Haber Fotoğrafı: Uluru - Ayers Kayası, Avustralya


Yıllar önce Marlo Morgan’ın “Bir Çift Yürek” adlı romanını okuduktan sonra Aborjinlerle empati kurmuş ve onların yaşam sürdürdüğü yörelere gitmeyi hedeflemiştim. Avustralya bir kıta-ülke… O kadar büyük ki… Şehirden şehre ancak uçakla gidiliyor. Seyahatim kuzeydoğusunu, orta bölgelerini, güneyini, ülkeye bağlı Tazmanya Adası ile Yeni Zelanda’nın her iki adasını kapsayan uzun ve çok keyifli bir serüvendi…


Suzan Nana Tarablus 

Uluru sadece bir kaya değil
Avustralya’nın şehirleri sadece kıyı bölgelerinde; iç kısımları ise dünyanın en sert çöl ekosistemlerinden biri addedilir. Kavurucu sıcaklık, sınırlı su kaynakları ve geniş mesafeler, burada yaşamayı neredeyse imkânsız kılar. Kıtanın kalbinde, çölün tam ortasında yükselen kızıl bir kaya var… Uzaktan baktığımda yalnız bir dağ gibi görünüyorsa da oraya vardığımda fark ediyorum ki, Uluru sadece bir kaya değil; bir hafıza, bir mitoloji ve yaşayan bir kültür. Çölün sessizliğinde yükselen bu dev monolit, yeryüzündeki en eski kültürlerden birine ait olan Aborjin dünyasının kalbi aslında.

Avustralya’nın tam ortasındaki çölde, kavurucu sıcaklığın, sınırlı su kaynaklarının yaşamı zorladığı bir noktada bulunan Uluru dünyanın sayısız turistine ev sahipliği yapan simge bir mekân. Aborjinlere göre Uluru, doğanın bir parçası değil; yaşayan bir varlık. Sayısız öykünün kitabı gibi… her çatlağı, her mağarası, her gölgesi binlerce yıllık bir anlatıyı taşıyor. Avustralya’nın kalbinde yer alan Uluru’ya yaptığım bu ziyaret, salt bir gezi değildi. Aynı zamanda insanlık tarihinin en uzun süre kesintisiz devam eden kültürlerinden birine yolculuktu.

Uluru, çölün ortasında dev bir anıt, Avustralya’nın kuzey topraklarında yer alan dev bir kumtaşı monolit. Yaklaşık 348 metre yüksekliğinde ve çevresi yaklaşık 9 kilometreyi aşıyor. Uluru’nun gerçek tarihi, taşın yaşından çok daha eski. Bu bölge, Aborjin halkı tarafından on binlerce yıldır kutsal bir mekân olarak kabul ediliyor. Bu toprakların geleneksel sahipleri Anangu halkı. Pitjantjatjara ve Yankunytjatjara dillerini konuşan bu topluluk, Uluru ve çevresinde en az 30 bin yıldan bu yana yaşamakta. Kanımca Anangu için Uluru bir doğal oluşum değil, kültürel bir manzara. Yani insan, doğa ve manevi dünyanın birleştiği bir mekân.


Aborjin kozmolojisinin kalbi Uluru’dayız
Bu kadim halkı anlamak için önce Tjukurpa kavramı hakkında bilgi alıyoruz. Tjukurpa, yalnızca bir mitoloji olmayıp bir din, bir hukuk sistemi, bir etik öğretisi ve bir yaşam rehberi. Aborjinlerin inancına göre dünyanın başlangıcında atalarının ruhları yeryüzüne gelmiş ve çöllerde dolaşarak dağları, nehirleri, hayvanları ve insanları yaratmış. Bu yaratılış dönemine Batılı antropologlar “Dreamtime” yani Düş Zamanı adını vermiş. Tjukurpa, bu yaratıcı ruhların hikâyelerini, kurallarını ve öğretilerini içerirken aynı zamanda insanların doğayla nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen bir sistem. Uluru’nun her bölümü bu hikâyelerden biriyle bağlantılı. Örneğin bir mağara, bir ruhun kampı. Bir yarık, eski bir savaşın izi. Bir kaya kabartısı, bir mitolojik varlığın ayak izi…


Kolonyal dönemde Uluru’nun modern tarihi
19. Yüzyılda Avrupalı kâşiflerin bölgeye gelmesiyle her şey değişti. 1873’te İngiliz kâşif William Gosse bu dev kayayı gördü ve dönemin Güney Avustralya başbakanı Sir Henry Ayers’in onuruna Ayers Rock adını verdi. Oysa Aborjinler için buranın adı her zaman Uluru idi. 20. Yüzyıl boyunca bölge turizme açıldı. Ziyaretçiler Uluru’ya tırmanmayı bir gelenek haline getirdi. Oysa ki, Anangu halkı için bu durum büyük bir saygısızlıktı; çünkü Uluru’nun bazı bölümleri kutsal tören yollarıdır. 1985 yılında Avustralya hükümeti, Uluru-Kata Tjuta Ulusal Parkı’nın mülkiyetini resmen Anangu halkına geri verdi. Bu olay, Avustralya’daki Aborjin toprak hakları mücadelesinin en önemli dönüm noktalarından biridir. 2019 yılında ise Uluru’ya tırmanmak tamamen yasaklandı.

