Arzın merkezine ilk seyahat

Arzın merkezine ilk seyahat
ARAŞTIRMA

Arzın merkezine ilk seyahat

Merak… Canlılardan bir tek insanoğluna mahsus bir duygu mu sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Ama, “Bir tek insan, hep ‘neden?’ sorusunu soragelmiştir kendisine,” diyor astrofizikçi Mario Livio. Neden?

Hiç, bir karıncanın “Neden koşturup duruyoruz biz?” diye kendi kendine sorduğu oluyor mudur dersiniz? Ya da bir balığın, hiç kendi kendisine sorduğu oluyor mudur, “Ne kadar kalacağım ben yahu şu akvaryumun içinde?” diye...

Filozof ve psikolog William James, merakı, “insandaki, daha çok bilgiye ulaşma dürtüsü” olarak adlandırdı. Binlerce yıldan beri, sadece insan türünün gelişmesinin değil, medeniyetin oluşumunun ardındaki itici güç. Her şeyi merak edegelmişizdir. Tanrı var mı? Ölüm nedir? Yaşam nasıl başladı? Kiminin ardındaki gerçeğe ulaşmışızdır, kimini de imkânlarımız henüz anlamak için yeterli değil. Bilimin henüz ortaya koymadığı, koyamadığı çok şey var. Araştırmaya devam edersek, şu an bilinmeyenlerin çoğu, yakın bir gelecekte bilinir hale gelecektir. Evrim hep bu yönde gelişti. Evren henüz sonsuz olabilir, ama bizim ötesini bilmek konusundaki merakımızın asla sonu gelmeyecek.

Başlangıç
“Her şey Sputnik ile başladı,” diyordu Mahfi Eğilmez (Kendime Yazılar 2015). 4 Ekim 1957 günü ajanslar Sovyetlerin Sputnik1 adlı uzay aracını uzaya gönderdiğini yazınca Amerika’da kızılca kıyametler kopmuştu. Ruslar uzayı ele geçirirlerse dünyaya egemen olabilirlerdi. Amerikalılar birdenbire o küçük gördükleri Sovyet teknolojisine yenildikleri korkusuna kapılmışlardı. Böylece hem uzay yarışı hem de soğuk savaş dönemi başlamış oldu. Defalarca aya gidildi, gelindi, inildi… onunla da yetinilmedi, daha da ötesinden, dünyamıza en benzer gibi görülen Mars’a göz dikildi. Sonuç itibariyle öyle bir noktaya gelindi ki, şaşırtıcı bir şekilde uzay bilgimiz artık burnumuzun dibini, kendi dünya yüzeyimizin altında neler olduğunu bilmeyi bile aştı.

Bugün hemen hemen hepimiz ABD ile Rusya arasındaki uzay yarışı hakkında bilgi sahibi olsak da kaç kişi var ki, yeraltı dünyamızı fethetmek için eşit derecede büyüleyici ve kıyasıya bir savaş verildiğini bilen?

Rusların 1957’de Sputnik ile başlattıkları, göklerin en yüksek noktalarına ulaşma girişiminde geç kaldıklarını düşünen Amerikalılar, bu kez liderlik pabucunu onlara bırakmamak için ters yöne, arzın en derin noktasına ulaşma hırsına kapıldılar.

Mohole sondajı

Mohole Projesi

Hırvat sismolog Andrija Mohorovičić’in adını taşıyor Moho projesi. Andrija, 1909’da Zagreb’deki bir depremi incelerken iki ayrı karakterdeki “S” ve “P” dalga kümelerini keşfetti. Mohorovičić biliyordu ki, deprem dalgaları onları taşıyan materyalin yoğunluğu oranındaki hızda yayılırlar. Buradan hareketle, ikinci dalga kümesinin hızını bu kadar farklı etkileyebilecek şeyin ancak yer kabuğu yoğunluğundaki keskin bir geçiş bölgesinin neden olabileceğini düşündü. Deprem dalgalarının hızı üzerinden, yer kabuğundaki bu Moho transit kuşağının, takribi 54 km. derinde olduğunu hesapladı (Mohorovičić discontinuity - Mohorovičić süreksizliği).

İşte, Amerika’nın hayallerini uçuran demeyelim, çünkü hayaller bu kez uçmayacaktı, ama onları yerin dibine, arzın merkezine indiren düşünce, yeryüzünü “Moho” denilen ve sismik dalgaların hız değiştirdiği sınır kabul edilen kabuk - Manto sınırına kadar delmek oldu.

