“The Odyssey” filmi Christopher Nolan’ın en popüler, en iddialı, en büyük hasılatı getiren, kendisinden en çok bahsettiren filmi olabilir. Ancak en iyi filmi olduğunu söylemek çok zor. Ben Christopher Nolan’ın parlak kariyerinin en önemli başyapıtı “Başlangıç / Inception” (2010) olduğunu, 2. sırayı “Akıl Defteri / Memento”nun (2000), ardından “Kara Şövalye / The Dark Knight” (2008) ve “Oppenheimer”ın (2023) geldiğini düşünüyorum. Bu hesapla, Nolan’ın sayısız meziyete sahip filmi “Odyssey” 5. sıraya yerleşiyor. Bu filmi “yılın filmi” olarak nitelendirmek için sayısız sebep var. Film 48 ülkede Nolan’ın en iyi açılış rekorunu kırdı, ülkemizde ilk haftada 225 bin seyirciye ulaştı. Gece yarısı seansları için kuyruklar oluştu. Bu tempoyla hasılatının 1 milyon $ sınırını geçeceği öngörülüyor. 250 milyon dolarlık yapım maliyeti olan film daha ilk haftasında 264 milyon $ hasılat sağlayarak iki günde maliyetini çıkardı. Yirmi günde hasılatı 730 milyona ulaştı. Arkasında Christopher Nolan’ın olduğu alt metinleri, yapısı, 70 mm. IMAX iddiası, en küçük yan rolleri ünlü başrol oyuncularının oynadığı müthiş casting’i filmin artıları arasında. Nolan’ın M.Ö. 8. yüzyılda yazıldığı varsayılan Homeros’un destanına getirdiği yorum ve filmin kazandığı müthiş başarıdan sonra, sinemada “Odyssey”i tekrar ekrana taşıma cesaretinde bulunacak bir yönetmenin çıkacağını düşünmüyorum.
NOLAN’IN EN İYİ 5 FİLMİ
1– “Başlangıç / Inception”dan başlayacak olursak Christopher Nolan en özgün, en cesur fikirlerinden yola çıkarak yaptığı bu film, kariyerinin en başarılı olanı.
Film, rüyaların içine girerek bilinçaltına fikir yerleştirme projesini hayata geçiriyor. İzlemeye doyamadığım (en az 5- 6 kez izlediğim) bu doyumsuz güzellikteki film, dönemin modern bilimkurgu sinemasının en yaratıcı konseptlerinden biri olarak karşılanmıştı. Karmaşık yapısına rağmen, filmin merkezini Leonardo Di Caprio’nun canlandırdığı baş kahramanının eşini kaybetmenin yarattığı suçluluk ve çocuklarına kavuşma arzusunu oluşturuyor. Bu nedenle “Başlangıç” yalnız bir zihin bulmacası değil, aynı zamanda güçlü bir karakter dramı olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.
2– “Akıl Defteri / Memento” Christopher Nolan’a uluslararası arenada ün getiren, yönetmen olarak gerçek anlamda çıkış yaptığı ikinci uzun metrajlı filmidir. Konusunu sondan başlayarak başa doğru anlatan, alışılmış anlatı yapısını tersine çeviren kurgusuyla, “Akıl Defteri” döneminin en yenilikçi filmiydi.
İzleyici, kısa süreli hafıza kaybı yaşayan, Guy Pearce’in canlandırdığı filmin kahramanının yaşadığı belirsizliği ve kafa karışıklığını bizzat deneyimliyor. Film, kimlik, hafıza, intikam ve gerçeğin öznel doğası temaları etrafında hafıza kaybı yaşayan bir insanın karısının katilini bulma çabasına odaklanır. Filmin ters kronolojik sırayla anlatılma biçimi sonraları çok taklit edildi. David Fincher’in “Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi / The Curious Case of B. B.”da olduğu gibi.
3– “Kara Şövalye / The Dark Knight” yalnızca bir Batman hikâyesi değil, düzen, kaos, adalet ve ahlak üzerine güçlü bir suç ve politik filmi. Bunun gerekçesi olarak, Heath Ledger’in joker performansının sinema tarihinde benzersiz kabul edilmesi ve filmin süper kahraman türünü aşan etkisi gösterilir.
Bu filmle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanan Heath Ledger, bu dalda ölümünden sonra ödül kazanan tek oyuncudur. Ödülü annesi, babası ve kız kardeşi kabul etti. Filmde IMAX ile çekilen sahneler, gerçek mekân kullanımı sayesinde aksiyon sekanslarının bugün bile etkileyiciliğini koruyor. Müthiş bir çizgi roman uyarlaması olan film, yüksek temposuna rağmen dramatik derinliğini koruyor.
