Kuzey Yarımküreye yaz çökerken, yaz-kış zaten gündemimizden hiç düşmeyen SU konusuna yeniden odaklandık. Kışın bir ümit, yağmurlara sarılırken, yazın sıcağında susuz kalmak… Hiç unutmam, kurak geçeceği söylenen ve sularımızın da sınırda olacağı alarmı verilen bir yaz başı, adada da önlem olarak bahçe sulamaları kısıtlanmışken, Almanya’da bir hobi fuarında bir kovanın ortasından yükselen ve hiçbir kaynağa bağlı olmayan bir musluktan şarıl şarıl kovaya akan suya nasıl imrenerek bakmıştık! 
Elimi suyun altına sokunca ortasındaki saydam boruyu hissetmiş, kapalı devre çalıştığını anlamıştım.
“Bu kuraklıkta bu kovayı bizim adadaki bahçeye koysak var ya, vururlar bizi” demişti kocam.
Ab-ı Hayat
Bilim insanları teleskoplarını uzak gezegenlere çevirdiklerinde veya Mars’a ve Güneş Sistemi’nin ıssız uydularına sondalar gönderdiklerinde, aslında bir tek şey arıyorlar: “Orada yaşam olabilir mi?” Ya da daha doğrusu, “Orada sıvı su var mı?” Zira bildiğimiz türden yaşam, sadece suyun olduğu yerde vardır. Bilim suyu, “Doğa’nın Evrensel Laboratuvarı” ifadesi ile tanımlar. Dünyada bakteriden dev mavi balinalara kadar her canlı organizmanın yaşamını, yaşamının kimyasını gerçekleştiren sudur. Her canlı hücrenin içindeki sudur besinleri çözen, molekülleri taşıyan, kimyasal reaksiyonları gerçekleştiren, sıcaklığı düzenleyen, karmaşık biyolojik yapıların oluşmasına yardımcı olan. Su olmadan ne DNA düzgün çalışır ne hücreler besin ve atıkları taşıyabilir, metabolizma felç olur.
Su, maddeyi neredeyse diğer tüm sıvılardan daha fazla çözebilen bir özelliktedir.
Bir anlamda, su sadece bildiğimiz yaşam için gerekli değil, aynı zamanda yaşamın sahnelendiği yerdir.
Ne yani, su olmadan yaşam da olmaz mı?
Belki de evrenin bir yerinde yaşam başka bir sıvı kullanıyordur? Bu hipotezden hareketle bazı bilim insanları alternatifler önerdi:
Sıvı metan
Sıvı amonyak
Süperkritik karbondioksit (sCO₂) (Karbondioksit gazının kritik sıcaklık ve kritik basıncın üzerindeki bir noktaya getirilmesiyle gaz gibi her maddeye nüfuz edebilirken aynı zamanda likit yoğunluğunu koruyan mükemmel bir solvent olması…)
Örneğin, Satürn’ün uydusu Titan’da sıvı metan gölleri ve nehirleri bulunur.
Ancak bu alternatifler büyük zorluklar sunmaktadır oysa ki su, olağanüstü bir özellik kombinasyonuna sahiptir: Nispeten geniş bir sıcaklık aralığında sıvı halde kalır, donduğunda genleşerek buz olarak yüzerken altındaki su yaşamını korumasını sağlar, ısıyı verimli bir şekilde depolayarak ortamları stabilize eder, çok çeşitli kimyasal reaksiyonları destekler… Bilinen başka hiçbir sıvı tüm bunları bu kadar etkili bir şekilde yapmaz. Bu nedenle, bilim insanları yaşam ararken, su en mantıklı başlangıç noktasıdır. “Suyu Takip Et” ifadesi, gezegen biliminde bir nevi slogan haline geldi.
Bilim insanları, dünyadaki suyun bir kısmının gezegenin kendisinden daha eski olabileceğine inanıyor. Dünya oluşmadan yaklaşık 4,5 milyar yıl önce, güneş sistemimizin doğduğu geniş gaz ve toz bulutlarında su molekülleri vardı. Bazı araştırmacılar, dünyanın suyunun bir kısmının yıldızlararası uzaydan kaynaklanmış olabileceğini ve güneş ile gezegenlerin şiddetli doğumundan sağ kurtulmuş olabileceğini bile öne sürüyor. Eğer bu doğruysa, bugün içtiğimiz su, ayaklarımızın altındaki dünyadan daha eski moleküller içerebilir. Vücudumuzdaki su molekülleri bir zamanlar Roma su kemerinden akmış, Atlantik Okyanusu’nu aşmış, bir sekoya ağacını beslemiş veya bir mamutun susuzluğunu gidermiş olabilir. Su sürekli olarak geri dönüşür. Bugün kullandığımız moleküller, büyük ölçüde milyonlarca yıl önce var olan moleküllerle aynıdır. Bir anlamda, suyu sadece yaşayan her insanla değil, tarih boyunca yaşamış sayısız nesille de paylaşıyoruz. Şaşırtıcı değil mi?

Su gibi aziz...
İnançlarında suyu hep merkeze yerleştiren insan, suyun peşinde yeryüzündeki yolculuğuna yön verdi, su sayesinde medeniyetler kurdu. İnsan suyun hem maddesiyle hem manasıyla arındı. Aslına yaklaşmak için ona sığındı. Suyu hem gıdası hem devası bildi.