Denizi delerek başlandı

Yer kabuğu okyanus dibinden itibaren çok daha ince olup gemi delgileri ile ulaşılması çok daha kolay olacağından, 1960 başlarında denemeler Meksika’nın Guadaloupe adası açıklarında deniz dibinde başladı. Beş ayrı delikle, 3.600 metrelik deniz seviyesinin 183 metre altına kadar inildi. Buradan örnekler alındı.

İlk kabuk tabaka altındaki tabaka bazalttan oluşmaktaydı. Tam onun altındaki muhtemel son kabuk tabakaya erişme safhasında iken, NSF (National Science Foundation) ile bağımsız bilim adamlarının gözetimindeki AMSOC grubu arasındaki uyuşmazlık, yönetim hataları ve artan maliyetler nedeniyle çalışmalar 1966’da durduruldu.

Moho projesi, jeoloji ve yerküre bilimleri alanındaki araştırmalarda çok yararlı oldu. Projenin tek maddi getirisi, çıkarılan 40 milyon dolarlık birkaç feet bazalt oldu. Bunun haricinde depremin “P” dalgalarındaki etkisini ölçen bilim adamları, yeryüzünün toprak kompozisyonu konusunda geniş bilgi sahibi oldular, üstelik bu araştırmalar modern sismolojinin de doğuşuna yol açtı.

Amerikalıların yer kabuğunu kazdığını duyan Rusların hemen ardından harekete geçtiklerini söylemeye gerek var mı?

Ruslar işe karadan giriştiler

The Kola Superdeep Borehole (Kola Süper Derin Sondaj Kuyusu) projesi, 1970’te Kola Yarımadasının Pechengsky bölgesinde başlatıldı. Amerikalıların aksine, Ruslar işe karadan giriştiler. Hedefleri yer kabuğunda mümkün olduğunca derine inmekti. Uralmash-4E, Uralmash-15000 serisi, sondaj kulelerini kullanarak bir merkez delikten dümdüz değil de, dallanmalarla aşağı indiler. En derin delik olan SG-3, 1989’da 12.262 metre ile dünyanın en derin suni yapılanması iken, 2008’de Katar’ın “Al Saheen Oil Well” (Al Sahin Petrol Kuyusu) tarafından geçilmiş (12,3 km), ardından da 2011 “Exxon Neftegas Ltd”in Sakhalin-1 projesi (12.345 m.) derine inmiştir. Yine de Rus Kola Projesi, petrol, gaz, maden amaçlı değil, salt araştırma amaçlı açılmış en derin sondaj kuyusu olarak ünlenmiştir.

Öyle derin denince de aklınıza kocaman bir kuyu gelmesin, sondaj deliği sadece 23cm. çapındadır.


Ana hedef esasında 15.000 metreydi

Hedefe yaklaşmak üzereyken delgi kırılıp ucu da içinde kalınca, projeye bir süre ara verildi. Bilahare kazılar yeniden başlatıldı ancak 3.000 metreden sonra ısılar beklenenden hızlı yükselmeye başladı (180°C). Bilinenlerin aksine yer kabuğu derinlere indikçe granitten bazalta doğru katmanlaşmalıyken, en azından Kola çukurunda varılan derinliklere kadar, granitten başka bir şey yoktu ve kayanın beklenenin çok altında bir yoğunluk göstermeye başladığını, artı yüksek ısılarla beklenmedik reaksiyonlar verdiğini gördüler. Ekipmanlarının bu şartlara dayanamayacağını öngören mühendisler, 1992’de başlangıcından 22 yıl sonra, projenin devamına son verdiler ve dünyanın merkezine inen deliği demir bir kapakla kapatıp sıkı sıkı vidaladılar.

Bugün terk edilmiş durumdaki o şehir, Sovyet biliminin en değerli kalıntılarından biridir. Acı bir terk edilmişlik içinde dahi ilgi ile gezilebilir ama açılan o en derin delik kapalı olduğundan ne yazık ki, içine göz atma şansınız olmaz.

Hâsılı, Amerika aya inmiş olabilirdi ama Rusya da yeryüzüne insan eli ile inilebilecek en derin noktaya inmişti.

Peki, sonuç?

Kola Sondaj Kuyusunun, Baltık kalkanı kıta kabuğunun üçte birini kat edip Archean kayalarına ulaştığı tahmin edildi. Bu kuyu ile sismik süreksizlikler, dünyanın kabuğundaki termal rejim, derin kabuğun fiziksel ve kimyasal bileşimi, üst kabuktan alt kabuğa geçiş, litosfer jeofiziği ve derin jeofizik çalışmaları için materyal ve bilgi elde edildi.