 

Uluru’da bir gün: Işık ve sessizlik
Uluru’yu sabahın ilk ışığında görmeğe gittiğimizde kayanın renk değiştirdiğine tanık oldum. Güneş doğarken Uluru önce koyu kahverengi göründü. Sonra kızıl. Ardından parlak turuncu. Gün batımında manzaraya baktığımda ise adeta yanıyormuş gibi bir kırmızıya dönüşmüştü. Güneş batımında, yemekli, şık bir davet organizasyonuna katıldım. Kamp usulü, doğanın ortasında… Çöl sessizdi ve dopdolu: Rüzgârın fısıltısı, kumdan yükselen har ve gökyüzünde evreni kucaklayan dev bir yıldız kubbesi.

Günümüzde Avustralya’daki Aborjinler hâlâ ciddi sosyal ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya. Birçok topluluk yoksulluk, sağlık sorunları ve eğitim eşitsizliğiyle mücadele ediyor. Ancak son yıllarda kültürel hakların tanınması ve toprak iadesi gibi gelişmeler yeni bir umut yarattı. Uluru’nun idaresi bugün Anangu halkı ile Avustralya devleti arasında ortak bir yönetim modeliyle yürütülmekte. Turizm gelirlerinin bir kısmı yerel topluluklara aktarılmakta, genç Aborjinler rehberlik ve kültürel anlatıcılık gibi alanlarda çalışmakta. Yani Uluru yalnızca geçmişin değil, geleceğin de sembolü!

 

Doğayı okuma sanatı
Avustralya’nın iç bölgeleri dünyanın en sert çöl ekosistemlerinden biri. Geniş mesafeler, kavurucu sıcaklık ve su kaynaklarının sınırlı oluşu burada yaşamayı neredeyse imkânsız kılar. Ancak Aborjin halkları bu coğrafyada on binlerce yıldır yaşamayı başarmış. Onların bilgeliği yalnızca hayatta kalma tekniklerinden değil, doğayla kurdukları derin ilişkiden doğar.

Aborjin iz sürücüleri kum üzerindeki en küçük işareti bile okuyabilir. Bir hayvanın ayak izi, kırılmış bir dal veya kumdaki rüzgâr çizgisi onlara yön ve zaman hakkında bilgi verir. Bu yetenek yalnızca avcılık için değil, çölün ritmini anlamak için de kullanılır.

Aborjin kültüründe doğa bir kaynak değil, bir akrabadır. Avlanırken yalnızca ihtiyaç kadar alınır. Bir hayvan öldürüldüğünde ona teşekkür edilir. Toprak ise sahip olunan bir şey değil, emanet edilen bir varlıktır. Belki de Aborjin çöl bilgeliğinin özü şu cümlede saklıdır: “Toprak bize ait değil; biz toprağa aitiz.”

 

Avustralya’daki Aborjin halklarının kısa tarihi
Aborjinler, dünyanın en eski sürekli kültürlerinden birini temsil eder. Arkeolojik bulgular, Avustralya’da insan varlığının en az 60.000 yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Avrupa kolonizasyonundan önce kıtada 250’den fazla dil ve 500’den fazla kabile topluluğu vardı.

1788’de İngilizlerin Avustralya’ya yerleşmesiyle birlikte Aborjin toplumları büyük bir yıkımla karşılaştı. Toprak kaybı, hastalıklar ve zorla asimilasyon politikaları nüfusun dramatik biçimde azalmasına yol açtı. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise yerli hakları hareketi güç kazandı. 1985 yılında Uluru’nun mülkiyeti Anangu halkına iade edildi.

Bugün Avustralya’da yaklaşık 800.000 Aborjin ve Torres Strait Adalıları (diğer yerli halk) yaşamakta. Kültürlerini yeniden canlandırma ve dillerini koruma yönünde güçlü bir hareket vardır. 

-----

Anangu halkının anlatılarında Uluru’nun oluşumu birçok farklı hikâyeyle açıklanıyor. Bunlardan biri Mala halkının hikâyesi: Mala, yani tavşan-kanguru insanları, Uluru’da kutsal bir tören yaparken davet edildiği başka bir törene gitmez. Bunun üzerine öfkeli ruhlar dev bir şeytani varlık yaratır ve Mala halkına saldırır. O büyük kavga sırasında yaşananlar Uluru’nun kaya şekillerine yansımıştır. Başka bir anlatı ise Kuniya adlı bir kum pitonu ile zehirli yılanların savaşını anlatır. Bu savaşın izleri, kayanın güney tarafındaki kıvrımlarda görülür. Bu hikâyeler yalnızca mit değildir. Aynı zamanda ahlaki dersler içerir: dinlemek, doğaya saygı göstermek ve verilen sözleri tutmak…