Murat Sevinç ile “sıradan” insan ve hukuk

Murat Sevinç ile “sıradan” insan ve hukuk
SÖYLEŞİ

Murat Sevinç ile “sıradan” insan ve hukuk

Cüppeli insanların, biz sıradan fanilerin anlamadığı bir dizi Osmanlıca kelimeyle karı-kocaları boşadığı, arsa kavgalarını çözümlediği, katilleri müebbetten kurtardığı odaların açıldığı üzgün koridorlar… Tutulan zabıtlar, sanki tozlu olması gereken dosyalar, nedense bıkkın olması gereken mübaşirler, acele etmesi gereken avukatlar, otoriter davranması gereken hâkimler, birbirlerini düşman bakışlarla süzen davalı ve davacılar… HUKUK denince gözümün önüne bunlar geliyorsa da tabii ki vitrinin arkasındaki hikâye uzun…

İnsanların birbiriyle sorunları var; insanların kurumlarla, insanların ve kurumların devletle, devletin hepsiyle ve diğer devletlerle halledecek işleri var. İşin heyecanlı kısmı, bu işleri yoluna koyma kılavuzu olan hukuk durduğu yerde durmuyor, değişen durumlara ve zamana hatta teknolojik gelişmelere göre güncelleniyor.

HUKUK gibi devasa bir konuyu okunur hale getirmek için, bir kalem erbabına danışmak gerekiyordu. Yazılarını sektirmeden takip ettiğim MURAT SEVİNÇ, sayıca az fakat kapsamca fazlaca geniş soruları üşenmedi, cevapladı. Üşenmedi çünkü binlerce yıllık hikâyeyi maksimum 2000 kelimeye sığdırdı. Süreç uzun, ilişkiler katmanlı ve karmaşık ama sıradan bir fani olarak, bence tozlu dosyaların arkasındaki hikâyenin ana fikri: Öngörebiliyorsan güvendesin.

İnsanlar hukuk kavramını neden icat etmek zorunda kaldı? 

Aslında “icat” edilen bir kavram mı, emin değilim. Yani diğer icat edilenler gibi, belli bir tarihte birdenbire bulunmuş bir kavramdan, olgudan söz etmiyoruz. Çok uzun bir tarihsel süreçte, insanlaşma ve toplumsal ilişkilerin ortaya çıkıp gelişmesiyle farklı üretim biçimleri doğdu ve o üretim biçimleri içinde yer alan “insanın”, içinde yer aldığı topluluklarla ilişkisini hale yola koyan birtakım kurallara, ilkelere gereksinim doğdu. Öyle bir gereksinim ki, bir yandan belli ilişki biçimlerinin sonucu, diğer yandan o ilişki biçimlerini de şekillendiriyor. Hukuk ile o hukukun düzenlediği tüm ilişkiler arasında; insanla insan, insanla devlet, devletle insan ve devletle eşya arasında son derece karmaşık görünen ve giderek uzmanlaşma gerektiren düzenlemelere gereksinim duyuldu. Tabii bir anda değil, çok uzun asırlar ve medeniyetler içinde oldu bu.

Önümüzdeki asırlarda başka ilişki ağları ve yenilikler, yeni hukuk ve hukukları gündeme getirecek kuşkusuz. Dolayısıyla sorunuzdaki “zorunluluk” sözcüğü bir yandan doğru, diğer yandan yalnızca “zorunluluk” ile karşılanamayacak bir “isteği” ve “örgütlenme tercihini” de göz önünde bulundurmak durumundayız. Örneğin bugün “mülkiyetin”, Batı demokrasilerindeki hukukun temelinde yer alması zorunlulukla değil, tarihin belli bir aşamasında doğup gelişen bir sınıfın tercihinin ya da illa zorunluluk sözcüğünü tercih edeceksek, o sınıfın, burjuvazinin zorunluluklarının sonucu diyebiliriz.

12 Öfkeli Adam filminde ünlü jüri toplantısı


Bugün “hukuk” dediğimizde çevremizdeki hemen herkesin aklına aynı “hukuk” gelir tahmin ediyorum: Klasik Batı demokrasilerinin mevcut kural ve ilkeler düzeni. Oysa herhangi bir dinin hukukunu savunan ve o hukuk altında yaşam sürmek isteyen biri için, sözünü ettiğim Batı hukukunun bir değeri olmayabilir. Ya da bir Marksist için. Yine, o Batı demokrasisi içinde yer alan bir İngiliz ile Fransız’ın hukuk derken düşündüklerinin içeriğinde derin farklılıklar mevcut.

