Palermo’ya inmeden önce uçak, denizin üstünde bir süre daire çiziyor. Aşağıda parlayan o küçük havaalanı tabelasında iki isim yan yana duruyor: Falcone – Borsellino… Bir ada için bu iki soyadı, vicdanın sembolü. Sicilya, kahramanlarını artık gökyüzüne yazmış durumda.
Uçaktan inince ilk hissedilen, güneşin yakıcı sıcaklığı değil, tarihin yakıcılığı. Palermo’nun rüzgârı bile geçmişi fısıldar: Cosa Nostra (yani “Bizim işimiz”). Bu topraklarda uzun yıllar boyunca herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir varlık. Adaletin eksikliğinden doğmuş, korkuyla büyümüş bir gölge.
Taş duvarların sessizliğinde Palermo’nun merkezine doğru ilerlerken, Via Vittorio Emanuele boyunca uzanan sarı taş binalar adeta birbirine yaslanmış... Barok kiliselerin gölgesinde, pazarda satıcılar bağırıyor ama bir şey fark ediliyor: Sicilyalılar bütün Akdenizliler gibi eller-kollarla, yüksek sesle konuşsa bile, asıl meselelerde hep sessizler. Bu sessizliğe burada omertà deniyor - “susma yemini.” Yüzyıllar boyunca Cosa Nostra’nın en güçlü silahı olmuş. Susarsan yaşarsın, konuşursan yok olursun.

Ama 1980’lerde iki yargıç, Giovanni Falcone (1939-1992) ve Paolo Borsellino (1940-1992), bu sessizliğe meydan okudu. Onlar adaleti, yalnızca bir görev değil, bir borç olarak algılamışlardı. Seçkin kariyerlere sahip bu hukukçular Palermo Adalet Sarayı’nın küçük bir odasında yıllarca, binlerce sayfa dosya karıştırdılar, gizli hesapları çözdüler, “Cosa Nostra”nın kanunlarını yazıya döktüler. Ve en sonunda, 1986-1987 arasında tarihe geçen Maxi Davası’nı başlattılar. 475 mafya üyesi aynı anda yargılandı. O gün Sicilya’da ilk kez korkudan daha güçlü bir şey vardı: Vicdan!
Capaci’deki patlama
Palermo’dan batıya doğru giden otoyolda, deniz bir süre size eşlik eder. Yaklaşık 20 kilometre sonra, yol kenarında bir anıt beliriyor: Capaci. 22 Mayıs 1992’de, Giovanni Falcone, eşi Francesca ve korumaları, yerleştirilen 500 kilo patlayıcıyla orada öldürüldü. Yolun kenarında küçük zeytin ağaçları, altlarında anma taşları… Sicilya’da her şey gibi bu da sade, ama yakıcı. Sessizce yürüyorsunuz. Uzakta deniz parlıyor. Bir rüzgâr esiyor, belki Falcone’nin cümlelerinden biriyle: “Korkaklar çok kez ölür, cesurlar yalnızca bir kez.” O anda fark ediyorsunuz - bu toprak, korkunun gölgesinde doğmuş olsa da cesaretle yeniden yazılmış bir hikâyeye sahip.
İki ay sonra Via D’Amelio
19 Temmuz 1992’de, Borsellino da aynı kaderi paylaştı. Via D’Amelio Sokağında, annesini ziyarete gittiği sırada arabasının altına yerleştirilen bomba patladı. Günümüzde o nokta adeta bir hac yeri… Bir duvarın üstünde onun yüzü, altında çocukların çizdiği kalpler, “Grazie Paolo” (Teşekkürler Paolo) yazıları… Sicilya artık konuşmuyor, ama suskunluğu bu kez direniş biçimi.

Dağlarda bir kasaba: Corleone
Corleone kasabasına vardığınızda, film seti gibi bir sessizlikle karşılaşıyorsunuz. Burası adını The Godfather’dan değil, Cosa Nostra’nın en ünlü patronlarından aldı. Ama bugün Corleone’de bambaşka bir hikâye anlatılıyor: Mafya’ya karşı çıkan köylüler ve “Addiopizzo” (Elveda Pizzo)… Sicilya’da “pizzo”, Mafya’ya verilen haraç parası anlamında kullanılmakta. Ödemeyi reddeden işletmeler ve tüketicilerden oluşan bir topluluk oluşturmak için kurulmuş toplumsal bir hareket… Köy meydanındaki kahvede, bir duvarda şu yazı var: “Mafya’nın değil, özgürlüğün torunlarıyız.”
Akşamüstü Palermo’ya dönerken, deniz yeniden beliriyor. Falcone ve Borsellino’nun mezarları, küçük bir kilisenin bahçesinde yan yana. Sessiz, ama çok şey anlatıyorlar. Cosa Nostra, belki hâlâ bir yerlerde fısıldıyor; ama Sicilya artık o sesi duysa da ona itaat etmiyor. Bu ada, adaletin bedelini kanla ödemiş bir ada. Ama aynı zamanda, insanlığın vicdanının yeniden doğduğu bir yer. Korkunun yerini cesaret aldığında, sessizlik bile konuşur. Ve belki Sicilya’nın asıl mirası tam da budur: “Bizim işimiz” değil, “Bizim vicdanımız”.

Sicilya’nın kısa tarihi
Akdeniz’in ortasında bir köprü gibidir Sicilya — Avrupa ile Afrika, Doğu ile Batı arasında duran bir ada. Bu konumu, tarih boyunca hem bereket hem de işgal getirmiştir. İlk yerleşimler MÖ 8. yüzyılda Yunan kolonileriyle başladı; Syracusa, Agrigento… gibi şehirler kuruldu. Yunan uygarlığı, adaya tiyatrosunu, heykel sanatını ve demokrasi düşüncesini taşıdı. Ardından Kartacalılar, sonra da MÖ 3. yüzyılda Roma geldi. Roma döneminde Sicilya, imparatorluğun buğday ambarıydı. 5. Yüzyılda Vandallar ve Ostrogotlar’ın istilasını Bizans yönetimi izledi. 9. Yüzyılda ise Araplar adaya hâkim oldu; tarım, sulama ve bilim gelişti, Palermo bir kültür merkezine dönüştü. 11. Yüzyılda Normanlar Arap mirası üzerine kendi krallıklarını kurdular, ardından Angevin ve Aragon hanedanlıkları geldi. Her dönem, Sicilya’ya farklı bir katman bıraktı: mimaride Arap kemerleriyle gotik kuleler yan yana durur… 6. ve 19. yüzyıllarda ada Bourbon Hanedanı’nın yönetimindeydi. 1860’ta Garibaldi’nin seferiyle İtalya Krallığı’na katıldı. Fakat yoksulluk, toprak eşitsizliği ve devletin uzaklığı, halkı “yerel adalet” arayışına itti. Böylece 19. yüzyılın sonunda Cosa Nostra adı verilen mafya düzeni ortaya çıktı. Zamanın içinde faşizmin, savaşın ve göçün sarsıntılarını yaşadı, Sicilya. Ancak bugün ada, çok katmanlı tarihini acı ve gururla birlikte taşıyor: bir yanda Baba filmlerinin karanlık mirası, öte yanda Falcone ve Borsellino’nun aydınlık anısı. Sicilya, tarih boyunca hep iki kelimenin kesişiminde yaşamıştır: İktidar ve vicdan.






