Halk arasında yaygın bir aşağılama ifadesi olarak kullanılan “kuş beyinli” ya da “beyinsiz” yakıştırması, yetersiz bir zekâyı temsil ettiği yanılgısına dayanır. Yüzyıllardır birine akılsız, unutkan ya da sığ demek için kullanılan bu ifadeler, aslında önyargıların ve biyolojik bilgisizliğin çarpıcı bir örneğidir.
Alet yapabilen, intikam planı kuran, yalan söyleyen ve hatta insan yüzlerini yıllarca unutmayan bir kargaya bakıp “kuş beyinli” demek, aslında o kargaya hakarettir. Sonuç olarak, birine “kuş beyinli” diyerek onu aşağılamaya çalışmak, lüks bir spor arabaya “Aaa, bunun motoru kamyonunkinden küçük, o halde gücü de düşük” demek kadar absürttür. Dolayısıyla, birini yetersiz zekâyla itham etmek için bu metaforlara sığınmak, aslında suçlayanın kendi bilişsel evrim sürecini henüz tamamlayamadığına dair güçlü bir kanıttır.
Peki, ya kıt beyinli deyince?
Beyni olan ancak idrakten yoksun kişiler için kullanılan bu terim aşağıdaki konumuza uyuyor gibi görünse de tam olarak değil.
Şöyle değil;
Konumuz, 2007 yılında The Lancet tıp dergisinde yayımlanan “Brain of a white collar worker” (bir memurun beyni) adlı bir Fransız devlet memuruna ait gerçek bir vaka.
Adam 44 yaşında, bir eşi, iki çocuğu, işi ve sıradan bir hayatı var. Yürüyor, konuşuyor, düşünüyor ve toplumda işlev görüyor. Dışarıdan bakıldığında, beyninin olağanüstü durumda olduğunu düşündüren hiçbir şey yok, sadece sol elinde hafif bir güçsüzlük şikâyeti ile hastaneye gidiyor ve çekilen bilgisayarlı tomografi ile MR scanleri olağanüstü bir görüntü veriyor: Adamın beyninin %90’ı eksik! 
Şöyle eksik;
Beyninin %90’ı kelimenin tam anlamıyla alınmış veya yok değil, bildiğimiz beyin kütlesi diye bir şey yok, her iki ventrikül de silme omurilik sıvısı kaplı ve bildiğimiz beyin kütlesi kalıntıları sadece sınırlarda şerit şeklinde sıkışmış vaziyette.
Tanı, uzun süreli ve şiddetli, yaygın hidrosefali sonucu beyin hasarı. İşin en büyüleyici tarafı, adam bebekliğinde hidrosefali tedavisi görmüş, ancak beyni görünüşe göre yıllar içinde kademeli olarak kendini bu yeni şartlara adapte etmiş. Bildirilen IQ’su da 75!!
Burada esas sorulacak soru, “Bir insan, beyninin %90’ı olmadan nasıl yaşayabilir?”den ziyade, “İnsan beyni, gelişimi bebeklikten itibaren radikal bir şekilde değişirken kendini yeni şartlara nasıl adapte edebildi?”dir.
Beyin kendini resetlediğinde
Bu vaka ile insan beyninin, uyum sağlama, telafi etme ve bazen kendi mimarisini yeniden icat etme konusundaki şaşırtıcı bir yeteneği olduğu ortaya çıktı. Hani bir laf vardır, “tabiata zaman ver, kendini nasıl iyileştireceğini bilir.” Nitekim tabiatta hep şahit oluruz, insanlığın yaptığı onca hasara rağmen onun kendini her zaman iyileştirme, yenileme, tamir etme gücü olmuştur. Nehirler, denizler, hava, doğa… insan yapısı hasar azaldığında veya kontrol altına alındığında ağır ağır kendini temizlemiştir. O halde sadece beyin değil, insan vücudunun da benzer bir kabiliyeti olabilir miydi? Burada temel kavram nöroplastisitedir, yani beynin değişen durumlara uyum sağlama yeteneği.
Bir zamanlar beyni, her bölgesinin işlevi ayrı bir makine olarak bilirdik. Konuşma için bir bölge, hareket için bir başka bölge, görme için bir başka bölge, hafıza için bir başka bölge. Öyle ki, bir parçası zarar gördüğünde, karşılığı olan işlev basitçe ortadan kaybolmaktadır. Oysa görüldü ki, gerçek çok daha karmaşıktı. Beyin, her fonksiyonun yalnızca tek bir sabit konumdan sağlandığı bir makine değildi. Özellikle çocukluk döneminde, beyin gelişirken, sinir ağları yeniden organize olabiliyor, alternatif yolları güçlendirebiliyor ve bazen bir bölge hasar gördüğünde veya değiştiğinde diğer bölgelerin telafi etmesine izin verebiliyordu. Dolayısıyla, zamanında basında yer aldığı gibi adamın beyninin %90’ı yok olmamıştı. Beyin dokusu, gelişen hidrosefali nedeniyle, yıllar içinde dramatik bir şekilde kenarlara sıkışırken, hasar kademeli olarak gerçekleştiğinden, gelişmeye devam eden beyin de bu yeni hasara uyum sağlama fırsatı bulmuştu...