Kıta Avrupası geleneğinin mahkeme düzeniyle Anglosaksonlar arasında büyük farklar var, çünkü bambaşka bir tarihe sahipler. Buna mukabil büyük benzerlik ve aynılıklar da söz konusu. Diyelim, insan hakları derken aynı şeyi kastediyorlar, ama medeni hukuk ya da ceza yargılamasını düşünürsek, iki ayrı dünya aslında. Bakın, örneğin toplumların nitelikleri ve devletlerin yapıları da hukuk olarak adlandırdığımız olguyu belirliyor. Hindistan’da yaşasak kast sistemini hiç yadırgamayacaktık belki de. Ancak şu anda bana, muhtemelen size de insanlık dışı görünüyor.

Türkiye’de hâkim hukuk anlayışını temsil eden bir hukukçuya sorduğunuzda (örneğin değerli anayasa hukukçusu Kemal Gözler gibi) size şu hukuk tanımını yapabilir: “Hukuk, hukuk kurallarının bir araya gelmesinden oluşmuş bir düzendir.” Yine Gözler, bu tanımı yaptıktan sonra (Hukukun Temel Kavramları adlı çalışmasında) “Peki ama hukuk kuralları dediğimiz şey nedir?” sorusunu yöneltip şu yanıtı veriyor: “Hukuk kuralları, devletin yetkili organları tarafından konulan ve insan davranışlarını düzenleyen ve cebir ile müeyyidelendirilmiş emir ve yasaklardır.” Bu tanımlar doğru, doğru olmasına da, o hukuk kurallarının neden ve nasıl ortaya çıktığı ve tarihsel süreçte ne yönde değiştiği de yine hukukun farklı disiplinlerinin konusu. O disiplinler ve birbirini tamamladığını düşündüğüm “doğal hukuk,” “pozitivist hukuk” gibi tarihsel dönemeçlerin ürünleri göz önünde bulundurulmadığında hukukun “ne olduğu” sorusu kolay yanıtlanamıyor.

En genel ve sığ tanımıyla, “insanların bir arada yaşamak için gereksinim duyduğu kurallar” olarak da adlandırabiliriz belki hukuku… Fakat bunu der demez, tanımdaki her bir sözcüğün ideoloji ve tarih yüklü olduğunu unutmamak kaydıyla. İnsan ile hangi insanı kastediyoruz? Tarihte bir tip insan yok ki! Bir arada yaşamak ne demek? Yüzlerce yıl önce böyle bir kaygı ve ideal yoktu. Gereksinim duymak ne demek? İnsan neye gereksinimi olduğuna kendi mi karar verir, yoksa her şey gibi gereksinimlerini de öğrenir mi? Kural nedir? Kim belirler? Hangi yöntemle?


XVI. Louis’nin idamı

Son derece karmaşık ve zengin bir dünya bu. Buna mukabil, asırlar boyu her yerde hep bir tür “hukuk” da olmuş, işte bizim tanımımızdaki genel geçerlik buradan geliyor. Ve tarihsel süreçte her medeniyet, bugün bizim bildiğimiz hukuk kavramının inşasına harç koymuş. Eski Yunan kent devletlerinin yapısı, sonrasında Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluk hukuku (ki o Roma hukuku modern hukukun temelini atan, altıncı yüzyılın ilk yarısında tamamlanabilen ve uygulanabilir hale gelen, bir süre sonra çeşitli nedenlerle unutulmasının ardından 11. yüzyılla birlikte Avrupa’ya yayılan Roma Hukuku/Corpus Juris Civilis, günümüzde Batı hukukunun temeli kabul edilir.) Ortaçağ feodal hukuku, kilise hukuku, burjuvazinin mücadelesini verdiği hukuk… 19. yüzyılda Marksizm’le birlikte farklı bir hukuk, özgürlük anlayışı… 20. yüzyıldaki savaşlar ve sonrasında yaratılan hukuk… O hukukun ayrılmaz parçası haline gelen insan hakları hukuku vs…

Bakın bugün hayvan haklarından ve farklı cinsel yönelimlerin haklarından söz ediyoruz artık. Yani sürekli gelişen, değişen, dönüşen bir olgu. Bu söyleşiyi okuyanlara Cemal Bâli Akal’ın Hukuk Nedir? kitabını öneririm. Orada ne kadar çok “hukuk” ve “hukukilik” tanımı olduğunu görebilirsiniz. O kitabın arka kapağında Kant’ın, “Hukukçular hâlâ bir hukuk tanımı arıyor,” sözüne yer verilmiş!

Ezcümle, bir ilkel kabile içinde yaşayanlar da en gelişmiş sanayi toplumları da belli kurallara uyulması gerektiğini düşündü ve ilkeler belirledi. Ancak bu belirleme, dinlerden, sınıf mücadelesinden, üretim araçlarındaki gelişmelerden vs. bağımsız değil; lafı uzatarak söylemek istediğim bu.

