Dr. Daniş Navaro ve yeni kitabı “Şirket”

Dr. Daniş Navaro ve yeni kitabı “Şirket”
SÖYLEŞİ

Dr. Daniş Navaro ve yeni kitabı “Şirket”

“Oysa başka bir şirket mümkün”

Uluslararası kurumsal bir şirkette, 20 yılı aşkın süredir CEO’luk yapan Dr. Daniş Navaro, aynı zamanda şirketinde Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmış. “ŞİRKET” adlı yeni kitabının başkahramanı, neoliberal zihniyet ve iş dünyasının çökerttiği hasta bir Şirket. İş hayatındaki deneyimlerinden yola çıkıp akademik ve kuramsal bir bakış açısı ile yazdığı 644 sayfalık analitik çalışmasında, modern bir şirketin örtük gerçeklerini gözler önüne sunarken, farklı stratejilerle daha etkin, daha iyi bir şirket alternatifinin nasıl mümkün olabileceğini de anlatıyor.

Daha önce “Kariyer ve Varoluş, Bir Benlik Eylemi” ve “İnsan Dünyasında Yabancılaştırıcı Akıl ve Etik Akıl” adlı kitapları yayımlanan akademisyen Dr. Daniş Navaro’nun “Şirket” adlı son kitabı, ilgili alanda çalışan öğrenci ve akademisyenler için, iş dünyasında da girişimciler, yöneticiler ve liderler için aydınlatıcı bilgi ve fikirlerle dolu bir yapıt.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
İktisat ve felsefe alanında eğitim aldım. Uzun yıllardır çokuluslu, konusunda lider bir firmada (BMI-Braas Çatı Sistemleri) CEO olarak çalışıyorum. Aynı zamanda felsefe ve işletme alanında öğretim görevlisiyim ve bu alanlarda akademik çalışmalar yürütüyorum. Maltepe, Marmara ve Yeditepe Üniversitelerinde, yönetim, işletme, organizasyon, strateji, iş etiği, liderlik, ekonomipolitik gibi alanlarda dersler veriyorum.

Yoğun iş hayatınız arasında, sizi bu kitabı yazmaya motive eden neydi?
Uzun yıllardan beri uluslararası bir platformda üst düzey yöneticilik deneyimi yaşayan, ama aynı zamanda işin kuramsal ve akademik tarafında da var olan, iş hayatına, şirkete ve anlamlı çalışmaya yıllardır kafa yoran bir birey olarak topluma ve yeni kuşak gençlere karşı taşıdığım sorumluluk hissi sanırım bu çalışmayı yapmamdaki en büyük motivasyon kaynağı oldu. Son beş altı senedir bu kitabı kurguluyordum kafamda.

Günümüzde modern Şirketin çöktüğünü söylerken aslında tam olarak neyi kastediyorsunuz?
İki şey söylüyorum. Birincisi, şirketler profesyonel ya da bilimsel işletmenin kurallarına uyulması bağlamında artık pratikte yanlış stratejiler uyguluyorlar, yanlış kararlar alıyorlar, yanlış eylemlerde bulunuyorlar ve sonuçta çöküyorlar. Çünkü neoliberal ekonomi şirketlerin varoluş misyonunu temelden sarstı, çok kaygan bir zemin yarattı. Vizyon, misyon ve değerler dediğimiz, bir şirketi asıl anlamda ayakta tutan unsurlar hasara uğradı. Anlamlı çalışma, gönül bağı, sadakat, hakkaniyetli paylaşım, takım çalışması gibi bir şirketi iyi ve çalışabilir yapan organik unsurlar, neoliberalizmin aşırı para ve büyüme hırsı yüzünden büyük hasara uğradı. Diğer taraftan, iş sahipleri, yöneticiler ve çalışanlar, büyük oranda, toplumsal sorumluluklarından, insani görevlerinden uzaklaşmış bir hale düştüklerinden, dolayısıyla da işlerine karşı büyük bir yabancılaşma yaşadıklarından, şirketlerin önemli bir kısmı, bireyin dünyasındaki meşru anlamlarını yitirmiş durumdalar. Büyük veya küçük, küresel veya yerel, bu durum tüm şirketler için geçerli. Şirketler artık, eskiden olduğu gibi bir yaşama, kendini gerçekleştirme alanı olmaktan ziyade sadece geçim amaçlı günübirlik ziyaret edilen çalışana yabancı bir yere dönüştüler.


