Özbekistan’daki o eski medreselerin taş avlularında dolaşırken insan bazen yalnızca mimariye değil, kadim bir zihnin içine girmiş gibi hissediyor. Çünkü Orta Asya’nın o büyük kültür havzasında sanat hiçbir zaman yalnızca “güzel” olmak için var olmadı. Her desenin, her hayvanın, her bakışın altında başka bir anlam saklandı.
Yazıma iliştirdiğim resme uzun süre baktım. İlk anda fantastik bir yaratık gibi görünüyor, değil mi? Ama biraz yaklaşınca onun aslında tek bir canlı olmadığını fark ettim. Bedeninin içinde başka bedenler var. Balıklar, kuşlar, tilkiler, yaban domuzları, kemirgenler, sürüngenler… Her biri ötekinin içine karışmış. Sanki doğa tek bir ruhun parçalarına dönüşmüş.
Ve en tepede… Güneş gibi parlayan bir yüz. Belki de resmin en sarsıcı yanı burada başlıyor. Çünkü bu figür bana insanın eski dünyadaki yerini hatırlattı: Kendini doğanın efendisi değil, onun bir parçası olarak gören insanı… Bugünün dünyasında doğayı sınıflandırıyor, ölçüyor, tüketiyoruz. Oysa eski medreselerin, minyatürlerin, tasavvuf hikâyelerinin dünyasında insan; kurtla, kuşla, suyla, ayla aynı hikâyenin içindeydi.
Bu resimdeki yaratık bana biraz da çağımızı düşündürdü: İnsanlık bugün parçalanmış bir bütün gibi yaşamıyor mu zaten? İçimizde aynı anda hem yırtıcı bir hayvan, hem ürkek bir ceylan, hem suskun bir balık, hem göç eden bir kuş taşımıyor muyuz? Medeniyet dediğimiz şey belki de içimizdeki bu hayvanları terbiye etme çabasından başka bir şey değil.
Dikkat ettim de, resimde hiçbir canlı diğerine tam hâkim değil. Hepsi birbirine dönüşüyor. Hepsi aynı bedenin parçası. Adeta Orta Asya’nın kendisi gibi. Semerkant’tan Buhara’ya, Hive’den Taşkent’e uzanan o coğrafya yüzyıllarca kavimlerin, dinlerin, dillerin, göçlerin birbirine karıştığı bir yerdi. Türkler, Farslar, Moğollar, Yahudiler, Sufiler, tüccarlar, göçebeler… Hepsi aynı büyük bedenin farklı organları gibiydi. Belki bu yüzden bu resim bana yalnızca bir sanat eseri değil, insanlık hakkında bir öğüt gibi göründü.
Çünkü modern dünya sürekli ayrıştırıyor: kimlikleri, inançları, milletleri, hafızaları… Oysa eski dünyanın bilgeliği başka bir şey söylüyordu: “Birbirinizin içine geçmişsiniz. Birinizi koparırsanız bütün eksilir.” Belki de bu yüzden medreselerde yalnızca din öğretilmezdi. Kozmos anlatılırdı. İnsan anlatılırdı. Hayvanların dili, yıldızların hareketi, sessizliğin bilgisi anlatılırdı.
Ve belki de bu yüzden o altın yüz hâlâ bize bakıyor. Bir yargıç gibi değil… Her şeyi görmüş yaşlı bir bilge gibi.