Hukuk tarih boyunca nasıl değişime uğradı? 

Çok kapsamlı bir soru tabii ve benim harcım değil tüm tarihi anlatmak. Ancak şu püf noktasını hiç unutmamalı: Hukuk, başkaca her şey gibi, gereksinim duyulup oluşmaya başladığı andan itibaren, sürekli üzerine bir şeyler konularak, bazı uygulamalar terk edilerek, durup dinlenmeden yeniden inşa edilerek gelişti. Söz konusu gelişme, üretim araçlarındaki dönüşümden, devletin doğumu ve büyümesinden bağımsız değil.

Zaman içinde bazı kadim ilkeler az çok her zaman varlığını sürdürdü tabii. Örneğin, “öldürmeyeceksin” ya da “çalmayacaksın” emirleri gibi. Bunlar hem dini hem de din dışı hukukun hâlâ temel düsturları. Tamam, öldürmeyeceksin ama öte yanda idam cezası var! Demek ki, öldürme yasağı da öyle mutlak filan değil. İnsanları bir arada tutan farklı kural öbekleri mevcut, yani hukuk, tek kural ve yaptırım aracı değil.

Bu cümleyle referans verdiğim “hukuk”, bugün tâbi olduğumuz laik hukuk kuralları. Diğer öbekler ise, ahlak ve din kuralları. Bunlar çoğu zaman birbiriyle örtüşür. Örneğin “hırsızlık” fiili, ahlaken ayıplanan, din tarafından günah sayılan ve hukukun yasakladığı bir insan eylemi. Ya da taciz, tecavüz, öldürme vs. Hukuk kurallarıyla diğer ikisi arasında, bir de çok önemli fark var ama: Ahlak ve din kurallarının arkasında kamu otoritesi yok. Oysa hukuk kuralları devlet tarafından korunuyor ve kamu otoritesi tarafından yaptırıma tâbi tutulmuş durumda. Bir şey ayıp ya da günah olabilir, ancak suç olmayabilir. İşte hukuk kurallarını etkili hale getiren, onlara gücünü sağlayan, arkasındaki bu kamu gücüdür, yaptırım gücü. Hal böyleyken o gücün kaynağı olan kamu yani “devlet” anlaşılmadan, devletin kökeni bilinmeden, hukuk da anlaşılamıyor. Dönüp dolaşıp, “Devlet nedir?” ve “Nasıl/neden ortaya çıktı?” sorularına geliyoruz.

Bülbülü Öldürmek filminden mahkeme sahnesi

Dünya tarihini göz önünde bulundurursanız, devlet aslında son derece “genç” bir örgütlenme biçimi. Bilemediniz 5000 yıllık bir tarih. Oysa yalnızca homo sapiens’in tarihini düşünün… İşte devlet tarihi denilen tarih, çok daha uzun olan uygarlık tarihinin çok küçük bir parçasını oluşturuyor ve devletin ortaya çıkışı, üretim araçlarının belli bir seviyeye gelmesi sonucunda “sınıf” olgusunun doğumuyla ilgili.

Bugüne dek beş üretim biçimi gördü dünyamız. En uzunu “vahşilik” olarak bilinen “paleolitik” (yontma taş). İnsansılardan, homo sapiens’e varan süreç çok uzun. Söz konusu yıllarda insan, henüz yaptığı işleri “iş bölümüyle” gerçekleştirmiyor. İkinci üretim biçimi “barbarlık” (neolitik) çağı. Yaklaşık 10 bin yıl önce ve artık yavaş yavaş aşiret düzeni oluşuyor. Sonrasında iş bölümünün, peşi sıra sınıflı toplum ve onun sonucunda devlet adı verilen yönetim aygıtının ortaya çıkmasına neden olacak “farklılaşma”, bu barbarlık devrinde doğmuş. MÖ 3500’li yıllarda ilk devletler ortaya çıkıyor. Devletler, egemen olan sınıfın yönetim aygıtı olarak doğdu. İşte bugün hukuk dediğimiz, o egemenliğin her çağda vücut bulmuş halidir. Beşinci ve en genç ve diğerlerinden çok daha yaygın/etkili üretim biçimi olan “kapitalizmin” yaratığı olan bir hukuk var. Kendinden önceki hukuk düzenlerinden, tanımlarından, düşüncesinden bir şeyleri miras almış ve üzerine kendi gereksinimlerini koymuş bir hukuk. Temelinde de “özel mülkiyet” duruyor tabii, söylemeye gerek yok!

