Yaz sıcağında daha serin yerlere gitmeyi âdet edindiğimden geçtiğimiz yaz aylarından birinde Hakkâri’de kısa, lakin çok heyecan verici bir deneyimimi anlatmak istiyorum. Türkiye’nin en uzak köşelerinden biri olarak görülen Hakkâri, uzun yıllar boyunca güvenlik haberleriyle anıldı. Oysa bugün, dağların, buzulların, şelalelerin ve yaylaların hüküm sürdüğü bu coğrafya, doğa tutkunları için ülkenin en etkileyici rotalarından biri olmaya aday.
Önyargılardan arınma…
Van’dan başlayan beş günlük yolculuğum, benim gibi bütün yol arkadaşlarımı yalnızca yeni manzaralarla değil, önyargılarından da arındıran bir keşfe dönüştürdü. Van’a iner inmez yapılan meşhur Van kahvaltısı, yolculuğun ilk ödülü. Ardından Yavuzlar Köyü yakınlarındaki, halk arasında “Vanadokya” olarak anılan peri bacalarını ziyaret ediyoruz. Yiğit Dağı’ndan püsküren volkanik kaya oluşumları ve kayaya oyulmuş yaşam izleri Kapadokya’yı andırıyor, ancak burası kendine özgü sessizliğiyle bambaşka bir atmosfer sunuyor. 
Suzan Nana Tarablus
Elbette turistler ziyaret ediyor olsa da henüz Kapadokya kadar tanınır değil. Kayalar arasındaki minik evlerden oluşan köyde yaşayan çocukların, bizi nasıl bir coşkuyla karşıladığını ise kelimelere sığdıramam… 
Devamında, Türkiye’de rakımı en yüksek (2.400m) olan ilçemiz Başkale yakınlarındaki Sekyanıs (Dereiçi) travertenleri, beyaz basamaklarıyla Doğu Anadolu’nun az bilinen doğa harikalarından biri olarak bizi büyüledi… Ve Hakkâri’nin en büyük ilçesi, yerleşimin M.Ö 7000’lere uzandığı, Urartuların da yaşadığı Yüksekova… Modernleşme çabası içinde canlı mı canlı bir mekân.
Van'ın Başkale ilçesindeki Aziz Bartholomeus Kilisesi
Anadolu’nun en değerli doğal miraslarından...
Zap Vadisi boyunca ilerleyen yol ise Hakkâri’nin gerçek karakterini yavaş yavaş hissettirmeye başlıyor. Yolculuğun zirve noktalarından biri hiç kuşkusuz Ağrı Dağı’ndan sonra yurdumuzun en yüksek dağı Cilo Dağları’ndaki buzullar... Yerel rehberimiz Naci Bey, sık sık tırmandığı Reko zirvesini, 4.135 metredeki sevdalısına bakar gibi işaret ediyor… Mergan Yaylası’na araçla ulaşıldıktan sonra başlayan yürüyüş, binlerce yıllık buz kütlelerine ulaştırıyor bizleri. Küresel iklim değişikliğinin etkisi altında her geçen yıl biraz daha küçülen bu buzullar, Anadolu’nun en değerli doğal miraslarından... Sessizlik içinde yükselen buz duvarları, bizlere zamanın ne kadar uzun, insan ömrünün ise ne kadar kısa olduğunu hatırlatıyor.

