Avustralya kelime anlamı olarak, “Bilinmeyen Topraklar” anlamına geliyor. Bu isim, kıtanın etrafını gemi ile bir tam tur yaparak ilk kez dolaşan Matthew Flinders’in 1814 yılında yazdığı “A Voyage to Terra Australis” eserinde yer almış, bu tarihten sonra da popüler olmuş. Avustralya’nın Viktorya Eyaleti’nin başkenti ve ülkenin en kalabalık ikinci şehri olan Melbourne, 2011 yılında The Economist dergisi tarafından yayınlanan, “Dünyanın En Yaşanabilir Şehirleri” listesinde birinci seçilmiş. Şehir adını, Derbyshire kasabasının Melbourne Köyü’nde evi bulunan, Birleşik Krallık Başbakanı William Lamb 2. Vikont Melbourne’dan almış ve sözcük anlamı da “değirmen suyu”.
İlk durağımız St. Paul’s Katedrali
Şehrin en güzel manzaralarından biri, tam ortasından geçen Yarra Nehri. Nehrin iki yakası da birbirinden güzel restoran ve kafelerle donatılmış ve iki yakayı birbirine bağlayan Princes Köprüsü’nün yanındaki Princes Walk’tan kalkan gezi tekneleriyle, keyifli turlar yapmak mümkün. Biz Princes Köprüsü’nü yürüyerek geçip şehir turumuza başlıyoruz. İlk durağımız St. Paul’s Katedrali. 
Princes Köprüsü
Katedral, önce bir Anglikan kilisesi olarak tasarlanmış, zaman içinde büyütülerek katedral olmuş. William Butterfield tarafından tasarlanan Katedral, Gotik mimari tarzında yapılmış ve Melbourne’a gelen turistlerin uğrak noktası olmuş. Yer karoları çeşitli renklerde mozaiklerden yapılmış ve kilisenin taş işçiliği mükemmel. Her ne kadar katedralin kuleleri, yapımından birkaç on yıl sonra eklenmiş olsa da bütünlüğünü hiç bozmamış. St. Paul’s Katedrali’nin kuzey tarafında, şehrin kalbi diyebileceğimiz Federasyon Meydanı yer alıyor. Bu meydan ülkenin bağımsızlığının 100. yılı anısına yapılmış ve şehrin kültür mekânı olarak tasarlanmış. 26 Ekim 2002 tarihinde açılışı yapılan meydan, bir amfi tiyatro şeklinde düzenlenmiş ve yapılan etkinliklerin, protesto gösterilerinin merkez adresi olmuş.

Flinders Street Tren İstasyonu
Melbourne’un simgesi Flinders Street Tren İstasyonu
Avustralya’nın en eski demiryolu istasyonu olan Flinders Street Tren İstasyonu’nun yapımı, 1909 yılında tamamlanmış ve ulusal mimari anıt olarak tanınmış. Viktorya tarzında tasarlanan binanın dış cephesi, altın tonları ile renklendirilmiş. Zaman içinde yapılan yenilemelere çok dikkat edildiği için tarihî dokuya zarar verilmeden aslına uygun olarak yapılmış. Görkemli kubbesi ve kemerli girişi ile Melbourne’un simgesi haline gelmiş. Sonraki durağımız Regent Tiyatrosu. 
Regent Tiyatrosu
Bina, 1929 yılında inşa edilmiş, 1970’lerde kapalı olan ve 1996 yılında bir tiyatro olarak restore edilen tarihî bir resim sarayı. Bu güzel binayı gördükten sonra, Avustralyalıların çok övündükleri Parlamento Binası’na doğru ilerliyoruz. Ülkede 19. yüzyıldan kalma en büyük ve en önemli yapı olan Parlamento binası, günümüzde aynı zamanda Viktorya Eyaleti’nin de resmî yönetim merkezi. Bina, mimar Charles Pasley tarafından İngiltere’deki Leeds Town Hall’dan esinlenerek tasarlanmış ve daha sonra mimar Peter Kerr tarafından yapılan bazı değişikliklerle son şeklini almış. Bugün Melbourne Tarih Müzesi olarak hizmet veren Eski Hazine Binası, mutlaka görülmesi gereken yapılardan biri. Rönesans mimarisinin güzel bir örneği olan bina, John James Clark tarafından tasarlanmış. 1862 yılında yapılan binanın mimarının, o dönemde 19 yaşında olması da ayrıca hayranlık uyandırıyor.
