Eski vakanüvisler yazarlar ki, 1600 yılında Papa 8. Clemens’in kardinalleri, asık suratla devletlinin önüne koyu renkte çekirdekler koymuşlar.

- Haşmetmeab sorun büyük, demişler,

- Tebaanız soylulardan bir kısmı bu çekirdekleri kaynatıp içiyorlar.

Papa bir süre şaşkın çekirdekleri incelemiş, bir tanesini eline almış sonra da kafasını kaldırıp kardinallere;

- Ne var bunda ki? der gibi bakmış.

Kardinaller dehşetle;

- Bu çekirdekler Katolik olmayan diyarlardan geliyor, diye açıklamışlar.

Aslında demek istiyorlarmış ki;

- Anlamıyor musun be adam! Bunu zındıklar içiyor! Cennetin krallığında izin mi vereceğiz bu mekruh şeye?

Ama diyememişler tabi ki! Onun yerine elleri önünde, ciddi ciddi kafalarını “Görüyor musun başımıza geleni?” der gibi yukarı aşağı sallamışlar.



Papa anlamış sonunda.

Anlayınca irkilmiş. Elindeki çekirdeği eli yanmış gibi atmış. Sonra da derin derin bir süre düşünmüş. Sonunda da o içecekten hazırlamalarını emretmiş.

Çekirdekleri suyun içinde ilahiler eşliğinde kaynatmışlar. Çıkan buram buram koku kırmızı elbiseleri içinde Kardinalleri ayaklandırmış.

Hatta birisinin, öbürlerinin duyacağı şekilde şu duayı ettiği bile duyulmuş;

- Deus meus non tentari! 1

Kaynamış içeceği okunmuş bir tasa koyup Papa’nın önüne koymuşlar.

Papa dualar mırıldanıp önce tasa dudaklarını değdirmiş.

Sonra…

Sonra… dudağını yalamış.

Sonunda cesaret edip bir yudum almış.

Tekrar yalanmış.

Ve şaşkınlıkla, “Nasıl böyle bir şeye izin verirsin?” der gibi göğe bakıp tası esef edercesine eliyle uzaklaştırmış.

Bir süre yine düşünmüş.

Arada yalanmış.

Sonra … yine bir süre yalanmış.

Arada düşünmüş.

Ve sonunda şöyle buyurmuş.

- Bu içkiyi şeytan bulmuş olmalı.

Kardinaller ciddi ciddi bu veciz sözleri başlarıyla onaylamışlar.

Ve Papa ilave etmiş;

- Çok lezzetli!

- Yaaa???, demek istemişler şaşkın kardinaller. Ama haşa dememişler. “Devletlimiz ne diyecek” diye el pençe divan beklemişler.

Papa sonunda bir yudum daha almış.

Tekrar yalanmış.

Ve; 

- Bunu sadece dinsizlerin içmesi yazık olur, demiş.

Sonra da kabı yalayıp yutmadan önce çekirdekleri usulünce -ama aceleyle, tastaki içecek soğumadan- vaftiz etmiş ki müminler keyifle içebilsinler.

Ancak kahve, -herhalde bir de onu okuyup üfleyecek din adamları karıştığından olacak- o kadar değerli imiş ki, Avrupa’da halka inememiş, çok uzun bir süre tadına varılmamış.


Kruvasan
Derken aradan 80 yıl kadar geçmiş.

İkinci Viyana kuşatmasında çok ilginç iki gelişme olmuş ve Osmanlılar yalnız kahveyi değil bir de yanında afiyetle yenilen kruvasanı (croissant) sofralarımızın ayrılmaz parçası haline getirecek ilk gelişmelere neden olmuşlar.

Kuşatma esnasında bir fırıncı, bütün dünyadaki meslektaşlarının yaptığı gibi, sabah fırınını yakmak ve ekmek pişirmek için gittiği işyerinde, yerin altından gelen bazı sesler duymuş. Biliyorsunuz, Osmanlı’da “lağımcı” adı verilen bir Yeniçeri sınıfı vardı. İşleri de, kuşatılan şehirlerin surlarının altından geçen -baskın için kullanılacak olan- dehlizleri kazmaktı. Fırıncının duyduğu sesleri, işte bu lağımcılar çıkarmaktaydılar ve şehrin duvarları aşılmak üzereydi. Fırıncı hemen şehri savunan Avusturyalı askerlere haber vermek için koşmuş ve gereken önlemler alınmış, tüneller patlatılmış...

Haber bir anda duyulmuş ve Viyana halkı sevinç içerisinde sesleri duyan fırıncının dükkânına koşmuş. Fırıncı ise, o gün çok akıllıca bir kararla elinde bulunan hamuru Osmanlıların bayraklarında görünen hilal şeklinde pişirmiş. Böylece hem kuşatma dolayısıyla elinde kalan az hamuru daha idareli kullanmış olmuş, hem de günün anlam ve önemine uygun bir şekil yaratmış.



