Her şey bir sandıkla başladı. Ahit Sandığı…
Yasaların iki taş levhasını taşıyan kutsal emanet, “Tanrı’nın Sesi”nin dünyada yankılandığı yer…
Eski metinlere göre Musa (Moşe), Sina’da duyduğu bu ilahi sesi yalnızca kulaklarıyla değil, varoluşunun en derin katmanıyla işitir ve o ses ona sandığın ölçülerini, malzemesini ve nasıl korunacağını söyler. Çünkü bu sandık, yalnızca bir yasa kutusu değildi; Tanrı’nın halkıyla arasında kurduğu bağın, yani ahidin yaşayan sembolüdür.
İşte Beit Ha-Mikdaş’ın özü de buradaydı: Tapınak, Ahit Sandığı’nı barındırmak için inşa edilecekti.
Bir yapı değil; ilahi bir odak noktası. Tanrı’nın, “Orada buluşacağım” dediği bir mekân. Bu mekânın nasıl olacağını da insana bırakmamıştır. Davut’un (David Hameleh) hazırladığı, oğlu Süleyman’ın (Şlomo Hameleh) tamamladığı tapınağın ölçüleri; odaların oranları, yüksekliği, genişliği hepsi kadim metinlerde “Tanrı’nın gösterdiği plan” diye geçer. Yani Beit Ha-Mikdaş insan elinden çıkmış olsa da, zihni göklerden gelen bir mimarinin izdüşümüydü.
Kutsalların Kutsalı’nın var olma sebebi
O boş, karanlık, kübik oda yalnızca bir mekân değil; Ahit Sandığı’nın tahtıydı. Sandık o odada durduğu sürece, Tanrı’nın huzuru -Şekhina- dünyaya o noktadan inmiş sayılırdı. Bu yüzden Tapınak, bir ulusun kalbi değil, evrenle kurulan en yoğun temas noktası olarak kabul edilmişti.
Ve sonra…
Kudüs’ün (Yeruşalayim) üzerinde gece çökerken, rüzgâr bile o tepenin etrafında adımlarını hafifletir. Çünkü Beit Ha-Mikdaş’ın kurulduğu yer, yalnızca bir coğrafya değildir; kadim zamanlardan beri göğün yeryüzüne dokunduğu en ince zar olarak görülmüştü. Ataların anlattığına göre orada bir taş varmış, o, dünyanın ilk titreşiminin bedenlendiği taşmış. Belki de o yüzden, Tapınak yıkılsa bile gölgesi insanlığın üstünden hiç kalkmadı.
Bazı yapılar yıkılır, bazılarıysa yokluğuyla bile hükmetmeye devam eder.
Birinci Tapınak…
Süleyman’ın altınla kapladığı, Davut’un rüyasıyla mayaladığı, Babil’in ateşiyle kül ettiği o yapı…
Sonra İkincisi…
Perslerin nefesiyle yeniden doğan, Herod’un mimari kibriyle katedral boyutuna ulaşan görkem ve Roma’nın çelik gibi iradesiyle yerle bir olan taşlar…
Yıkımın üzerinden iki bin yıl geçti belki ama, garip bir şekilde, Beit Ha-Mikdaş’ın taşları dağılsa da, içindeki sır hiç kaybolmadı…
Bazen bir yapının değeri taşta değil, taşın insanlığın neresine dokunduğundadır.
Tapınağın yıkılması bir binanın ölümü değildi aslında insanlığın iç kapısının kapanmasıydı.
Eski metinler Tapınağın yerini “Dünya’nın Göbek Taşı” olarak anlatır. Efsaneye göre Even ha-Şatiah, yani “temel taş” (nirengi taşı), evrenin yaratılmaya başladığı noktadır. Göğün ilk nefesi orada toprağa değmiş, âlemler arasındaki perde orada incelmiştir. Orası İbrahim’in (Avraham) sınandığı noktadır; Yakup’un (Yaakov) merdiveni buradadır, meleğin inişi orada anlatılır; Tanrı’nın insanla yüzleştiği mekândır…

"İshak'ın Kurban Edilmesi" Rembrandt
Mesele hikâyelerin doğruluğu değil; hepsinin aynı noktaya işaret ediyor olmasıdır. Orası bir yer değil, bir eşiktir, bir geçiş noktasıdır…
Mitoloji burada sadece hikâye anlatmaz; bir koordinat verir. Kudüs tepesi bir dikey eksen, gökle yer arasındaki bir hat, bir kapı eşiği gibi durur.