4– “Oppenheimer” aralarında En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu ödülleri bulunan 7 Oscar Ödülü’nün sahibi oldu. Bu tarihî epik psikolojik drama, 2. Dünya Savaşı’nı sona erdiren atom bombalarının geliştirilmesinde büyük payı olan fizikçi J. Robert Oppenheimer’ın hayat hikâyesinin dramatizasyonu idi. Filmde üniversite yıllarından 2. Dünya Savaşı sonrası döneme kadar hayatını, şöhretinin kendisini siyasi entrikalara bulaştırmasını izledik.
Atom bombasının mucidi Oppenheimer, geçmişteki sözde komünist bağlantıları nedeniyle yargılanırken, bir yandan da savaşı kazanmak uğruna dünya tarihini değiştirmenin ne anlama geldiğiyle yüzleşiyor. Film, Oppenheimer’ın icadının sonuçları, vicdan azabıyla boğuşurken, hırs, ahlak ve küresel sonuçlar arasındaki gerilimi ele alır.
5– “The Odyssey” 1970 Londra doğumlu olan Christopher Nolan hem Birleşik Krallık hem ABD vatandaşı. Yazıma, 13 uzun metrajlı filmografisinde benim listemde 5. sırada yer alan “The Odyssey” ile devam edeceğim. Aslında Nolan parlak kariyeri boyunca hep aynı filmi yaptı. Tüm filmlerinin baş kahramanları hep yaşadıkları gerçeküstü olayların etkisinde kalmış karakterler. “Atom bombasının babası” Oppenheimer tarihin en büyük buluşlarından birini yapmasına rağmen, verdiği zararın yükü altında ezilmiş bir dahi. “The Odyssey”de Truva’yı fetheden kahraman, hayatı boyunca Zeus’un kurallarını çiğnemenin vicdan azabını çeken bir günahkâr. Nolan için kazanılan başarıların arkasında yaptıkları tercihin ödenecek bedelleri var. Kahramanları insancıl da olsa karakterleri mükemmel değildir; zaafları filmlerinde otopsi masasına yatırılır. İkinci özellik Nolan’ın “zaman” mefhumuyla oynama merakıdır. “Interseller”de zaman normalden çok hızlı akar, Inception”da zaman rüyalara bağlıdır. “The Odyssey”de kahramanının vicdan azabını anlatmak için (geriye dönüşlerle) zaman içinde yolculuk yapar. Aksiyon sahnelerindeki ustalıkla, görsel ihtişamıyla, teknik üstünlükleriyle, başarılı oyuncu performanslarıyla, “The Odyssey” Nolan’ın Homeros’un destanını görkemli bir sinema deneyimine dönüştürdüğü sayısız eleştirmenin ortak görüşü oldu. Filmin son yarım saatindeki nefes kesici aksiyon sahneleri ve duygusal finali için, çok kişiye filmi ikinci kez izleme arzusunu vereceği söylenebilir.
“THE ODDYSEY”İN ZAAFLARI
Filme getirilebilecek eleştirilere gelince… Christopher Nolan’ın projesinde hikâyeyi modern bir erkek kahramanın vicdan hesaplaşmasına odaklayarak, kadın karakterlerin ve destanın diğer nüanslarının geri plana itilmesi eleştirilebilir. Senaryoda mitolojik unsurların azaltılması, Homeros’un şiirselliğinin ve mizahının kaybolmuş olması edebiyatçılar tarafından eleştirildi. Filmin üç saatlik süresinde temposunun zaman zaman düştüğü, Homeros’taki fantastik ve mitolojik unsurların Christopher Nolan’ın daha gerçekçi yaklaşımı nedeniyle geri planda kaldığı, Penélope gibi bazı kadın figürlerin senaryoda destandaki kadar güçlü işlenmediği, Odysseus’un destandaki kadar kurnaz ve mizahi yönünün yeterince yansıtılmadığı eleştirilebilir. Filmdeki büyük ölçekli savaş ve deniz sahneleri “The Odyssey”i teknik açıdan yılın en etkileyici filmlerinden biri yapıyor.
14 Mart 2027 gecesinde açıklanacak Oscar Ödülleri gecesinde, sahneye çıkacaklar arasında filmin teknisyenlerini görmek kimseyi şaşırtmayacak. Müthiş savaş sahneleri içeren film, savaşçıların becerisini yüceltmekten uzak duruyor. “The Odyssey” savaş karşıtlığıyla prim kazanıyor; savaşların arkasında bıraktığı yıkım, kaos, acılar ve travmalar ön plana çıkarılıyor. Odysseus’un savaşçı olarak hasletleri Nolan’ı ilgilendirmiyor. Nolan, onu Tanrı’nın buyruğuna ihanet, suçluluk duyan, vicdan azabı çeken, evine dönüş yolculuğunda acele etmeyen biri olarak senaryosuna taşıyor. Tanrıların koyduğu ahlaki kodlar arasında, Zeus’un ev sahiplerinin yabancı misafirlere iyi davranma mecburiyeti vardı. Truva atı içinde gizlenen Yunan askerlerinin, kendilerini misafir olarak kabul eden şehirde katliam yapmaları, bu projenin fikir babası Odysseus’un ahlaki zaafıydı. Bu yüzden ülkesine, ailesine dönüş yolculuğunu uzattıkça uzattı.