Kitabınızın ilk sayfalarında aktardığınız Kapitalizm ve Neoliberalizm kavramlarını biraz açar mısınız?
Kapitalizm, kısaca, üretim araçlarında özel mülkiyete ve toplumun ihtiyaçlarının karşılanması sürecinde serbest rekabete dayalı piyasaya ve girişimciliğe dayanan bir ekonomik ve toplumsal sistemdir. Neoliberalizm ise, özellikle 1980’lerden sonra kapitalist sistemin, tüm sektörlerin özelleştirilmesi, kısa vade esaslı kurum yönetimleri, kârın ve nakit akışının her ne pahasına olursa olsun öncelendiği, şirketlerin satılacak birer metaya dönüştüğü, piyasaların kuralsızlaştırılması gibi birtakım eksenler doğrultusunda gelişerek evrildiği günümüzdeki aşamasıdır.

Başka bir Şirket teklifiyle geliyorsunuz. Sizce, sağlıklı bir şirketin ölçütü ne olmalıdır?
Sağlıklı bir şirketin en temel ölçütü bütünlüğünü kaybetmemiş olması, minimum maliyet-maksimum kar, çalışanlarını bir sayı gibi görme, çılgın gibi para, nakit ve büyüme peşinde koşmamasıdır. Bütünlük, bir şirketin, iş fikrinin, misyonunun, vizyonunun tutarlı ve sürdürülebilir bir şekilde stratejiye dönüşerek uygulanması, operasyonel faaliyetlerini kurucu değerlerinden kopmadan sürdürmeyi başarmasıdır. Yine, katma değerin veya kârın doğru paylaşımı, iş-çalışan eşleştirmelerinde liyakat, iş ve insan güvenliğine verilen önem, çalışanlara tanınan özlük hakları açısından hakkaniyet, çalışanlara yeterli, konforlu, refah sağlayıcı ve adil bir gelir düzeyi, kişiler arası ilişkilerde samimiyet ve güvene dayalı cana yakın bir çalışma ortamı, çalışanların mesleki ve kişisel olarak kendilerini geliştirme fırsatı, karar alma özgürlüğü ve belli oranlarda otonomi, bir şirketi gerçekten iyi yapan başlıca ölçütlerdir. Ayrıca, psikolojik olarak sağlıklı bir çalışma ortamı istiyorsak, çalışanların işlerini severek yapmaları ve kendilerini, şirketin operasyonel faaliyetini aşan daha büyük bir amaca hizmet ediyor düzeyinde hissetmeleri gerekir. Bu, çalışan ile işi arasında kurulması gereken anlam köprüsüdür ki, iyi bir şirket için olmazsa olmazdır.

“Felsefe sözlüğünde, ruh, “Yaşam ve düşünce ilkesi. Maddedışı töz diye geçiyor. Aristoteles Ruh Üzerine’de, “… Asıl anlamıyla ruh, yaşamamızı, algılamamızı ve düşünmemizi sağlayan şeydir…” der. Şirketin ruhu, şirketin akılsal alanıdır; şirketi biçimlendiren şeydir.”

