Bu yazımda okurlarımı, hatıra defterlerimin sayfalarını çevirerek yapacağım 60 yıllık bir yolculuğa götürmeye davet ediyorum. 61 yıllık Cannes serüvenimde, çifte Altın Palmiyeli 10 yönetmenin 9’unun filmlerini dünya prömiyerlerinde izlemek, kendilerini basın toplantılarında dinlemek şansını yakaladım.
79 yıllık Cannes Film Festivali tarihinde 3 Altın Palmiye Ödülü kazanabilmiş bir yönetmen yok. Dokuz ülkeden 10 yönetmen bu ödülü iki kez kazanma başarısını gösterdi. Bu yazımda okurlarımı, hatıra defterlerimin sayfalarını çevirerek yapacağım 60 yıllık bir yolculuğa götürmeye davet ediyorum. Dokuz ülkeden sadece İsveçli iki sanatçı ülkelerine ikişer Altın Palmiye Ödülü götürme başarısını gösterdi. Sinema sanatının gelmiş geçmiş en büyük yaratıcılarından biri sayılan Ingmar Bergman’ın ülkesinden gelen Alf Sjöberg ile genç Ruben Östlund İsveç’e bu ayrıcalığı yaşattılar. 
Alf Sjöberg
Ben 61 yıllık Cannes Film Festivali serüvenimde çifte Altın Palmiye kazanan filmlerin dünya prömiyerlerini izlemek, yönetmenlerini basın toplantılarında dinlemek şansını yakaladım. Yaşım tutmadığı için Alf Sjöberg’in başarılarının tanığı olamadım. Ülkesi Romanya’ya 2007 yılında “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün / 4 Luni, 3 Săptămâni și 2 Zile” ile ilk Altın Palmiye Ödülü’nü getirme başarısını gösteren Cristian Mungiu, 19 yıl aradan sonra bu yıl “Fiyort / Fjord” ile “Çifte Altın Palmiyeli Yönetmenler Kulübü”nün yeni ve 10. üyesi olmaya hak kazandı.

Francis Ford Coppola
Ondan önce bu onura ulaşan yönetmenler, İsveçli Alf Sjöberg, Amerikalı Francis Ford Coppola, Japon Shōhei Imamura, Sırp Emir Kusturica, Danimarkalı Bille August, Belçikalı Jean-Pierre ve Luc Dardenne, İngiliz Ken Loach, Avusturyalı Michael Haneke ve İsveçli Ruben Östlund idi. Tarih sırasına göre başlayacak olursak, Cannes tarihinin 1946’de Büyük Ödül’e layık görülen 11 filmden biri olarak Alf Sjöberg’in “Sınav / Hets / L’épreuve”üyle başlayalım. İsveçli usta Sjöberg ülkesinin sinemada 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı canlanmaya büyük katkıda bulunarak, İsveç sinemasının rönesansının mimarı oldu. “Sınav” bir lise son sınıf öğretmeninin talebeleriyle yaşadığı sert ilişkiye odaklanıyordu. Beş yıl sonra Sjöberg, “Miss Julie / Fröken Julie” ile o zamanki adıyla Uluslararası Festival Büyük Ödülü’nü, Vittorio De Sica’nın başyapıtı “Milano’da Mucize / Miracolo A Milano” ile paylaştı. “Miss Julie” August Strindberg’in ölümsüz tiyatro oyununun ilk sinema uyarlamasıydı.

Shōhei Imamura
70’li, 80’li YILLARIN ÇİFTE ÖDÜLLERİ
İkinci sırada “Baba 2 / Godfather 2” ile aynı yıl yaptığı “Konuşma / The Conversation” (1974) ile ilk Altın Palmiye’sini kazanan 35 yaşındaki Francis Ford Coppola var. Film, kötü niyetli bir şirket yöneticisinin çalışanının gizlice kayda aldığı konuşmalar üzerineydi. 1979’da “Kıyamet / Apocalypse Now” Altın Palmiye Ödülü’nü Volker Schloendorf’un “Teneke Trampet / Die Blechtrommel”iyle paylaştı. Vietnam Savaşı üzerine yapılan en görkemli filmlerin birinde, savaşın karmaşası ve dehşetini anlatılıyordu. Film teknik dallarda iki Oscar kazandı. 1983’te “Narayama Türküsü / Narayama Bushikô” Shōhei Imamura’yı Altın Palmiye kazanan ilk Japon yönetmen yaptı. Film, 19. yüzyılda geçen konusuyla, Japonya’nın yoksul bir kırsal köyünde, 70 yaşına gelen yaşlıların aileleri tarafından Narayama Dağı’na (veya yakındaki bir dağa) götürülüp doğaya terk edilmesini işler ve ölmek için yakındaki bir dağa tırmanmak durumunda kalan yaşlı bir kadının yazgısını ele alır. On dört yıl aradan sonra Imamura, “Yılan Balığı / Unagi” ile başarısını tekrarladı. Filmde, karısını öldürdükten sonra hapse atılan bir adam, serbest kaldıktan sonra hapiste arkadaş olduğu bir yılan balığının dışında hiç kimseyle konuşmuyordu.