Belki de bu yüzden tarih boyunca her güç, o kapının anahtarını elinde tutmak istemiştir.
Resmî tarih tapınağın “kült merkezi” olduğunu söylese de, ezoterik gelenekler farklı yaklaşır: “İlahi bir güç neden eve ihtiyaç duysun ki?” Tapınak bir ibadethaneden öte, İnsanın evrenle bağını yeniden kurmak için tasarlanmış bir içsel mekanizmadır.
Kutsalların Kutsalı, ortada duran o boş kübik oda…
Bu oda, ilahi ışığın dünyaya indiği yer olarak anlatılır ama sembolik okumada bu oda, aslında insanın içinde saklı duran o “kıvılcımın” mimarisidir. O boşluk: Evrenin sessiz merkezini, Bilincin özünü, İnsanın içindeki tanrısal kıvılcımı simgelemektedir. Taşlar ibadetin değil, uyanışın simgesidir.
Bina, dışarıdaki Tanrı’ya değil, içerideki Tanrı’ya açılan bir kapıdır
Kabala, Tapınağı Hayat Ağacı’nın dünyevi bir haritası sayar.
Hermetizm, Tapınağı evrenin geometrik düzeninin aynası olarak görür.
İkisinin buluştuğu yerde şu öğreti parlar: “Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır” “İnsan küçük bir evrendir; evrense büyük bir insan...”
Tapınak da bu aynılığın sanki bedenlenmiş hâlidir:
Avlusu → Dünya, beden
Kutsal Yer → Kalp, denge
Kutsalların Kutsalı → Saf bilinç, ilk ışığı temsil eder.
Kabalistler “Şekhina oraya iner”, Hermetiklerse “Işık orada yükselir” der.
Aynı hakikatin iki yönü: Tanrı içtedir; tapınak insanın iç kapısıdır.
Tapınak ölçüleri de ayrı bir boyut sunar. 27, 60, 120 gibi oranlar tesadüf değildir.
Bu oranlar: Evrenin ritmini, Işığın yayılımını, Bilincin yukarıdan aşağıya iniş basamaklarını, Enerji akışının yönünü kodlayan bir “kozmik mimari” olarak yorumlanır.
İşte tam bu noktada sahneye, tarihin içinden çıkarılıp ezoterizmin içine aktarılmış bir figür girer: Resmî tarihte Hiram, Süleyman Tapınağı’nın baş mimarıdır.
Ezoterik tarihte ise Hiram, bilginin bedenlenmiş hali, “Kayıp Işık”ın taşıyıcısıdır.
Efsaneye göre Kral Süleyman, Tapınak yapımı için mimarlarıyla ünlü Mısır’dan genç ve hırslı Horemheb’i uygun görmüştü. Horemheb (Hiram), tunç işinde ve mimarlıkta yetenekliydi. Mısır’daki “yaşamevi” denen tapınakta yetişmişti. Piramitler, bu tapınağa bağlı taş ustaları tarafından yapılırdı.
Hiram, Tapınağın en gizli ölçülerini bilmektedir. Gizli “Usta Kelime”yi (ilahi bilgeliğin sembolü) taşımaktadır.
Tapınak bitmek üzereyken, üç çırak, bu sırrı zorla almaya kalkar. Ne var ki, Hiram sırrı vermediği için öldürülür. Bu nedenle sır, kelime, ışık hepsi kaybolur. Efsaneye göre Hiram’ın, Süleyman Mabedi’nde çalışan 9 ustası, mezarın başında Hiram’ın adını sonsuza kadar yaşatmak ve yaptıkları her esere onun sembollerini yerleştirmek üzere and içerler. O 9 taş ustası, 9 ayrı yöne dağılır.