Şirketin metafizik yani ruhsal boyutundan biraz bahseder misiniz?
Metafizik derken, felsefeden esinlenerek, duyusal olarak algılayamadığımız alandan bahsetmek istedim. Bunlar elle tutulamaz, gözle görülemez, koklanamazlar ama şirketin asıl lokomotif gücüdür. Kuruluş fikri, yenilik fikirleri, misyon, vizyon ve anlam bu türden taşıyıcılardır. Her şirketin bir ruhu vardır ve içeri girer girmez bu ruhu hissedersiniz. Ruhu oluşturan bu öğeler maalesef günümüzün neoliberal klasik şirketinde artık duvarlarda asılı kalmaktan öteye gitmeyen sloganlara dönüştüler. Ancak, işte, batan, yok olan şirketlerin çoğunda, stratejik hatalardan çok, kurucu misyondan, vizyondan kopmalar, açgözlülük ve doymazlık, değer erozyonu, hileli, ikiyüzlü yönetimlere varan etik çöküşler ve sonuçta yanlış stratejilere gömülmelere sık sık tanık oluyoruz. Bir şirketin uygulaması gereken stratejisi, pazarlama ve üretim yöntemleri, finans, muhasebe ilkeleri, mesleki, teknik ve teknolojik süreçler üniversitelerde ders programlarında öğretilebiliyor. Ancak, işletme fakültelerinde, pek de, bir şirketi gerçek anlamda o şirket yapan ruhsal ve kültürel öğeler üzerinde durulmaz. Ancak bunlar, sorunların önemli bir kaynağı olmak vasfını taşırlar.

Bir de fiziksel boyutu var şirketin… Bu boyut, insan-üretim-ürün-şirket dinamiğinin önemini nasıl vurgulamalı?
Fiziksel boyutun dayanağı öncelikle etiktir. Etik, tam da günlük pratiklerde yer alan uygulamalarla hayata geçer veya geçmez. Yani etik lafta değil uygulamada hayat bulur. Yönetici, şirket ve çalışanla alacağı her kararı öncelikle etik süzgeçten geçirmeli, ödev etiği, erdem etiği ve fayda etiği arasında doğru dengeleri kurmalıdır. Çalışanların bireysel çıkarlarıyla şirketin örgütsel çıkarları arasında ortak bir vizyon bağlamında gerekli kurgu doğru tesis edilmeli ve işletilmelidir. Çalışma ve üretim basit bir faaliyet değildir. İnsan-üretim-ürün arasında varlıksal bir bağ söz konusudur işin aslına bakarsak. Biz bu bağı sadece “geçinmek için çalışmak” düzeyine indirgersek hayati bir yanlış içine düşmüş oluruz. Bu bağı, bu ilişkiyi ihmal eden örgütsel tasarımlar, yönetimler, mutlu bir çalışan, sağlıklı bir çalışma ortamı kuramazlar. Böyle bir durumda, herkes, işten atılmayacak kadar çalışır ve mesai bitimine beş kala işle ilişkisini keser. Layıkıyla üretim yapabilmek ve etkili ve mutlu bir organizasyon kurabilmek için, doğru işe doğru kişi seçilmeli, kişinin işini yaparken kendisini gerçekleştirebilmesine dikkat edilmeli, işler belli dereceden daha az karmaşık olmamalı çünkü basit işler insanı sıkar, ilgi çekmez, can sıkıntısı yaratır, ayrıca bir iş tasarlanırken o işi yapacak kişinin fikri alınmalı, hatta iş mümkün mertebe işi yapacak olana tasarlatılmalı ki iş ile kendisi arasında hem bir haz ve keyif hem de bir sorumluluk ilişkisi oluşsun. Ayrıca, çalışanların dış motivasyonla değil, yani ödül-ceza yöntemiyle değil, iç motivasyonla iş yapmalarının yolları araştırılmalı. İşler potansiyel olarak çalışanların yaratıcılıklarını güdümlemeli, onları gerçek anlamda bir katkı veriyor olarak hissettirmeli ve yine çalışanlar belli derecelerde kendi kararlarını kendileri almalı, özerk olmalıdırlar. İnsan-üretim-ürün döngüsü öncelikle bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik problemdir.

