Haber Fotoğrafı: MARIA filmi'nden bir sahne, Angelina Jolie ve Haluk Bilginer

Yeni yılın ilk haftasında sinemaseverler Bir Film’in düzenlediği 11 filmlik bir mini festivalin keyfini yaşadılar. İstanbul’un Avrupa yakasında üç, Asya yakasında iki salonda gerçekleşen festival, Ankaralı, İzmirli ve Eskişehirli sinefillerin de beğenisine sunuldu.

MARIA
Lady Diana, Jacqueline Kennedy, Pablo Neruda hakkında biyografik filmler yapan Pablo Larrain, bu kez opera sanatçısı Maria Callas’ın hayatını beyaz perdeye taşıyor. Oscar Ödüllü Angelina Jolie’nin başrolde olduğu filmde, Callas’ın büyük aşkı Aristotle Onassis’i Haluk Bilginer canlandırıyor. Film, Callas’ın kimliğiyle, hayatıyla yüzleştiği son günlerine eğiliyor. Film, sanatçının çalkantılı ve trajik hayatının kilometre taşı olaylarını geriye dönüşlerle, ustalıklı bir kurguyla beyaz perdeye taşıyor. 16 Eylül 1977’de, Callas’ın Paris’teki görkemli dairesinde öldüğü gün başlayan bu biyografik dramada, Larrain kahramanının gerçekte yaşadıklarını, halüsinasyonlarıyla harmanlayarak mükemmel bir mizansen eşliğinde anlatıyor. Steven Knight’ın zengin malzemeli senaryosunda ustalıkla vurgulanan, zayıf karakterli, kırılgan, yalnızlık içinde bunalan, etrafında dayanacak kimse bulamayan Callas’ın ruhsal travmasını Larrain doğru bir yorumla izleyiciye geçirmeyi başarıyor. İkinci Oscar’ını kovalayan Angelina Jolie’nin yanında, üç İtalyan dev oyuncu Pierfrancesco Favino, Alba Rohrwacher, Valeria Golino ve makyajla Onassis’e benzetilen Haluk Bilginer’den oluşan oyuncu kadrosu mükemmel.



“BABYGIRL”
Erotik gerilim “Babygirl”de Romy (Nicole Kidman) güçlü ve sorumluluk sahibi bir CEO’dur, kocası ve çocuklarıyla görünüşte harika bir hayatı vardır. Stajyer olarak şirkete gelen Samuel ile yaşadığı yasak ilişki ise hem hayatını hem kariyerini tehlikeye atacaktır. On dokuz yıllık kocasıyla yaşadığı seks hayatında orgazm olamamanın sıkıntısını yaşayan Romy, en derin fantezilerini gerçekleştirmek için her şeyi riske atmak anlamına gelse de, Samuel ile ateşli ilişkisini sürdürür. Nicole Kidman’ın kariyerinin kilometre taşı, Stanley Kubrick başyapıtı “Gözleri Tamamen Kapalı”yı akla getiren film, kocasından (Antonio Banderas) sıkılan bir kadının fantezilerini hangi uçlara taşıyabileceğini araştırıyor. Hollandalı yönetmen Halina Reijn filmde sadakatsizlik, tatminsizlik, seks, cüret, risk gibi temaların hakkını vermeye çalışıyor. Ancak “Babygirl”, eleştirmenleri ikiye bölen bir film oldu. Bir özelliği kendisinden nefret edenleri de, göklere çıkaranları da haklı çıkaracak malzemeye sahip olması. Senaryodan gelen sarkmalar filmin ilk yarısını sıkıcı yapıyor. Ancak ikinci yarıda tempo kazanan film vasat olmaktan kurtulup, izlenmeyi hak ettiğini kanıtlıyor.




