Haber fotoğrafı: Volga Nehri
(Fotoğraflar: Önder Şahin)
Volga Nehri üzerinde yapacağımız bu yolculuk St. Petersburg şehrinden başlayıp Moskova’da son buluyor. Bu sayede Rusya’nın ve Dünyanın iki önemli şehrini gezip görmenin yanı sıra, nehir boyunca Rusya tarihine tanıklık edip köy ve kasabaları gezme şansı yakalayacağız.
Geziye; tekneye bineceğimiz, Rusya’nın ikinci, Avrupa’nın dördüncü büyük şehri olan muhteşem binalarıyla bilinen St. Petersburg şehrinden başlıyoruz.
Kuzey’in Venedik’i St. Petersburg ve Mandrogi
Kanalları ve köprüleri nedeniyle Kuzey’in Venedik’i olarak tanımlanan şehir 42 ada üzerinde kurulmuş ve hemen her yerinde nehirler var. St. Petersburg Lenin’in, devrimin zaferini deklare ettiği kent olması dolayısıyla da Rusya tarihinde özel bir öneme sahip. Kentin devrim sonrası Leningrad adını alması da bu yüzden. Çarların özel sanat koleksiyonlarına ev sahipliği yapan Hermitage Müzesi, hayatta en az bir kez görülmesi gereken bir mekân. Bizim İstiklal Caddesi üzerinde tek tük kalmış o güzelim binalardan aşina olduğumuz, çoğu birbirine bitişik tarihî, ihtişamlı binaları, yemyeşil doğası ve uzun tarihi ile başlı başına bir gezi yazısı aslında.
Mandrogi
St. Petersburg şehrinden başladığımız Volga nehri yolculuğunun ilk durağı, Mandrogi. Onega ve Ladoga göllerini bir araya getiren Svir nehri kenarında yer alan enfes doğası içinde, Rusya’nın geleneksel özelliklerini yansıtan tamamen ahşaptan yapılmış evleri, güler yüzlü ve cana yakın insanları ile gerçek bir huzur mekânı. İkinci Dünya Savası sırasında yok olan bu güzel köy, 1996 yılında bir Rus girişimcinin çabalarıyla tekrar canlanarak turizme açılmış.
Bizi yerel kıyafetler giymiş güzel kızların müzik ve dansı karşılıyor. Şansımıza bir festivale denk geldik. Öğlen yemeğimizi yeşillikler içinde dans ve müzik eşliğinde yedikten sonra Votka Müzesini geziyoruz. Dileyenler tadım yapabiliyor. Açık havada yeşillikler içinde pencereleri ve çatılarıyla her biri sanat eseri tadında güzel ahşap binaları gezerek geziyi tamamlıyoruz.
Kiji Adası
Müze olarak korunan Kiji Adası
İkinci durağımız, Avrupa’nın en büyük ikinci gölü Onega’nın kuzeyinde yer alan ve Rusya Federasyonu Karelya Özerk Cumhuriyeti’ne bağlı Kiji Adası. Bugün bütün ada müze olarak korunuyor ve Unesco Dünya Kültür Mirası olarak tescilli. Ada halkı ahşap işçiliğinde son derece uzmanlaşmış. Buradaki yapılar içinde en görkemlisi Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan 22 Kubbeli Ahşap Transfigürasyon - Tecelli Kilisesi. 19. Yüzyıldan kalan ahşap Rus köy evlerinin de sergilendiği adada on dokuzuncu yüzyıl Rus köy hayatına tanıklık etmek mümkün. Adanın simgesi, 1714 yılında inşa edilen ve tabii ki çivi kullanılmadan, tamamen ahşaptan, yalnızca balta ve oyma kalemi kullanarak çam kütüklerinden inşa edilen 37 m yüksekliğinde, 22 kubbeli ve 5 salonlu Preobrajenski - İsa’nın Işığa Dönüşmesi Kilisesi. Kilisenin dışarıdan görünüşü çok güzel ancak içine girilemiyor. Çünkü tadilat var. Zamanında bilinçli ve iyi mimarlarının olmayışı Karelyalıların başına epey iş açmış. Binayı 1714’te yapmışlar ama kışın ısıtmak olanaksız olduğundan sadece yazın kullanabilmişler. Bu nedenle 50 yıl sonra 1764’te 10 kubbeli, ısıtması kolay küçük bir kilise daha yapmışlar. Böylece birisine kışlık diğerine yazlık kilise demişler.
Adanın değişik evlerinde tarihî köy yaşamı, aletleri ile birlikte sergileniyor. Bize çok da yabancı olmayan karasaban, yün eğirme makarası, hedik vs. gibi tarım araçları ile, başta semaver olmak üzere pek çok mutfak eşyası, evleri gezenleri eski günlere götürüyor.