Rainer Funk’ı kaynak gösterirken, üreten insanın özdeğerinin öneminden bahsediyorsunuz. Postmodern iş dünyasında gerçekten de kişinin kendine özgü yetileri yerine yapma beceriler edindiğine inanıyor musunuz?
Bir üretimden alınan en büyük ödül kişinin varlık alanına kendisinden bir şey koymasıdır. Marx, ürünü, emeğin, emekçinin temsilcisi olarak görür. Benim ürettiğim örneğin bir kalem, ben orada yokken bile beni, benim ruhumu, benim tekliğimi, orijinalliğimi, eşsizliğimi ve özgün emeğimi temsil eden bir şeydir; bir bakıma benim uzantımdır. Böylesine bir gurur, erdem ve hazla ürettiğim bir nesne tabii ki benim özdeğerimi besleyen en temel unsurlardan biridir. Ancak, onu üretebilmem için, belli eğitimlerden geçmem, beceriler kazanmam, kendimi geliştirmem, o alanda uzmanlaşmam, ustalaşmam, emek harcamam, zahmete katlanmam, sıkıntılar çekmem, mücadele etmem, ortaya irade koymam, arzulu ve şevkle çalışmam gerekir. Benlik değeri bu şekilde emek sürecinden geçerek üretilen bir şeydir. Günümüzde ise, bu uzun ve meşakkatli süreçten kaçınılarak, genelde “miş” gibi yapılarak, ve de Funk’un ortaya attığı gibi, sahip olunmayan becerilere sahipmiş gibi yapılarak birtakım üretimler sahiplenilmeye çalışılıyor. Kurnaz ve hakkaniyetsiz bir metod bu bence. Teknik, teknoloji, birçok vakada, öznelerin özgelişimlerine engel oluyor, sürekli güdük kalan birey de bu eksikliğini, yetersizliğini, sıradanlığını hem kabul etmek istemiyor hem de tam tersine kendine asla ait olmayan becerilere sahipmiş gibi göstererek ürün ürettiğini iddia ediyor.

Kuantum-şirket, bütüncü şirket, “Yeni bir iş modeli inovasyonu, yeni bir tip şirketin doğumunun ve işlerin başka türlü de yapılabileceğinin müjdecisi mahiyetinde bir operasyondur.”

Bahsedilen bu yeni iş modeli, bu bütüncü şirket hangi hedeflere hizmet ediyor?
Öncelikle makro bazda başta da belirttiğim gibi iyi bir şirket, insan hakları, emekçilerinin-çalışanlarının-paydaşlarının durumu, çevre, sürdürülebilirlik, iş ve insan güvenliği, etik gibi konularda ödün verilemez ilkeler benimsemelidir. Yine bu şirket üç temel unsur etrafında yapılanmalı diye düşünüyorum: 1) Bütünlük 2) Kendi kendine yönetim – dağıtılmış liderlik 3) Evrimsel yönelim, yani çevreyle, iş dünyasıyla, piyasayla sürekli olarak dinamik ve doğal bir ilişki sürdürebilme. Böyle bir iş modelinin çalışanın mutluluğuna ve huzurlu iş ortamına hizmet edeceği açıktır. Burada öncelikli amaç işin kendisi, kalite, işi nasıl daha iyi yapabileceğimizdir, para, kâr, nakit, gelir gibi maddi unsurlar değil. Bu sonuncular aslında, konuya nedenler-sonuçlar olarak bakarsak, nedenler değil sonuçlar kategorisinde yer alırlar. Çalışanlar, yaptıkları işle kendileri arasında bir sevgi ve varlık bağı kuramazlarsa, mesela salt para, statü, makam ve benzeri materyalist değerler için çalışırlarsa, bir süre sonra sıkılırlar, mutlu olmazlar. Yaptıkları işin, kendilerinin anlam dünyasındaki karşılığı önemlidir çalışanlar için, ama yöneticilerden hiç de “size anlamlı bir iş veriyoruz” lafını duymazsınız. Bunun içindir ki kitabımda bahsederken, CEO’nun asıl görevi “anlamı örgütlemektir” diyorum. Unutmayalım, bir şirketin sunduğu iş çerçevesinde yapılan, gerçekleştirilen şey, aslına bakarsak basittir, önemli olan bu iş sayesinde ortaya çıkan ürünün aşkın bir bağlamda neye hizmet ettiğidir. Çalışanlar, şirket ve iş vasıtasıyla, çevreyle, toplumla, dünyayla ilişki kurarlar ve bu ilişki, fark etseler de etmeseler de çok önemlidir. Liderin, yöneticinin asli görevi de zaten çalışanlar nezdinde bu farkındalığı sağlamaktır.