Suzan Nana Tarablus
Hakkâri’nin suyla kurduğu ilişki ise şelalelerinde hayat buluyor. Sineber ve Ore şelalelerine yaptığımız yürüyüşler yalnızca bir doğa gezisi değil, aynı zamanda vadilerin ve ormanların içinde ilerleyen görsel bir şölen niteliğinde. Ore Şelalesi’ne ulaşmak için orman içindeki patikada yürümek gerekiyor; varıldığında ise kayanın içinden dökülerek vadinin sessizliğine karışan su sesi, bütün tırmanışın yorgunluğu unutturuyor. Dönüş yolunda Zap Vadisi’nden bakarken Sümbül Dağı’nın heybeti, fotoğraf makinelerini elden bıraktırmıyor.
Yaklaşık 3.000 metre yükseklikte yer alan Sat gölleri ise Hakkâri’nin belki de en şiirsel yüzü. Dağlara doğru patika yollardan ilerlerken yeşil örtüyle hem-dem olmuş renk renk çiçek öbekleri doyumsuz… Claude Monet’nin fırça darbelerinden çıkmış gibi. Yaz ortasında bile serinliğini koruyan göller, çevresindeki dağlarla birlikte adeta gökyüzünü yansıtan dev aynalara dönüşüyor. Dönüş yolunda görülen tarih öncesi kaya resimleri ise bu coğrafyanın yalnızca doğal değil, kültürel hafızasının da ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Binlerce yıl önce aynı dağlara bakan insanların bıraktığı izler, bugünün yolcusuna zamanın sürekliliğini hissettiriyor.

Hakkâri^nin Şemdinli ilçesine bağlı Bağlar Köyü'nde bulunan tarihî Kayme Sarayı
Turun son günü ise, yıllar boyu yalnızca haber bültenlerinde duyduğumuz İran ve Irak sınırındaki ilçemiz Şemdinli’ye ayrılmıştı. 9. Yüzyıldan itibaren “Şamizdin” olan diğer adını Asurice (Doğu Aramice)’den alan Şemdinli’de Seyir Tepesi’nden başlayan rota, Bağlar Köyü, 0smanlı döneminde inşa edilmiş tarihî Kayme Sarayı (1909), Şemdinli Çayı üzerindeki Bosna Hersek’teki ünlü Mostar köprüsüne benzeyen Bağlar Taş Köprüsü ve Bağlar Şelalesi ile devam ediyor. Günün belki de en unutulmaz anı Şelale çeperindeki bir dinlenme alanındaki içtiğimiz çay-kahve…. Ve, çevre çocuklarına harçlık olan dutlar. Tatları elan damağımda!
“Bu kadar güzellik neden bu kadar geç keşfedildi?”
Bu duraklar, bölgenin yalnızca dağlardan ibaret olmadığını; tarih, kültür ve doğal yaşamın iç içe geçtiği zengin bir mirasa sahip olduğunu gösteriyor. Hakkâri’yi gezerken insanın aklına sık sık aynı soru geliyor: “Bu kadar güzellik neden bu kadar geç keşfedildi?” Belki de cevabı tam burada yatıyor.

Ulaşılması kolay olmayan, emek isteyen bu coğrafya, kanımca ziyaretçisini aceleci olmaktan vazgeçmeye davet ediyor. Burada doğa, hızla tüketilecek bir manzara değil; yürüyerek, nefes nefese kalarak ve sabrederek kazanılan bir deneyim adeta.
Bugün Hakkâri, güvenlik endişeleriyle değil; Cilo buzulları, Zap Vadisiyle yol boyunca durmaksızın akıl almaz bir debiyle akmayı sürdüren Zap Suyu ve yüksek dağlarıyla anılmayı hak ediyor. Türkiye’nin çatısında yapılan bu yolculuk, ülkenin en bakir coğrafyalarından birini yeniden keşfetmek anlamına geliyor. Çünkü bazen en büyük keşif, haritada en uzakta görünen yere gitmek değil, zihnimizde yıllardır taşıdığımız önyargıların ötesine geçebilmek değil mi?
Benim ben Hakkâri
Kar isyanımdır
Çığ savaşımdır
Öfke selâmım
Huzur özlemimdir benim
Ben Hakkâri’yim
Ben Cilo’yum
Ben Sümbülüm, Efkâr'ım
Ben yüreklere inen asi bir çığ,
Ben direnişim, benim ben Hakkâri...
Erkan Çapraz, 1981 doğumlu Yüksekovalı gazeteci