Sevimli kasaba Goritsy
Bir sonraki durağımız, adını Rusçada tepe anlamına gelen “Goro”dan alan küçük sevimli bir kasaba: Goritsy. Şeksna Nehri kıyısında yer alan köy, 16. yüzyılda Rusya’nın ünlü çarlarından Korkunç Ivan’ın yengesinin 1544 yılında burada kurduğu kadınlar manastırı ile ortaya çıkmış. 1947 yılında mimar Prohor Rostovskiy tarafından yapılmaya başlanmış, 1534 yılında Cebrail ve 1554 yılında Vladimir adında birer kilise daha eklenmiş. Etrafı iki kilometre uzunluğunda surlarla çevrili ve içinde birçok kilise bulunduran manastır, o dönem için Rusya’nın en zengin manastırı olarak biliniyor. Şehir 17. yüzyılda Polonyalıların saldırısına uğrayıp, altı sene boyunca işgal altında kalmasına rağmen kale duvarlarının sağlamlığı nedeniyle manastır içine girememişler. Goritsy halkı, bahçeli güzel ahşap evlerde yaşıyor. Bütçelerine katkı sağlamak ve turizmin nimetlerinden faydalanmak isteyen bazı sakinler, belli bir ücret karşılığında turistlere evlerini gezdiriyorlar ya da yaptıkları hamur işlerini bahçelerinde satıyorlar. Pastacılıkta ustalıklarıyla bilinen Rusların hamur işleri gerçekten oldukça lezzetli.
Yaroslavl
Yaroslavl ve Ugliç
Bir sonraki durağımız artık bir köy veya kasaba değil; 1010 senesinde kurulmuş oldukça eski bir şehir Yaroslavl... Bu bölge endüstrinin de oldukça gelişmiş olduğu dünyanın kauçuktan tekerlek üreten ilk fabrikasının açılmış olduğu yerleşim yeri. Bu nedenle burası aynı zamanda işçi ve emekçi şehri. Binalardaki orak-çekiç rölyefleri halen sökülmemiş, yollardaki orak-çekiç süslemeleri kaldırılmamış, Lenin heykelleri yıkılmamış. 2. Dünya Savaşı’nda büyük yararlılıklar gösteren şehir, Moskova Polonyalıların işgali altındayken bir süre Rusya İmparatorluğu’na başkentlik yapmış. Kültürel değerleri nedeniyle Unesco Dünya Mirası olarak tescil edilmiş şehirde özellikle zümrüt kubbeli İlyas Peygamber Kilisesi ve Assumption Katedrali’nin altın yaldızlı kuleleri görülmeye değer. Kentin simgesi ise, elinde balta olan bir ayı. Volga Nehri’nin kenarında yaptıkları güzel parka yerleştirilen ayı heykeli neredeyse tüm turistlerin fotoğraf çektirdikleri ortak nokta olmuş. Ayrıca yürüyüş yolunun üzerinde yeşillikle dizayn edilen ayı görselinin altında şehrin kuruluşunun kaçıncı yılı olduğu çiçeklerle düzenlenmiş, her sene yenileniyor. Bizim gittiğimiz sene (2013), 1003. yılı olmuş.
Ugliç
Ve Moskova öncesi son durağımız, geçmişte yaşayan şehir olarak nitelendirilen 937 yılında kurulmuş Ugliç. Rus tarihinde Rurik hanedanlığının sona ermesine yol açacak olan Korkunç İvan’ın küçük oğlu Dmitri’nin ölümü burada gerçekleşmiş; burada onun adına yapılmış bir kilise bulunuyor. İskelede bizi yerel kıyafet giymiş dünyalar tatlısı bir kız çocuğu karşılıyor ve geleneklerine göre bize ekmek ikram ediyor. Ekmeğin ortasında tuz kabı var, ekmeği tuza banarak yememiz gerekiyor. Rus kültüründe “ekmek ve tuz” misafire gösterilen en üst düzey saygı ve konukseverliğin simgesi. Ekmek bereketi ve yaşamı, tuz ise dostluğu ve sadakati temsil ediyor. Bu şirin kızın hemen arkasında orta yaşlı kadınlar, yöresel şarkıları söyleyerek bizi neşe ile karşılıyorlar.
Ufacık kentte 11 müze ve 171 tarihî ve kültürel eser var. Dmitri Kan Kilisesi ve Transfigürasyon Katedrali ayrı bir yere sahip. Ugliç’de birçok hediyelik eşyanın yansıra burada üretilen, üzeri değişik taşlarla bezenmiş ‘Çayka’ marka saatleri bulabilirsiniz. Yol kenarında satıcılar hediyelik eşyalar satıyorlar. Yine matruşkalar yani Rusya’ya özgü iç içe geçen bebekler… Bu bebeklerde rekor 93’müş. 93 bebeği iç içe geçirmeyi başarmışlar. Semaverlere de göz atmadan geçmeyin derim.