Su insanlığın üzerine kâh gökten yağdı, kâh yerden çıktı, bir pınarda ya bir ayazmada ya bir kaplıcada, bazen bir kuyuda bazen de bir çeşmede, şifa özelliği ile insanın imdadına yetişti. Bu yüzden suyun çıktığı yerler aynı zamanda kutsalın tezahür ettiği “hierofani” yerler olarak kabul edilmektedir (Yunanca hiero: kutsal, fani: tezahür). Su hem gezegenimizin %71’ini kaplıyor hem de vücudumuzun yaklaşık %60’ı sudur.
Su aynı zamanda kılık değiştirme konusunda da ustadır. Dünya üzerinde doğal olarak üç halde de (katı, sıvı ve gaz) bulunan çok az maddeden biridir. Yağmur olarak düşer, bulutlar halinde sürüklenir, buzullara dönüşür ve atmosfere buharlaşır. Bu sonsuz dönüşüm, milyarlarca yıldır işleyen gezegensel bir dolaşım sistemi olan su döngüsü olarak bilinir. Her damla, asla gerçekten sona ermeyen bir yolculuğa katılır.
Ne kadar hafif, kolay akıcı görünse de dünya üzerindeki en güçlü kuvvetlerden biridir. Yeterli zaman verildiğinde, kıtaları yeniden şekillendirebilir. Nehirler, sağlam kayaların içinden derin kanyonlar oyar. Okyanus dalgaları, hareket ettirilemez gibi görünen uçurumları aşındırır. Buzullar, dağları yavaş yavaş vadilere dönüştürür. Dünyanın dört bir yanındaki gezginlerin hayran kaldığı muhteşem manzaralar –Büyük Kanyon’dan Norveç fiyortlarına kadar – varlıklarının büyük bir kısmını suyun sürekli çalışmasına borçludur.

Dr. Masaru Emoto diye biri
Emoto aslen fizikçi veya kimyager değildi. Uluslararası ilişkiler okumuştu ve daha sonra alternatif sağlık ve onun spiritüel tarafına ilgi duymaya başladı. Suyun çevresinden bilgi tutabileceğine ve yansıtabileceğine, insan bilincine, kelimelere, müziğe ve niyetlere bir şekilde tepki verebildiği fikrine su örneklerini dondurup ortaya çıkan buz kristallerini fotoğraflamakla vardı. Emoto’ya göre, olumlu kelimelere, dualara veya ahenkli müziğe maruz kalan su, güzel, simetrik kristaller oluştururken, olumsuz kelimelere veya sert seslere maruz kalan su düzensiz kristaller üretti. Bu iddialarını, uluslararası çok satanlar arasına giren “The Hidden Messages In Water” (Sudaki Gizli Mesajlar) adlı kitabında yayınladı. Ancak, Emoto’nun bu çalışmalarını bilim, kanıtların sağlam bir bilimsel sonuca ulaşmak için gereken seviyeye ulaşmamış olması nedeniyle kabul etmedi. Şüpheciliği baskındır bilimin, bazen daha sonra doğruluğu ortaya çıkan fikirleri ilk etapta reddetme eğilimi gösterir.
Esasen, Emoto’nun çalışması daha derin bir felsefi noktaya değiniyordu. Su, yaşamın merkezindedir ve vücutlarımız çoğunlukla sudan oluşur. Düşüncelerin, duyguların veya niyetlerin bir şekilde maddeyi etkileyebileceği fikri büyüleyicidir. Hâkim bilimsel görüş, Emoto’nun özel iddialarını destekleyecek kendince yeterli kanıt bulamamış olsa da, çalışması birçok insanı suyun zihin, çevre ve vücuda etkileri arasındaki ilişki hakkında düşünmeye teşvik etti. Esasen ayazma, zemzem gibi okunmuş sularımız, Hristiyanlıktaki suların kutsanması, vaftiz ya da Yahudilikte ruhsal ve bedensel varlığın saflaştırılıp paklanması için Mikve’de suyla arınma gibi yerleşik âdetlerimizin, su içerken “sağlığa” veya “şerefe” dememizin belki de eskilerin bir şekilde edindiği kadim birtakım bilgilerin tezahürü olmasın?
Dünyanın mucizevi gezgini
İlginç bir şekilde, suyun kendisi hala gerçek bilimsel gizemlerle dolu. Aşırı basınç altında davranışı, yaşamın kökündeki rolü... Araştırmacılar suyun açıklanmadık özelliklerini incelemeye devam ediyor: Buzun neden suda yüzdüğü mesela. Çoğu madde donduğunda yoğunlaşır ve katı halleri batmalarına neden olurken su farklı davranır. Donarken, molekülleri kendilerini daha fazla yer kaplayan bir yapıya dönüştürür ve bu da buzu, sıvı sudan daha az yoğun hale getirir. Bu tuhaf özellik önemsiz gibi görünse de soğuk iklimlerde yaşamın su altında devamının nedenlerinden biridir. Buz batsaydı, göller ve okyanuslar alttan yukarıya doğru donar ve dünya genelindeki su ekosistemlerini tehdit ederdi. Bunun yerine, yüzen buz, altındaki yaşamı koruyan yalıtıcı bir katman oluşturur. Bu anlamda, su, bilim, tarih, felsefe ve hayretin aynı damlada buluştuğu konulardan biridir ve basit kimyasal formülü H₂O’nun düşündürdüğünden çok daha olağanüstüdür.