Nöroplastisite
Nöroplastisite; sinir ağlarına, -gelişim, deneyim, öğrenme veya yaralanmaya yanıt olarak- organizasyonlarını ve bağlantılarını değiştirme yeteneği kazandıran olağanüstü bir özellik. Özellikle de çocuk yaşlarda… Beyin henüz yapım aşamasındayken yani nöronlar arasındaki bağlantılar oluşup güçlenirken veya o aşamadaki şartlara göre tam tersi zayıflatılıp ortadan kaldırılırken yani beyin mimarisi henüz tam olarak oturmamışken, gerektiğinde beyin fonksiyonları yeniden dağıtabilir. Bazı çocukların bir yetişkin için yıkıcı olabilecek durumlardan sıyrılabilmesi veya görme engelli insanlarda beyinlerinin yeniden organize olarak dokunma yolu ile bilgi işleme geçmesi buna örnektir. Ancak şu var ki, beynin yedek parçası yok, sahip olduğu parçaların görev tanımını değiştirebilir ama bunun bir bedeli var!
Nöroplastisite sihirli değnek değil
Nöroplastisiteye dair popüler tanımlar, onu zaman zaman bir tür nörolojik mucize gibi yansıtır: Sanki beyin yeterince çabalarsa her şeyi yapabilirmiş gibi. Oysa yapamaz. Plastisitenin sınırları vardır. Yeniden organize olmuş bir beyin, orijinal beynin yapabildiği her şeyi birebir yeniden yapamayabilir. Örneğin hemisferektomi (hastalıklı beyin yarım küresinin kafatasından fiziksel olarak çıkarılması) sonrasında bazı çocuklar önemli ölçüde hareket kabiliyeti kazanırken, ince el hareketleri kısıtlı kalabilir. Görme bozuklukları da devam edebilir. İyileşme süreci; yaralanmanın veya ameliyatın gerçekleştiği yaş, hasarın nedeni ve beynin geri kalan kısmının durumu gibi pek çok faktöre bağlıdır. Zaman son derece önemlidir. Genel olarak, beyin ne kadar gençse, yeniden yapılanma kapasitesi de o kadar büyüktür. Gelişimin kendisi olağanüstü bir süreç içerir: nöronlar çok sayıda bağlantı oluştururken, beyin daha sonra yararlı yolları güçlendirir ve diğerlerini ortadan kaldırır. Bu, sürekli yol inşa eden ve daha sonra insanların hangi yolları gerçekten kullandığını keşfeden bir şehre benziyor. Önemli bir yol kullanılamaz hale geldiğinde, trafik bazen yeniden yönlendirilebilir ya, beynin yapabildiği de esasen budur.

Peki ya yetişkinler?
İşte burada hikâye daha karmaşık bir hal alıyor. Yetişkin beyninde de yeni bir beceri öğrenmek, bir enstrüman çalmak, başka bir dil edinmek veya bir yaralanma sonrası rehabilitasyon sürecinden geçmek; bunlar nöral organizasyonda değişikliklere yol açabilir. Ancak yetişkin beyni, genel olarak bir çocuğunkine kıyasla daha az esnektir. Bu ayrım hayati önem taşır. Belki de en büyük gizem, beynin neyi barındırdığı değil, neye dönüşebileceğidir. Sinirbilim, bu tabloyu daha karmaşık hale getirdi. Yine de tüm bu uyum değişkenliklerine rağmen, sonuçta ortaya son derece istikrarlı bir şey çıkabilir: bir insan.
Beyin, insan vücudunun en büyük paradoksu
Yukarıda bahsettiğimiz Fransız memurun (muhtemelen hasta-doktor mahremiyeti nedeniyle adı hiçbir yerde geçmiyor) hikâyesi esasen bize çok daha incelikli -ve belki de çok daha olağanüstü- bir şey anlatıyor. Önemli olan sadece ne kadar doku bulunduğu değil; o dokunun nasıl geliştiği, bağlantıların nasıl kurulduğu ve beynin yaşamak zorunda kaldığı koşullara ne kadar başarılı bir şekilde uyum sağladığıdır. Bizler bir bakıma; sürekli kendini değiştiren -bazı bağlantıları güçlendiren, diğerlerinden vazgeçen, öğrenen, telafi eden, hatırlayan ve uyum sağlayan- bir organın ürünüyüz. Her yeni deneyim fiziksel bir iz bırakabilir. Edindiğimiz her beceri bir ağı yeniden şekillendirebilir. Her zorluk, beyni başka bir yol aramaya mecbur bırakabilir. Ve belki de bu yüzden beyin, insan vücudunun en büyük paradoksu olmaya devam ediyor: Her şeyi anlamak için kullandığımız organ olmasına rağmen, aynı zamanda karşılaştığımız en büyük gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Fransız memurun beyni, ders kitaplarında anlatılan o standart plana uymadı. Kendine başka bir yol buldu. Ve belki de bu olağanüstü vakanın içinde saklı olan en umut verici ders budur:
Beyin bir yolu kaybettiğinde, yolculuğu her zaman sonlandırmaz. Bazen, kendine başka bir yol inşa eder.