Emir Kusturica
Genç Sırp yönetmen Emir Kusturica Tito’nun Stalin ile ipleri kopardığı dönemde geçen “Babam İş Gezisinde / Otac na Službenom Putu” (1985) ile ilk Altın Palmiye’sini kazandı. Film, çalışma kampına gönderilen bir babanın hikâyesini, 7 yaşındaki küçük oğlu Malik’in gözünden anlatır. Sırp sinemasından izlediğim en parlak film olan epik “Yeraltı / Underground”un konusu (1995) Alman bombardımanı altındaki Belgrad’da geçer. Goran Bregović’in coşkulu ve çılgın müziği eşliğinde, “Yeraltı”nda yaşayan insanlar dışarda olanlardan habersiz içip eğleniyordu. Bu görsel ve işitsel şölen, savaş ve komünizme ince esprilerle göndermelerde bulunur. Henüz ikinci filmi “Fatih Pelle / Pelle Erobreren” (1988) ile Altın Palmiye kazanan Bille August, aynı başarıyı 4 yıl sonra “İyi Niyetler / Den Goda Viljan” ile tekrarlamıştı.
Bille August
İlk film, karısının ölümünden sonra bir babanın iyi bir yaşam arayışı için 12 yaşındaki oğlu Pelle’yi evlerinden alıp Danimarka’ya götürüşünü anlatır. “İyi Niyetler”de, 1909 yılında yoksul bir ilahiyat öğrencisi Upsala’da zengin bir ailenin kızına âşık olur. Evlendiklerinde karısı kırsalda yaşamaktan nefret eder.
Belçika sinemasının ödül rekortmeni kardeşler Jean-Pierre ve Luc Dardenne kariyerleri boyunca yoksul kesimin sorunlarını perdeye taşıdılar. İlk Altın Palmiye’li filminin kahramanı, filme adını veren “Rosetta”, işsiz, çaresiz, kimsesiz 17 yaşındaki bir kızın insanın içini acıtan öyküsü (1999). Altı yıl aradan sonra Altın Palmiye ile taçlanan “Çocuk / L’enfant”, çocuğunu satan 20 yaşındaki bir babayla 18 yaşındaki eşinin yaşadığı sefil hayata odaklanır. Senaryolarındaki gerçek hayattan alınmış, iyi düşünülmüş, incelikli konuları hümanist yorumlarla beyaz perdeye taşımaları, Dardenne’leri benzersiz kılar.
Ken Loach
Siyasal sinemanın soylu ismi, sosyal içerikli filmleriyle işçi haklarının, proletaryanın savunucusu, İngiliz sinemasının medarı iftiharı Ken Loach, işbirlikçisi senaryo yazarı Paul Laverty’nin desteğiyle ilk Altın Palmiye’sini 2006’da “Özgürlük Rüzgârı / The Wind That Shakes The Barley” ile aldı. Film, 1920’de İrlandalı Cumhuriyetçi isyancılarla İrlandalı Birlikçi nüfus arasında çıkan savaşta karşı karşıya gelen iki kardeşin yazgısına eğiliyor. İkinci Altın Palmiye’li film “Ben, Daniel Blake / I, D. Blake” (2016) insanın içini acıtan öyküsüyle iki proleteri merkezine alır: Geçirdiği iş kazasından sonra devlet yardımına muhtaç hale gelen kalp hastası marangoz Daniel ile çocuklarına bakmak için fahişelik yapmak zorunda kalan işsiz Katie...
65. Cannes Film Festivali'nde Amour filmiyle Altın Palmiye ödülünü kazanan yönetmen Michael Haneke
Filmleriyle izleyiciyi huzursuz etmesiyle ünlenen Michael Haneke ilk Altın Palmiye’li filmi “Beyaz Bant / Das Weisse Band”da (2009) 1. Dünya Savaşı’ndan bir yıl önce Kuzey Almanya’nın bir Protestan köyünde yaşanan travmayı anlatıyor. Yaşlılık üzerinde sinema tarihinin en iyi filmi olarak gördüğüm “Aşk / Amour” (2012), 80’li yaşlarını sürdüren emekli müzik öğretmeni bir çiftin yaşadığı acılara odaklanır. Film, yaşlı bir kadının bedeninin iflas etmesinin kocasındaki etkilerini mercek altına alır. Ölümüne sevgi teması etrafında dönen, yalın, sarsıcı, insancıl bu dram merhametli olduğu kadar acımasız, gerçekçi ve yürek paralayıcı...