16. Yüzyıl sonlarında Batı Avrupa’da bir taş işçiliği loncası - meslek kuruluşu olarak yapılanan masonluk daha sonra bir düşünce kurumuna dönüşmüş ve zamanla bu efsaneyi sahiplenerek kendine rehber, kaynak edinmiştir. Masonluk önceleri sadece Hristiyanlara ait bir yapılanma iken 19. yüzyıldan itibaren diğer din mensupları da bu örgütlenmeye kabul edilmiştir. Masonluk’un özü: Tapınağı yeniden inşa etmek = İnsanın içindeki kayıp kelimeyi bulmak. Masonik ritüellerde Tapınak’ın inşası sadece bir inşaat değil, bir uyanış sürecidir, Masonlar kendilerini “Hiram’ın ardılları”, kayıp sırrın bekçileri olarak kabul eder. Masonik öğretiye göre, “Asıl tapınak içtedir. Yontulacak taş sensin.”
12. Yüzyılda Tapınak Şövalyeleri tam Beit Ha-Mikdaş’ın üzerine karargâh kurmuştu. Yıllarca kazı yaptılar. Peki ne arıyorlardı? Hiram’ın kayıp ölçüleri? Süleyman’ın mühürlediği gizli odalar? Ahit Sandığı? Usta’nın kayıp kelamını? Tapınağın altındaki “ışık odaları”nı?
Peki ne bulmuşlardı? Tarih susar ama Avrupa’nın ezoterik damarının o andan sonra birden parlaması tesadüf olamaz…
Enerji düğümü, iletişim odası, kozmik mimari bilgisi…
Alternatif araştırmacılar ise Tapınağa farklı bir gözle bakarlar:
“Belki de Tapınak, çok daha eski bir bilginin, Atlantis’in, Nuh öncesi uygarlıkların ya da gökten gelen öğretmenlerin, dünyadaki son yankısıydı.”
Kimileri Tapınak Tepesi’nin bir enerji düğümü olduğunu söyler. Bazıları ise Kutsalların Kutsalı’nın bir iletişim odası olduğunu. Diğerleri ise Tapınağın Atlantis rahiplerinin bıraktığı kozmik mimari bilgisinin son örneği olduğunu iddia eder.
Bu iddialar tartışılabilir ancak İnsanlığın kökeni konusunda şüpheler hep vardır. Beit Ha-Mikdaş işte o boşluğun tam üzerine oturmaktadır.
Belki de sır: Göğün insana ilk kez dokunduğu o noktada, İnsanın kendine unutturduğu o iç merkezde ve yıkılmış bir yapının hâlâ bizi çağırmasındadır...
Beit Ha-Mikdaş yıkılmış olsa da içimizdeki Tapınak hâlâ dimdik ayakta.
Yeter ki, insan içindeki o kapıyı yeniden açmayı hatırlasın…
Kaynakça:
Aşağıdaki liste, metinde işlenen düşüncelerin ilham alındığı kadim ve modern kaynaklardır.
Gershom Scholem – Kabala araştırmaları
Moshe Idel – Yahudi mistisizmi üzerine çalışmalar
Mircea Eliade – Kutsal mekân, merkez ve mit kavramları
Joseph Campbell – Mitolojinin yapısal okumaları
A.E. Waite – Gizem okulları ve Tapınak Şövalyeleri üzerine klasik çalışmalar
Manly P. Hall – Hermetik ve Masonik semboller
Zecharia Sitchin – Alternatif eski uygarlık teorileri
Graham Hancock – Kayıp uygarlık ve megalitik bilgi hipotezleri
Erich von Däniken – Antik temas teorileri
Flavius Josephus – İkinci Tapınak dönemi tarih yazımı
George Smith – Mezopotamya tablet çözümlemeleri
Renaissance Hermetic Corpus – Hermetik öğretilerin temel derlemeleri