Bu yolculukta kendisine Truva’da öldürülen masumların koruyucusu Tanrıça Athena (Zendaya) eşlik eder. Yolu, insanları domuza çevirme gücü olan Büyücü Kirke (Samantha Morton) ile, konuklarını unutkanlık yaratan lotus çiçekleriyle uyuşturan ölümsüz peri Kalipso (Charlize Theron) ile, çıkardıkları seslerle gemicileri ölüme yollayan sirenlerle kesişir. Stüdyo ortamında çekilen görsel efektlere yer vermeyen, tamamı arazide ve denizde çekilen filmdeki Truva atının bilgisayar kökenli bir görüntü olmayıp, 3,5 ton ağırlığında 11 metrelik fiziksel bir maket olarak kullanıldığını belirtelim. Son derece ağır ve hantal olan IMAX kameralarının, zorluklara rağmen engebeli arazilerde kullanılmasındaki ısrar, filmin artıları arasında. IMAX kamerasına sadece 3 dakikalık çekim yapan film yerleştirilebiliyor. Oyuncular, filmin değiştirilmesinden sonra aynı yerden devam etmeye mecbur oldukları için çok zorlanmışlar. Kendisine Oscar Ödülü getiren “Oppenheimer” olmak üzere, Nolan’ın son filmlerinde birlikte çalıştığı İsviçreli görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema, IMAX’ın 70 mm. formatıyla çektiği görüntülerle kendini aşıyor. İsveçli genç bestekâr Ludwig Göransson filmin müziklerini seslendirmek için, alışılagelmiş büyük orkestra müziği yerine, Antik Yunan döneminin enstrümanlarını kullanarak film müziği türünde çığır açıyor. Sinema için yazılmış en başarılı müzik partisyonu Oscar Ödülü’nü kazandığı “Oppenheimer”dan başka “Sinners” ve “Black Panther” ile birer Oscar’ı olan sanatçı Nolan ile “Tenet” filminde de iş birliği yapmıştı.
Oyuncu kadrosuna gelince… Filmdeki rolü için katı bir diyetle 20 kilo zayıflayarak 76 kiloya düşen, gerçek saçın fizikselliğini yakalamak için yapay sakal kullanmayı reddederek bir yıl boyunca sakal uzatan Matt Damon kariyerinin en iyi performansını Yunan İlhaka kıralı Odysseus rolünde veriyor. Damon’un, “Can Dostum / Good Will Hunting” ile senaryo yazarı olarak bir Akademi Ödülü var. Kocasının yokluğunda birçok talibini geri çeviren, Odysseus’un inatla geri dönmesini bekleyen Penélope’de Anne Hathaway “Sefiller / Les Misérables”dan sonra ikinci bir Oscar Ödülüne adaylığını koyuyor. Babasını bulmaya kararlı Prens Telemakhos’ta İngiliz aktör Tom Holland’ı “Örümcek Adam” serisinin dışında ilk kez iddialı bir rolde görüyoruz. “Alacakaranlık Efsanesi / Twilight” ile çıkış yatıktan sonra yeteneğini çok ünlü yönetmenlerle çalışarak gösteren İngiliz aktör Robert Pattinson filmin kötü adamı Antinous rolündeki performansıyla izleyicinin kendisinden nefret ettirmeyi beceriyor. Truvalı Helen’i canlandıran ilk siyahi aktris Lupita Nyong’o, ikinci bir rolde Helen’in kız kardeşini de oynuyor. Yaşadığı ıssız adada Odysseus’u ölümsüz kocası olarak tutmaya çalışan Kalipso rolündeki Güney Afrikalı aktris Charlize Theron güzelliğiyle perdeyi aydınlatıyor. Odysseus’un koruyucu meleği savaş tanrıçası Athena’da Zendaya, sadık hizmetkâr kör domuz çobanı Eumaisos’ta John Leguizamo oyuncu kadrosunun başarısına katkıda bulunuyorlar. Ama asıl usta işi performans cadı tanrıça Kirka’da İngiliz aktris Samantha Morton’dan geliyor. Agamemnon rolünde, Safdie kardeşlerin küçüğü Benny’nin filmde yüzünü görmediğimiz için tanıyamadım.
Odysseus’un uzun yıllar sonra İthaka’ya dönüşüne odaklanan, Umberto Pasolini’nin “The Return”ü destanın yolculuk bölümüne hiç yer vermeyerek, kahramanın karşılaştığı aile içi drama, psikolojik çöküşe ve krallığını geri alma mücadelesine odaklanıyor. Ralph Fiennes’in karşısında Penélope rolünde Juliette Binoche var.