“EN DEĞERLİ HEDİYE”
Etkileyici ve özgün Holokost animasyonu Michel Hazanavicius’un “En Değerli Hediye / La Plus Précieuse des Marchandises” Holokost animasyonu, Cannes Film Festivali ana yarışmasına 16 yıl aradan sonra seçilen ilk çizgi film oldu. Auschwitz’e yol alan bir trenden atılan bir bebek, fakir bir oduncu ailesinin yazgısını değiştirir. Film, savaş sırasında hayatta kalmaya çalışan bir oduncu ve bebek doğuramamanın sıkıntısını yaşayan karısının hayatını anlatıyor. Savaşın, hayatları yıkıp geçtiği bir dönemde yaşayan çiftin ormanda buldukları bebek, hem onların hem de yollarının kesiştiği bütün insanların hayatlarını geri dönülemez bir şekilde değiştirecektir. Savaşın arkasında bıraktığı travmaları, parçalanan aileleri, ebeveynlerinden koparılan çocukları ibret verici tablolarla hatırlatan film, çocukları ana tema olarak ele alıyor. Jean Claude Grumberg’in romanından aldığı bu filmle, Hazanavicius her türde iddialı olabileceğini kanıtlıyor. Beş dalda Oscar kazanan “Artist” filminin yaratıcısı, Litvanya kökenli Yahudi bir aileye mensup olan Hazanavicius, aile dostu Grumberg’in romanını ancak canlandırma sinemasıyla yapacağına inanmış. Ortaya özgün, cesur ve ilginç bir film çıkmış. Sürprizleriyle, müthiş finaliyle, savaş aleyhtarı yorumlarıyla muhakkak izlenmesi gereken bir başyapıt.




“LEE”
Ellen Kuras’ın “Lee”sinin merkezindeki Amerikalı fotografçı Lee Miller (Kate Winslet), aşkının peşinden Londra’ya gittiğinde 2. Dünya Savaşı başlamıştır. Hitler’in Avrupa’yı işgal ettiği bu dönemde kadınların maruz kaldığı önyargı ve engellerden bıkan Miller, büyük mücadelelerden sonra kendini savaşın ön saflarında bulur. Savaşın dehşetinin kadın okuyuculardan gizlendiğini gören Miller, makinesini Hitler’in sebep olduğu acılara ve vahşete çevirir. Oscar Ödüllü İngiliz aktris Kate Winslet’in, Vogue dergisinin tanınmış savaş muhabiri ve Amerikalı model fotografçısını mükemmel bir performansla canlandırdığı film, dünyanın ilk kadın savaş fotoğrafçılarından birini savaşın dehşetine tanıklık etmek için her şeyi yapmaya hazır olduğunu, cesareti ve gelenekleri reddetmesiyle yaşadıklarını anlatıyor. Savaşın bittiği günlerde Londra’daki sevgilisinin yanına gitmeyip, Almanya’da yaşanmış dehşetin fotoğraflarını çekmeye giden Miller, temerküz kamplarındaki insanlık ayıplarını dünyaya kamerasıyla yansıtan en önemli tanıklardan biri olarak tarihe geçti.

“HAZİNE”
Julia von Heinz’ın “Hazine / Treasure”u 1990’ların Polonya’sında, Amerikalı gazeteci Ruth ile 2. Dünya Savaşı’ndaki Soykırımdan kurtulan babası Edek’in anavatanlarına yaptıkları yolculuğu anlatıyor. Travmasını yeniden yaşamayı reddedip yolculuğu sabote eden Edek, New Yorklu bir iş kadını olan kızıyla anlaşmazlığa düşer. Film konusunu, Amerikalı yazar Lily Brett’in çok satan otobiyografik romanı “Too Many Men”den alıyor. Film, 2. Dünya Savaşı sırasında Polonyalıların Yahudilere Almanlar kadar kötülük yaptığını anlatan filmler kervanına katılan son örnek. Ailesinin yaşadığı travmayı yerinde görmek için Polonya’ya giden Amerikalı gazeteci kadın, babasının sahibi olduğu fabrikayı ve evi ziyaret eder. O mallara el koyan fırsatçı ve paragöz Polonyalılardan, babasının ve dedesinin hatıra olarak saklamayı arzuladığı bazı eşyaları fahiş ücretlerle satın alır. “Hazine” son derece mütevazi bir film olmasına rağmen, savaşın arkasında bıraktığı haksızlıkları, travmaları izleyiciye geçirmede son derece etkileyici. Sürprizli finaliyle, filme “Hazine” adı verilmesinin sebebini öğrenmek için tüm okurlarıma vizyona girdiğinde filmi izlemelerini öneririm.