Bir şirket yönetiminde sizce, pazarlama, bütçe ve raporlamada yapılan temel yanlışlar nelerdir?
Pazarlama, bütçe, raporlama gibi tüm süreçler işletmesel profesyonel süreçler. Bir işletmenin etkili ve verimli işlemesi için gerekli süreçler. Ancak bunlar bir şekilde fetişleştirilirse amaçlarının dışına çıkarak şirkete zarar da vermeye başlayabilirler. Bütçeler örneğin sayısal, miktarsal, niceliksel açıklamalardır; olayların nitelikleri, neden-sonuç ilişkileri hakkında bilgi vermezler. Bugün firmalar, bir haftada hazırlayabilecekleri bir bütçeyi aşırı ve insanı tüketici, bezdirici bir zaman harcayarak ve ileride pek de bir şeye yaramayacak detaylara girerek iki-üç ayda hazırlıyorlar. Ayrıca bütçeler, gerçekçi karakterlerini de yitirdiler, işverenler ile yöneticiler arasında bir müzakereye, pazarlığa dönüştüler. Diğer bir sorun raporlama. Raporlama arttıkça sahaya, işin kendisine, realiteye ayırdığınız zaman azalır. Bugün raporlar, şişirildikçe şişirilmiş, hantal, yöneticilerin anlayarak okuyamayacağı kadar hatta okumak dahi istemeyeceği kadar abes büyüklüklere ulaştılar. Son derece gereksiz, verimsiz, zaman kaybettirici, insanı sıkan bir düzey bu. Yöneticilerin rapor okumaktan şirketi yönetmeye zamanları kalmıyor artık! Pazarlama deseniz, artık aldatmalara, (yasal) hilelere, istismarlara varan çok ciddi etik sorunlar taşıyan bir alana dönüştü. Ayrıca birçok pazarlama iletişiminde akil ve makul mesajların verilmediğini, bazılarında saçma diyebileceğimiz düzeylere varan garip ve anlaşılmaz içeriklerin olduğunu görüyoruz. Mesela sadece hafta sonları yapılan indirimler de neyin nesidir? Biraz düşünebilen bir tüketici, böyle bir durum karşısında kendini aptal yerine konmuş hissetmez mi? “Sezon ortası indirimi” gibi saçma sapan adlandırmalardan ise hiç bahsetmeyelim daha iyi!

Kitabınızın içinde pek çok filozofun düşünce ve deyişlerine yer vermişsiniz. Bunlardan biri olan Sokrates, idama mahkûm olduktan sonra, kararı veren yargıçlara kendi oğullarının hayatlarını maddi zevkler peşinde heba etmemesi ve aslan erdemli yaşamı seçmeleri için göreve davet etmiş. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Sokrates erdemli yaşam öğretisini ortaya koyan en temel filozof. Bunun uğrunda hayatını feda etmiş büyük bir düşünür. Salt, öğrencilerine yıllarca anlattıklarına, verdiği tavsiyelere ters düşmemek için, onlara bütünlüğün, dürüstlüğün, tutarlılığın, iyi yurttaş olabilmenin, felsefi bilginin, eleştirel aklın önemini ve değerini anlatabilmek için hayatını ortaya koymuş, bu uğurda ilkelerinden vazgeçmemiş cesur bir düşün adamı. Bu çerçevede de adaletin, paylaşımın, erdemin, dürüstlüğün, yani insanı insan yapan karakter özelliklerinin birtakım maddi değerlerden çok daha üstün olduğunu vurguluyor. Günümüzde batan, seken işletmelerin önemli bir kısmının da stratejik veya işletmesel hatalardan değil, yukarıda açıkladığımız karakter özelliklerindeki zayıflıklardan zor durumlara düştüklerini görüyoruz. Günümüzde, Sokrates ilkelerinin geçerliliğini her zamankinden daha fazla bir şekilde koruyor diye düşünüyorum.