Ruben Östlund
2000’lerin ÇİFTE ALTIN PALMİYE’LERİ
2017 Festivali’nde son derece özgün bir İsveç filmi herkesi şaşırtmakla kalmadı, ödüllerin dağıtıldığı galada Altın Palmiye galibi olarak yaratıcısı Ruben Östlund’u sahneye çıkardı. “Kare / The Square” Stockholm’ün modern bir sanat galerisinin küratörü, “The Square” olarak adlandırdığı bir alandaki çalışmalarıyla, Batı dünyasının insan ilişkilerinin sahteliğini gün ışığına çıkarıyordu. Beş yıl aradan sonra Ruben Östlund ilk yarısı lüks bir yatta, devamı ıssız bir adada geçen “Hüzün Üçgeni / Triangle of Sadness” ile 2. Altın Palmiye ödülünü kucaklıyordu. Sınıf ayırımı, kapitalizm, eşitsizlik ve güç sevdası temalarını işleyen filmde, toplumsal hiyerarşi alt üst ediliyor ve güç ile güzellik arasındaki bayağı ilişki ortaya çıkıyor. Sosyetenin en zenginlerinin çıktığı yat yolculuğu felaketle sonuçlanıyor, hayatta kalanlar ulaştıkları bir ıssız adada mahsur kalıp hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Benim hayatımda izlediğim en kaliteli Rumen filmi “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün / 4 Luni, 3 Săptămâni și 2 Zile”, (2007) eleştirel filmleriyle tanınan Cristian Mungiu’ya Altın Palmiye Ödülü’nü getirmişti. Acımasız Çavuşesku rejiminin terör yarattığı 1987 yılında geçen konusuyla film, gebeliğinin 5. ayında yasa dışı kürtaj olmaya çalışan genç bir kadınla ona yardımcı olmaya çalışan arkadaşının başlarından geçen trajik olayları anlatıyordu. Kürtajı gerçekleştirecek fırsatçı bir erkek doktor üzerinden bu kasvetli hikâye, baskıcı diktatörlüğün son yıllarındaki karanlık sosyo-politik atmosferini perdeye taşıyordu. Favorisi olmayan bu yılın Cannes Film Festivali’nde Cristian Mungiu “Fiyort / Fjord” ile ikinci Altın Palmiye Ödülü’ne kavuşuyordu. Film, Rumen-Norveçli 5 çocuklu göçmen bir ailenin ücra bir Norveç kasabasında yaşadığı kâbusa odaklanıyor. Rumen yönetmen yazdığı ölçülü, gerçekçi senaryoda, radikalleşme, siyasi manipülasyon ve yabancı düşmanlığı üzerine hümanist yaklaşımıyla adeta bir insanlık dersi veriyor.
Rumen yönetmen Cristian Mungiu, 2026 Cannes Film Festivali'nde Fjord filmiyle Altın Palmiye ödülünü kazandı
Gheorghiu ailesinin çocuklarına kötü davrandıkları hakkında, iki öğretim görevlisinin yaptığı ihbar, ailenin hayatını altüst eder. Film, bu aile hakkında açılan soruşturma sonrasında yerel yargı sistemini mercek altına alıyor. Olaylar giderek hukuki ve toplumsal bir krize dönüşünce, göçmen ailenin beş çocuğu da koruyucu ailelere teslim ediliyor, Gheorghiu’lar muhtemel bir hapis cezası ile karşı karşıya kalıyorlar. Cristian Mungiu bizlere sert ve gözlemci sinemasının bu yeni örneğinde zenofobiyi (yabancı düşmanlığını), göçmen ailenin yaşadığı travma üzerinden anlatıyor. Rumen yönetmen, bu aile ile Norveç’in çocuk haklarına olan bağlılığını savunan karşıtlarına eşit sayıda söz hakkı tanıyarak taraf tutmamaya özen gösteriyor. Ödül töreninde, sık sık alkışlarla kesilen teşekkür konuşmasında, Cristian Mungiu: “Çocuklarımıza bıraktıklarımızdan pek gurur duymuyorum. Onlardan bir değişiklik yapmalarını istemeden önce, kendimizin küçük bir değişiklik yapılmasının önemli olduğuna inanıyorum. Parçalanmış, radikalleşmiş toplumlarda yaşanan acı gerçeklerle karşı karşıya gelen bir yönetmenin, hoşgörü, kapsayıcılık ve empati mesajı veren filmler gerçekleştirmesi bana göre daha doğrudur” dedi.