Bu uzun tarihin farklı aşamalarında, biraz önce de altını çizmeye çalıştığım gibi farklı hukuk tanımları yapıldı ve belli bir tarihten sonra o hukuk laikleşti. Dinlerin ilkelerinden masun demiyorum, o etki her zaman var. Buna mukabil, özellikle Fransız Devrimi ardından egemenliğin yeryüzüne indirilmesi (Türkiye’de 1921’de) hukukun da hızla yeryüzüleşmesini sağladı. Bu da tabii bir günde değil, epeyce bir mücadeleyle oldu. Laikliğin en güçlü örneği Fransa’da devlet ile kiliseyi ayıran yasanın tarihi 1905!

Sosyalizmin ortaya çıkışı, dünya savaşları, ardından insan hakları hukukunun doğumu ve güçlenmesi, devletlerin birbirlerine sözleşmeler ağıyla bağlanması vs. Bugün tanık olduğumuz hukukun oluşmasında geçilen ara ve ana duraklardır. Boyunduruk altındaki insanın yurttaş oluşu, seçmen oluşu, kadın ile erkeğin eşit kabul edilişi vs. tümü tâbi olduğumuz hukukun bileşenleri.

Sıradan insan için hukuk neden ekmek kadar elzemdir?

Yanıtı çok basit: Çünkü hukuk, o sıradan insanı korumaz ise düzgün ekmek yeme şansı da olmaz! Tabii burada bir kez daha sorunuzdaki “hukukun” niteliğini göz önünde bulundurmayı öneriyorum. Örneğin dini hukukun egemen olması benim için elzem değil, fakat o da hukuk nihayetinde! Haliyle “demokratik rejimlerin laik/seküler hukukundan” söz ediyorsanız eğer, evet, ekmek gibi su gibi elzem. Burada bir uyarı daha iyi olur: Yasa ile hukuk arasındaki farkı da sakın ihmal etmeyelim. Yasalar, “hukuk devleti” ilkesi göz önünde bulundurulmadan hazırlanırsa, vatandaş için güvence olmaktan çıkar. Kanun devleti olup hukuk devleti olmamak çok mümkün.

Süleyman Demirel hep, “Türkiye devleti bir kanun devletidir,” derdi, misal. Ne kadar bilinçli bir ifadeydi bilemem, ama ben hep “dili, hukuk devleti demeye varmıyor herhalde” diye düşünürdüm. Bir de, hukuk devleti olmadığı gibi, kanun devleti iddiasından vazgeçilmesi durumu var ki en kötüsü. İsviçre şu anda bu durumda örneğin; neyse ki biz Türkiye’de yaşıyoruz, şanslıyız! Diyeceğim, kanunlar demokratik bir düzende, hukuk devletini ilke edinerek hazırlanmalı. Bu yapılmadığında yalnızca kanun devleti olunur ki matah bir hal değil.

Hukuk devleti güvencesi, öngörülebilirliği sağlıyor. Bir şey yaptığınızda bunun sonuçlarını bilmelisiniz, başınıza gelenleri öngörebilmelisiniz. Anayasa’da “kişi hakları” olarak sayılan temel hak ve özgürlüklerin büyük çoğunluğu bu güvenceyi sağlamaya yöneliktir. Yargılanacağınız mahkemeyi bilmelisiniz, sizin fiilinizin ardından o fiil suç haline getirilmemeli, kendinizi savunabilmelisiniz, devlet size karşı yükümlülüklerini yerine getirmeli, düşüncenizi korkmadan dile getirebilmelisiniz…

Keyfine göre davranan bir devletin yurttaşı mutlu olamaz, ancak dinmeyen bir endişe ve tedirginlikle yaşar. Ve tabii, biz farkında olmasak da aslında tüm yaşantımız hukuk kurallarıyla sarmalanmış halde. Uyuduğunuz yatağın yayının çıkması bir hukuksal girişim gerektirir. İçtiğiniz suyun, soluduğunuz havanın temizliği… Bindiğiniz taksinin, dolmuşun konforu vs. Bu nedenle yurttaş hakları çok çok önemli. Tekrar sorunuza dönersem: Fırından aldığınız ekmeğin niteliği ve ücreti, bir hukuk devletinde yaşayıp yaşamadığınıza göre değişir.

Sonuç olarak, “sıradan bir insan” olabilmek aslında büyük bir armağan ve ancak “sıradan” bir yaşamda mümkün. Yaşamlarımızın sıradanlığını sağlayacak olan ise “öngörebildiğimiz” ve bizi ezmek üzere yaratılmamış bir hukuk düzeni olabilir ancak.

 

Murat Sevinç

İstanbul’da doğdu. 1988’de Mülkiye’ye girdi. 1995’te aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler yazdı. Radikal İki’de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017’de OHAL KHK’si ile kamu görevinden alındı. Halen Gazete Duvar ve Diken’de yazıyor.