Bugün Türkiye’deki malum ekonomik şartlar dahilinde, önce üreten bireylerin ruh sağlığı ve bununla beraber Şirketlerin iyileşmesi sizce de ütopik değil mi?
İçinde bulunduğumuz sistem, neoliberal kapitalist sistem, insan öncelik veren, insana karşı duyarlı olan bir sistem değildir. Tersine, giderek vahşileşen, güçlünün zayıfı ezdiği, oyuncuların kıyasıya birbirleriyle mücadele ettikleri, geldiğimiz noktada da giderek etik davranış süreçlerine zarar veren bir sistemdir. Hınç, haset, korku, endişe, yabancılaşma, metalaşma, yıkıcı rekabet, bireycilik bu sistemin doğurduğu çalışma ve yaşama koşulları. Ancak, bireyin, bizlerin tek başımıza sistemi değiştirebilecek gücümüz olmasa bile, bu koşullarda dahi, nispeten huzurlu, verimli, iş birliğine, paylaşıma ve başarıya el veren şirketler kurmak ve bunları yaşatmak hiç de ütopik değil diye düşünüyorum. Kitabımın son bölümü zaten bu amaç doğrultusunda oluşturulacak bir şirketin özelliklerini, nasıl yapılanması gerektiğini anlatıyor ve dünyadan da somut örnekler veriyor.

Kitabınızın 5. Bölümünde CEO’lardan bahsediyorsunuz. İyi bir CEO’nun özellikleri neler olmalıdır?
İyi bir CEO, üç temel bilgisel alanda kendini geliştirmeli ve güçlü olmalı: strateji ve mesleki bilgi, sezgisel bilgi, etik bilgi. Strateji ve mesleki bilgi, tabii ki, bir şirketi kurmak, yönetebilmek için olmazsa olmaz ama yeterli değil. Zaten bu çok özel bir şey de değil, hem üniversitelerde hem de piyasada çalışarak elde edilebilen bir bilgi türü bu. Sezgisel bilgi, özellikle deneyime ve kişisel özgünlüğe dayanan bilgi türüdür ve önemli, yaratıcı iş insanlarının en başta gelen karakteristik özelliğidir. Sanat, edebiyat, spor, artistik çalışmalar, yani iş dışında, kişinin kültürel ve estetik özelliklerini geliştiren faaliyetler sezgisel bilgilerin artması için bulunmaz fırsatlardır. Etik bilgi ise, kişinin karaktersel alt yapısını oluşturacak en önemli bilgi türüdür. İnsanlar etik davranışın doğaçlama var olduğunu veya var olmadığını düşünürler ama etik bilgi aynı zamanda öğrenilir, üzerine düşünülür, benimsenir ve uygulanır. Böylece karakter gelişimine büyük destek olur. Ödev etiği, erdem etiği, çevre etiği, meslek etiği, fayda etiği, bunların hepsinin iyi bir lider, iyi bir CEO olunacaksa eğer, öncelikle öğrenilmesi gerekir. Son olarak, iyi bir CEO’yu diğerlerinden ayrıştıran önemli bir özellik de empati ve diyalogdur. Bunlar kişiyi, kendi dışında olan bitenleri derinden anlayabilmesi, kavrayabilmesi, çevreyle bütünleşebilmesi ve ona göre davranış geliştirmesi için gerekli, geliştirilmesi kolay olmayan, zaman alan, ama zorunlu özelliklerdir. Para kazanmayı iyi bilmekle, iş dünyasındaki kurnazlıkları, çeviklikleri öğrenmekle, türlü stratejik oyunları becermekle çok da iyi bir CEO olunamaz diye düşünenlerdenim ben. İyi bir CEO dört alanda kendini üst düzeyde geliştirmelidir ayrıca; mesleki, entelektüel, estetik ve etik. Yine iyi bir CEO ya da lider, kendi özdeğerlerine ulaşmış, bunları keşfetmiş, iç barışını tesis etmiş ve bunları cesaretle, maliyetine de katlanarak, temel yaşam ilkeleri haline getirmiştir. Duyuları dış dünyaya tam açık, bütünlüklü ve ilkeli, kendisiyle ve dışarısıyla derin ve huzurlu bir ilişki yaşayan bir lider bu şekilde gelişebilir bence.