İlk kahve dükkânı
Bu olay şehir halkının hafızasından henüz daha silinmeden şehirde bulunan Jerzy Franciszek Kulczycki isminde, kökeni tartışmalı bir tüccar, kuşatma altındaki şehrin belediye başkanı Kont Starhemberg’in yanına çıkmış ve bir planı olduğunu söylemiş. Kulczycki galiba bir Osmanlı şehrinde büyümüş olduğu için Türkçe biliyormuş. Planı dinleyen Starhemberg heyecan içerisinde hemen Kulczycki’nin bir Yeniçeri gibi giydirilmesini emretmiş. O gece Kulczycki şehrin kapısından dışarı süzülmüş, Türkçe şarkılar mırıldanarak kuşatmayı yapan Yeniçeri taburlarının arasından geçmiş ve Viyana’nın dışında orduları ile beklemekte olan Fransız ordusu komutanı Lorraine Dükü ile Polonya kralı Sobieski’yi birleşip hareket etmeye ikna etmiş. İki ordu, uzamış kuşatmada yorulmuş olan Osmanlı ordusuna iki yandan saldırınca, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa çok zayiat vermemek için savaş meydanında pek çok şey bırakarak ordularını geri çekmek zorunda kalmış.

Hemen o gün -ve sonra uzunca bir süre daha- Viyana’daki fırıncılar, şehire gelen ilk unla, Osmanlı’dan kurtuluşlarını kutlamak için Osmanlı bayrağındaki hilaller şeklinde çörekler ve pastalar pişirmeye başlamışlar. Bu çöreklere de “Kipferl” (Hilal) denilmiş.

Ertesi gün Starhemberg yanına Kulczycki’yi alarak Osmanlı askerlerinin terk ettiği ordugâha gitmiş. Ganimeti göstererek;

- Bu savaş senin sayende kazanıldı buradan ne istersen alabilirsin, demiş.

Kulczycki ise hiç düşünmeden, orada yığın halinde duran ve kuşatma sırasında şehrin surlarının tepesinden görülen develer için yiyecek olduğu sanılan kahve çuvallarını almak istediğini söylemiş.

Kahve, o yıllarda Avrupalılar tarafından hiç bilinmiyormuş ama, Osmanlılar savaşan yeniçerilere uyuya kalmamaları için kaynatıp enerji içeceği olarak veriyorlarmış ve sefere çıkan Osmanlı ordularında taşınan bir mühimmatmış. Ama Kulczycki kahvenin ne olduğunu ve nasıl kavrulup pişirileceğini biliyormuş.

Savaştan hemen sonra Domgasse Sokağı 6 numarada Viyana’nın ilk kahve dükkânını açmış. Kahveyi süt, bal ve şeker ile tatlandırmayı da akıl etmiş. Zengin olmuş ve sonra galiba memleketine dönmüş, orada ismini taşıyan bir dükkân var.

Bugün, Viyana kafelerinde halen Yeniçeri kıyafetleriyle çizilmiş illüstrasyonları ile karşımıza çıkıyor.




Ekmek bulamıyorlarsa Croissant yesinler
Kruvasana gelince, o günlerden sonra Avusturya’da Kipferl ismiyle hep pişirilmiş ve yenmiş. Bu olaylardan yaklaşık 80 yıl sonra bir Avusturya prensesi, Fransa Krallığına 14 yaşında gelin olarak gelmiş. Josephe Marie Antoinette von Habsburg-Lorraine (Yani bizim bildiğimiz ismiyle Marie Antoinette) sıla hasreti çekmemek için yanında terzisini, berberini ve aşçısını getirmiş. Bugün Fransa’nın Croissant (kruvasan) ismi ile dünyaya tanıttığı bu çörekleri yani “Kipferi”leri, onun, Fransız sarayına tanıttığı söylenir.

Muhtemelen -büyük ihtimalle gerçek olmayan bir öyküye göre- Fransız Devrimi’nde ayaklananları görüp nedenini sorduğunda aslında;

- Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler! dememişti,

- S’ils ne trouvent pas de pain, qu’ils mangent un croissant, (Ekmek bulamıyorlarsa kruvasan yesinler) demişti...

Bunu tabi ki ben uydurdum ama hiçbir şey dememiş olsaydı da, giyotinde öldüğü bir gerçek.

Bir gerçek de bu lezzetlerin Avusturya’da -ve giderek Avrupa’nın bütününde- Osmanlı sayesinde bulunmuş olması!

Ne dediniz? Hayır mı?

Osmanlılar değil Viyanalılar mı?

Ya siz? Fransızlar mı dediniz?

Siz ne dediniz? Topağacı’nda mı en lezzetlisini pişiriyorlar? Yani Türkler mi demek istediniz?

Neyse ne önemi var, Tadı pek değişmez.

Siz en iyisi şimdi elinizdeki tereyağlı çıtır çıtır kruvasanı, az balla ve süt kremasıyla tatlandırılmış kahvenize batırınız ve -Marie Antoinette gibi- kibarca ucundan ısırınız.

Arada çiğnerken konuşmak isterseniz, dünyanın globalleşmesinin nasıl önlenebileceği hakkındaki derin fikirlerinizi öğrenmek isterim...

Ha bu arada hiç merak etmeyin -ben azıcık süslemişsem de - 8. Clemens gerçekten kahveyi vaftiz etti! Gönül rahatlığıyla içebilirsiniz.

 

Dipnot:
1 Latince, “Yüce Tanrım baştan çıkmamıza engel ol”

Yazarın notu:
Biliyorsunuz, şiir tercüme etmeye bayılıyorum. Meksikalı genç ozan Claudia Alhelí Castillo’nun “Kahve” isimli şiirinin son dörtlüğü şöyle; (Sanırım dili olsa Croissant çöreği bu şiiri zarif, narin, nazlı ve de azıcık antika fincana söylerdi)
Seninle bir kahve içmek.
Gülüşünün tadını
telaşsız yudumlamak,
bürünmek keyifle,
özünün kokusuna.
Hem de taa yüreğimin içinde!