Bir sonraki durağımız, 1886 yılında yapılmış olan Princess Tiyatrosu. Melbourne’da gezilecek yerler listesinde mutlaka yer alan bu bina, gerçekten çok ihtişamlı. Mermer süslemeleri, kubbe şeklindeki çatısı ve avizeleri ile çok güzel bir tarihî bina, halen günümüzde de hizmet vermeye devam ediyor.
Kraliyet Botanik Bahçesi
Dünya Mirası Listesi’ne girmiş Carlton Bahçeleri
Viktoryan mimarisinin bu muhteşem yapıları ile ağırbaşlı bir havaya bürünmüş olan bu güzel şehri dolaşırken bir hayli yoruluyoruz, dinlenmek için içinde Melbourne Müzesi ve Kraliyet Sergi Binası’nın da bulunduğu, meşhur Carlton Bahçelerini seçiyoruz. Carlton Bahçeleri 26 hektarlık bir alana yayılmış ve Dünya Mirası Listesi’ne girmiş. Birbirinden güzel bahçe manzaralarıyla karşılaştığımız parkta çeşitli dev ağaçlar ve yeşil bitkiler ile nadir bulunan ağaç türleri var. Melbourne Müzesi ve Kraliyet Sergi Sarayı’nın da burada bulunması, bize hepsini bir arada ziyaret etme imkânı sağlıyor. Kraliyet Sergi Sarayı, 1880 yılında Melbourne Uluslararası Sergisi’ne ev sahipliği yapmak amacıyla açılmış. 1901 yılında Parlamentonun açılışına da ev sahipliği yapan bina, önemli etkinlikler için sergi merkezi olarak kullanılmış. 1984 yılında Kraliçe II. Elizabeth’in ziyaretinden sonra kraliyet unvanını kazanmış. Kültürel ve doğal tarih müzesi olarak kabul edilen bina restorasyondan geçmiş ve 2004 yılında Dünya Mirası Listesi’ne girmiş. Müze binası, post-modern mimarinin bir örneği olarak Denton Corker tarafından planlanmış. 2011 yılında ‘En İyi Turistik Mekân’ ödülünü almış. Müze ziyaretimizi tamamladıktan sonra kafede küçük bir kahve molası veriyoruz.

Queen Viktorya Market
Bir sonraki durağımız, Queen Viktorya Market. Burası hem yerel halk hem de turistler için son derece popüler bir alışveriş merkezi, daha doğrusu pazar yeri. Queen ve Viktorya caddelerinin kesiştiği noktada bulunan marketin tarihi, 1878 yıllarına kadar uzanıyor. Yaklaşık 140 yıldır Melbourne’un kalbi ve ruhu olan bu otantik, hareketli ve şehir içi pazarı 600’den fazla küçük işletmeye ev sahipliği yapıyor. Taze meyve ve sebzeler, el yapımı ürünler, çeşitli ülkelerin mutfaklarına ait benzersiz lezzetler, harika kahveler, hediyelik eşyalar hepsi bir arada.
Viktorya tarzı düzenlenmiş bahçelerden biri olan Fitzory Bahçeleri’nin içinde yer alan Kaptan Cook’un Evi; Avustralya’yı da keşfetmiş olan Kaptan Cook’un ölümünden sonra York Shire’da satışa çıkarıldığında, satın alınarak buraya taşınmış. Ev Kaptan Cook’un yaşadığı döneme uygun tasarlanmış. Kaptan’ın maceraları ve keşiflerine ait pek çok nesnenin de sergilendiği bir müze ev haline gelmiş.
