasına yol açtı.

1886’da ABD’nin Atlanta şehrindeki alkol yasağı, iş adamı ve kimyager John Pemberton’ı popüler içeceği Pemberton’s Tonic French Wine Coca’yı yeniden formüle etmeye zorladı. Alkolü %15’lik şeker şurubuyla değiştirdi ve sitrik asit ekledi. Muhasebecisi Frank Robinson ise içeceğe ana bileşenleri olan kokain yaprakları ve kola fındıklarından esinlenerek yeni bir isim seçti ve bugün bildiğimiz Coca-Cola markasını yarattı.

1879’da İsviçreli çikolata ustası Daniel Peter, komşusu Henri Nestlé tarafından geliştirilen tatlandırılmış yoğunlaştırılmış sütü kullanarak dünyanın ilk ticari sütlü çikolatasını icat etti. Bu da yeni bir aşkın başlangıcını oluşturdu.

20. Yüzyılın ikinci yarısı geldiğinde ise rüzgârlar tersine dönmeye başladı
Tıp dünyasında art arda gelen haberler, şekerin olmasa da onun insan organizmasında yapacağı tahrifatın çirkin yüzünü göstermeye başladı. Kısa sürede de un ve tuz da benzer bir akıbete uğrayarak “üç beyaz zehir” olarak tanımlanır oldu.

Özellikle işlenmiş gıdalardaki şekerin yaygınlığı, beynin ödül sistemi üzerindeki etkileriyle birleşerek beslenmeyle ilgili hastalıkların artışına ve ülke sağlık sistemlerini zorlayan bir duruma neden olduğu gösterildi.

Bir zamanların beyaz altını olan şeker bugün sağlık tartışmalarının merkezinde yer alıyor olabilir. Mesele onu hayatımızdan silmek değil, yerine koyduğumuz anlamı yeniden düşünmektir. Çünkü şeker damağımızdan önce belleğimizde erir. Şabat sofrasında paylaşılan tatlı bir lokma gibi, şeker de hatırlatır. Asıl mesele ne yediğimiz değil, kiminle ve hangi niyetle paylaştığımızdır.

İyi bayramlar...