Kola sondajı

Bir diğer şaşırtıcı buluş, 7 km derinlikte rastlanan granit kayanın derince yarılmış ve yer altı suları ile dolu olması oldu; ancak bu su, kayanın geçirgenliği olmadığı için yüzeye çıkamıyordu. 6 km derinde, mikroskobik plankton fosillerine de rastlandı. Beklenmedik bir diğer buluş da delikten çıkan çamurun bol miktarda içerdiği hidrojen gazı ile kaynar görüntüsüydü.

Yer kürenin derinliğine inişe devam edilseydi ne olurdu?

12-14 km derinlikteki ısılar çok yüksektir ve “Çekirdek Kabuğu” veya “Manto”ya yaklaştıkça bu ısılar daha da yükselir, aletler o ısılarda erimez de kim bilir, belki de Manto delinirse, Magma acaba dışarı mı fışkırır?

Nitekim “Alman Kıtasal Derin Sondaj Programı” kapsamınca Kuzey Bavaria’da Windischeschenbach bölgesinde (1987-95) delinen yer kabuğunun daha 9.000 metresinde erişilen dip ısıları 260°C’ı bulmuştu.

WELL TO HELL rivayeti

“Yer kürenin derinliğine inişe devam edilseydi ne olurdu?” Dedik ya, devam edilmesine gerek kalmadan bile türeyen bir şehir efsanesine basının geniş çapta yer vermesi, bu araştırmalara mistik bir karakter vermesinin yanında uzun süre kamuoyunu masal mı, gerçek mi şüphesinde bıraktı. Hikâye ilk olarak bir Fin gazetesi olan Ammennusastia’da yayınlandı. Editörlerle görüşen Rich Buhler, hikâyenin aslında Etelä Soumen gazetesinin özellikler sayfasından alıntı olduğunu, onun da Vaeltajat adlı bir diğer bir Fin gazetesinin haber bülteninden alıntı olduğuna varıyor. Nitekim Rusların Kola Kuyusu da Norveç ile Finlandiya sınırlarındadır. Bültenin yazarı ile temasa geçince, Buhler hikâyenin kaynağının, Kaliforniyalı Mesiyanik bir Yahudi topluluğuna ait “Jewels of Jericho” adlı bir bültenden alındığına varıyor ve artık bundan sonrasının da ucunu bırakıyor.

Katman kesitlerinin incelenmesi

Rivayete göre Mr. Azakov adlı biri liderliğindeki Rus mühendisleri, Sibirya’nın bilinmeyen bir noktasında 14,4 km. derinliğinde vardıkları bir boşluktan, aşağı sarkıttıkları bir mikrofon ve muhtelif hassas ekipmanlarla derindeki ısının 1.000°C’a ulaştığı yanında, cehennemin kapısını açtıklarını, şeytan ve günahkârların çığlıklarını kaydettiklerini iddia ediyorlar. Amerikan tabloidler hemen olayın üzerine gidip gerek internet ortamında gerekse YouTube üzerinden (halen bulabilirsiniz) paylaşımlarını yapıyorlar. Bilahare bu seslerin 1972 “Baron Blood” adlı filmin muhtelif efektlerinden faydalanarak yapıldığı açığa çıkmakla kalmıyor, Ruslar da Kola derinliklerinden olağanüstü bir şey çıkmadığını ayrıca belirtmek zorunda kalıyor.

Bundan sonra ne oldu?

Almanlar ile Japonlar da yarışa katıldı ama halen hiç kimse Manto katmanını delmeyi başaramadı. Ancak yarış son bulmadı. “Uluslararası Okyanus Keşif Programı” kapsamında okyanus sondaj platformları ile, deniz dipleri ekstrem hava şartları ve yer-yer yetersiz kalan ekipmanlara rağmen bilinmeyenlerin açığa çıkarılma gayretleri devam ediyor.

Güney Kutbu araştırmaları

Bilinmeyene bir diğer teşebbüs de “Antarctic Keşif Misyonu” tarafından Güney kutbunun derinliklerine yapılan inişler oldu. Buradan hiç kimsenin bilmediği bir dünyaya, kimsenin aklına bile gelmeyecek mikrobik bir hayata, canlılara ulaşıldı. Tektonik plakaların hareketi onaylandı, Arktik bölgede bir zamanlar sübtropikal iklimin hâkim olduğu gözlendi.

İngilizlerin bir lafı vardır: “Curiosity killed the cat” derler. Yani merak, kediyi öldürdü. Ama Arnold Edinborough da çıkıp dedi ki, “Kedi öldü ama asil bir şekilde öldü.” Anlayacağınız, Galiptir bu yolda mağlup!