Pencereleri ve tepesi altın renginde olan Eureka Kulesi
Ertesi gün, güneşli bir Melbourne sabahına uyanıyoruz. İlk durağımız Viktorya Ulusal Galerisi’ne gitmeden önce, yolumuz üzerinde olan Eureka Kulesi’ni ziyaret ediyoruz. 297 metre yüksekliğinde ve şehrin en yüksek yapısı olan kule, aynı zamanda Melbourne şehrinin simgelerinden biri olmuş. 2006 yılında yapımı tamamlanan kule, aynı zamanda bir anıt niteliğinde. 1854 yılında Altına Hücum döneminde, madenciler ile güvenlik görevlileri arasında çatışmalara kadar giden Eureka İsyanı baş göstermiş. Maden işçileri ile sömürge yöneticileri arasında yaşanan savaş, çoğunluk isyancılardan olmak üzere pek çok ölümle sonuçlanmış. Bu savaş sonunda halk ve madenciler istedikleri bazı haklara sahip olmuşlar. Altına Hücum dönemine gönderme olarak, gökdelenin pencereleri ve tepesi altın renginde yapılmış. Kule ziyaretinden sonra, kısa bir yürüme mesafesiyle hemen yakınındaki Ulusal Galeri’ye ulaşıyoruz. 1861 yılında yapılan ve girişi ücretsiz olan bu galeride, 68 binden fazla sanat eseri sergileniyor. Ulusal Sanat Galerisi, Avustralya’nın en eski, en büyük ve en çok ziyaret edilen müzelerinden biri.
Daha sonra Kraliyet Botanik Bahçeleri’ne doğru yürümeye başlıyoruz. 1846 yılında açılan bahçe, Yarra Nehri’nin güneyinde yer alıyor ve şehirdeki en turistik noktalardan biri olarak gösteriliyor. Park, 400 dönümlük bir alana yayıldığı için asla kalabalık olmuyor. Bu bahçeler, tüm dünyadaki botanik bahçeleri arasında en iyilerden bir tanesi olarak gösteriliyor.
Parkta biraz dinlendikten sonra planımız Collins ve Bourke Caddelerini gezmek. Bourke Caddesi, trafiğe kapalı olduğu için gezmesi de daha kolay ve keyifli. Collins Caddesi ise birbirinden güzel butikler, hoş kafeler ve restoranlarla dolu. Yolun üzerinde St. Michael’s Uniting Kilisesi ve İskoç kiliseleri var.
Block Arcade
Flinders, Collins ve Bourke Caddelerinde yer alan dükkânları gezerken Milano Galeriası’nın bir kopyası olan, Block Arcade ve Royal Arcade’ye girmeden geçemezdik. Bu ikisi, 19. yüzyıldan kalma çarşı ve pasajlar; süslemeleri, mozaikleri ve tarihi mağazaları ile rahatlıkla birkaç saati keyifle geçirebileceğiniz mekânlar. 1868 yılında Charles Webb tarafından tasarlanan çarşı, yüksek bir cam tavana ve her dükkânın üstündeki depolara uzanan kemerli pencerelere sahip. 1870 yılında açılan Çarşı’ya girdiğinizde, üzerinizdeki camlardan zarif ışıkların geldiğini hissediyorsunuz. Pasajın güney ucunda, en ünlü özelliği olan Yecüc ve Mecüc’ün oyulmuş efsanevi figürleri, her saat başı çanları çalmak için figürlerin kollarını tetikleyen saati çevreliyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan pasaj, çeşitli popüler butikler, kafeler ve özel mağazalara ev sahipliği yapıyor. Geç Viktorya döneminin en iyi alışveriş pasajlarından biri olarak kabul edilen Block Arcade, Melbourne’un en zengin şekilde dekore edilmiş iç mekânlarından biri olarak kabul ediliyor; mozaik karo zemin, cam kanopi, ferforje ve oyma taş kaplamalarla dolu. Block Arcade çarşısının en eski dükkânı, sosyete kızı olarak tanımlanan Chrissie Robertson tarafından 1892 yılında açılan ve her zaman önünde uzun bir sıra olan Hopetoun Çay Evi. Masa bulup oturmak ve nefis tatlılarından yemek istiyorsanız, bu sırayı beklemeye razı olacaksınız. Minicik bir alana sahip tarihî çay evi, çok iyi dekore edilmiş. Alanı daha geniş göstermek için kullanılmış dev altın varaklı aynalar, ortama ağır bir hava veriyor. Küçük ahşap masalarla yeşil renkli desenleri olan duvar kâğıtları uyum içinde.

Hopetoun Çay Evi
Gezimizi tamamladıktan sonra Yarra Nehri’nin kenarındaki yeşilliklere oturup bir süre tekne yarışlarını izliyoruz. Bu yarışlar da bugün katıldığımız festivalin bir parçası. Nehir kıyısında şehri seyrederek güneşi batırıyoruz...