“KUTSAL İNCİRİN TOHUMU”
Bu kez ülkesinden kaçıp Türkiye üzerinden Almanya’ya giden ve bir festivale katılabilen Mohammad Rasoulof İran rejimini eleştiren yeni filmi “Kutsal İncirin Tohumu / The Seed of Sacred Fig” ile Cannes’a damgasını vurdu. FIPRESCI ve Jüri Özel Ödülü sahibi film, Tahran’ın karmaşık politik ikliminde paranoya ile boğuşan bir hâkim olan İman’ın hikâyesini anlatıyor. İman silahının kaybolduğunu fark ettiğinde karısından ve iki kızından şüphelenir. Sosyal kurallar parçalanırken, aile bağlarını iyice geren acımasız kurallar uygulanmaya başlar. Hapishanedeyken tasarlanan bir projenin ürünü film, inandırıcı bir dille yazılan senaryosuyla, insancıl mesajları, etkileyici mizanseniyle, süresinin 168 dakikalık uzunluğuna rağmen ilgiyle izleniyor. “Kadın - Yaşam - Özgürlük. Kahrolsun Teokrasi” diyerek meydanları inleten İranlı kadınları perdeye taşıyan film, İran’ın gerçekçi bir fotoğrafını çekiyor. Halkının İran İslam Cumhuriyetinin elinde esir alındığını söyleyen Rasoulof, dünyadan bu durumun sonlandırılması için yardım talep etti.

“BÖYLE KÜÇÜK ŞEYLER”
Filmin konusu 1985 yılında Noel arifesinde geçer. Sadık bir eş, baba ve çalışkan bir kömürcü olan Bill (Cillian Murphy) ailesiyle geleneksel bir İrlanda kasabası olan New Ross’ta yaşamaktadır. Bir gün bir siparişi teslim ederken kasaba manastırının karanlık ve rahatsız edici sırları sakladığını keşfeder. Bu sırlara verdiği tepki onu manastır, rahibeler ve kendi hayatıyla ilgili ağır gerçeklerle yüzleşmek zorunda bırakacaktır. İrlanda’nın kömür havzası, işçi sınıfının sefaletle başa çıkmaya çalıştığı fakir bir coğrafyada geçen, iç burkan konusuyla bu film insanın içini acıtıyor. Gerçek hayattan alınan konusuyla film, bölgede yaşayan insanların yazgısı gibi karanlık ve kasvetli. Kasaba manastırında kudretli rahibelerin açığını yakalayan Bill, başta çaresizlikten ve ailesini koruma içgüdüsünden suskun kalıyor. Ama yüreğindeki insan sevgisi, başına ileride bela açacak adımları atmasını engellemiyor. “Böyle Küçük Şeyler”in yönetmeni Tim Mielants kahramanlarının iç dünyasını yansıtmak için karanlık tonlara ve gece sekanslarına ağırlık vermiş.




“SAKLI KRALLIK”
Ödüllü animasyon filmi “Saklı Krallık / Kensuke’s Kingdom” bir tekne kazası nedeniyle gizemli ve ıssız bir adada tek başına kalan Michael’in hikâyesini anlatılıyor. Michael zaman içinde adada başka birinin varlığını hissetmeye başlar ve bu kişinin 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gizlice adada yaşamını sürdüren Kensuke adlı yaşlı bir Japon olduğunu keşfeder. Bu usta işi animasyon, insan ve hayvan sevgisi üzerine alınacak dersler barındıran, sevginin gücü üzerine etkileyici bir film. İşini kaybettikten sonra biri kız, diğeri erkek iki çocuğuyla bir tekne gezisine çıkan bir İngiliz ailesinin yaşadıklarını izlediğimiz filmde, okyanusta kopan bir fırtınadan köpeğini korumaya çalışan Michael’in dev bir dalgayla denize düştüğünü görürüz. Bitkin bir vaziyette kendini ıssız bir adada bulan Michael, sonraları torpido ile batırılan bir savaş gemisinden kurtulan bir Japon bahriyeliyi keşfeder. Kader birliği onları sıcak bir dostluğun içine çeker. Film tüm kahramanlarını mutlu eden bir finalle noktalanır.


“BERLİN ÜZERİNDEKİ GÖKYÜZÜ”
Wim Wenders’in bu en bilinen başyapıtlarından biri restorasyonlu kopyasıyla, 37 yıl sonra yeniden seyirciyle buluşuyor. Melek Damiel, insanların iç seslerini dinleyerek Berlin semalarında dolaşmaktadır. Bir gün karşısına tesadüfen çıkan trapezci Marion’a âşık olur ve insan olmaya karar verir. Bir ölümlüye âşık olduğunda, fiziksel varoluşun somut zevklerini özleyen Damiel, yalnız kendi gibi olanların görebildiği bir melektir. Bu şiirsel fantastik film, ikiye bölünmüş Berlin’de gündelik hayatın kaosunda ilahi bir düzen bulan büyüleyici ve felsefi bir incelemedir.