Canlı bir etnografik müze BURGAZADASI

Canlı bir etnografik müze BURGAZADASI
Söyleşi

Canlı bir etnografik müze BURGAZADASI

Yaşamını dönüşümlü olarak Tel Aviv, Viyana ve Burgazadası’nda sürdüren Dr. Robert Schild’in geçtiğimiz ayın başında Adalı Yayınları’ndan çıkan kitabı “BURGAZADASI” ve ‘Adalı olmak’ hakkında söyleştik.

Kitabınızın tanıtımında “Burgaz’da yaşamak veya yaşamış olmak bir ayrıcalık, onu yazabilmek ise hizmetlerin en güzeli!” ifadesini kullandınız. Burgaz ve ‘Burgazlı olmak’ size ne ifade ediyor?
İzin verirseniz, bu sorunuza söyleşilerimde aldığım bazı yanıtlarla geri dönmek istiyorum.
“Burgaz, vatandır...” – “İstanbullu biri için Ada mahrumiyet bölgesi ise, burası benim için serbestlik bölgesidir...” “İstanbul’dan Burgaz’a geldiğimde, evimin bahçesine girmiş gibi oluyorum.” “Burgaz bizim köyümüzdür; buradan dışarı gelin verilmez, damat alınır. Büyükbabamın dediği gibi: ‘Burgaz UHU gibidir – bir kere yapıştın mı, bir daha ayrılamazsın...’”
İşte, Burgazadası benim için de budur. Dahası, İstanbul’un hengâmesinden kaçış; eskisi gibi olmasa dahi tabiata dönüş; bir çeşit arındırma... Kitabımdaki “yegânelik” bölümünde bundan kısaca söz ediyorum – ancak asıl söz, tabi ki sorularımı yanıtlamış olan kişilerde. Bunların bir bölümü, onyıllardır artık Burgaz’da değiller, kimileri ABD gibi uzak diyarlarda yaşıyor, ancak onlara bu projemden söz ettiğimde yüzleri güldü ve Ada’da yaşadıkları “cennetvari” günleri anlatmak için yarıştılar adeta... Tabi ki, onların yaşadıkları “pastoral” ortam Ada’da bugün yok artık, ancak gene de, sevgili Bernard Sarıbay’ın anlattığı gibi, “Bazı akşamlar civcivli İstanbul’dan buraya döndüğümde, hele evin yokuşunu yarıladığımda, içimde tatlı bir tuhaflık hissediyorum – sessizlikten olsa gerek... Halen de başka bir dünyadır, burası...”



Bir diğer “yegânelik”, Burgaz’da 1,5 kilometre kare üzerinde yirmiyi aşkın etnik ve dinî toplumların, karşılıklı anlayış ve huzur içinde yan yana, iç içe yaşamalarıdır. Böyle bir birleşim diğer İstanbul Adaları’nda yok mudur diyeceksiniz... Ben de, “orada ‘Boğaziçi Almanları’ yok diyeceğim, Lazarist Avusturyalı papazlar ve hemşireler de yok...” örneğin. Böylesine renkli bir toplumu bu kadar kısıtlı bir mekânda dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız! Burası, gerçekten antropolog, sosyolog ve siyaset bilimcileri tarafından incelenmeye değer bir yöredir ve kısmen gurur, kısmen de nostalji ile dış dünyaya sunulmayı hak ediyor, örneğin bir “National Geography” dergisinde...

Kitabınızı diğer “Ada” kitaplarından ayıran özellik bu mudur? Kitabınızın genel ve ana hatlarını kısaca bize anlatır mısınız?
Evet, budur ama başka şeyler de var. Örneğin, bunca küçük bir toprak parçasında dört kilise, bir sinagog, bir cami ve bir cemevinin bulunması da ayrı bir “yegâneliktir” ...
Kitabın ana hatlarına gelince... “Adalılık” kavramı ve İstanbul Prens Adaları’ndan hareketle, bu ilginç oluşumun özelliklerini altını çizerek başlıyor, Burgazadası’nı topografik ve tomplumsal açılardan kısaca tanıttıktan sonra söyleşilere geçiyor. Toplam 83 kişinin Ada ve Adalılık hakkındaki görüşleri alınıyor, Burgazadası’nda niye yaşamayı yeğledikleri irdeleniyor. Bu geniş kapsamlı çalışmanın sonunda ise tarihi ve günümüze ait zengin bir fotoğraf bölümü yer almaktadır, haritalar ve kaynakça ile birlikte.

 


Bu kitabı oluşturma fikri nasıl doğdu ve okura vermek istediğiniz mesaj?
Bakınız, ben çok eski bir Burgazlı değilim. Buraya ancak çocuklarımız için, bundan 33 yıl önce geldik... Ancak Ada’ya ayak basar basmaz, göreceli olarak “köy” yaşamı gözüme çarptı, bizi ailecek mutlu kıldı – ve çok geçmeden, özellikle Adalar Su Sporları Kulübü üyesi olduğumuz için, orada tamamiyle dışa vurulan çok kültürlülük ilgimi çekti. Ve bütün bu değişik halk kesimlerini görünce, Alevilerden tutun, Keldaniler üzerinden Bahai dinine tapınan değerli bir büyüğüme dek, Almanların “multi-kulti” dedikleri bu sağlıklı bileşimi az çok bilimsel olarak irdelemeye başladım. Bu konuda birkaç makalem yayımlandı ve 2005 yılında, dostum Nedim Hazar ile birlikte “Yakın Ada, Uzak Ada - Burgazada” belgeselini kotardık. Bu film NTV’de gösterildiği gibi, birçok festival ve etkinliğe de davet edildi, gösterimin ardından izleyicileriyle konuyu tartıştık. Bu olgunun bir çeşit “Osmanlı tortusu” oluşturduğunu, ancak ne yazık ki bu bileşimin yıldan yıla kısırlaştığını görüyorum. İşte bu nedenle 2019’da bu kitabın projesini geliştirdim; yaz aylarında altmışı bulan Burgazlı ile görüştüm ve ardından yirmiyi aşkın yazışma ile söyleşi toplamını seksenin üstüne getirebildim. Ondan sonra ise Korona “yardımcı oldu”, masa başına oturup konuştuklarımı kâğıda dökebildim. Kitabı aslında Almanca olarak yayımlamak istiyordum, ancak bu çok spesifik konuya ne Almanya’da ne de Avusturya’da yayıncı bulamadım, dolayısıyla Türkçeye geçtim ve bu konuda uzman sayılan Adalı Yayınları ile güzel bir işbirliğine giriştik. Aynı yayınevinde bu yaz çıkacak, Akillas Milas’ın “Burgazadası” kitabını da sabırsızlıkla bekliyorum.
Bu kitabımdan çıkarılacak ana mesaj, varlıklarımızı koruyalım, tekdüzelikten kaçınalım...


Turgut Egemen ve özel hayvanat bahçesinin aslan yavrusu (solda Harry Ojalvo, sağda Turgut Egemen ve Albert Arditti)

“Adalı” olmak aynı zamanda bir ruh yapısı ve o yapının geliştirdiği bir karaktere dönüşür mü? Kısacası, “adalılık” bir yalıtılmışlık, bir kaçış mıdır?
“Adalaılık”, bir çeşit kaçıştır tabii ki, yukarıda belirtmiş olduğum gibi metropolün hengâmesinden, maddi ve manevi kirliliğinden, en aşırı biçimiyle kapitalist dürtülerinden - ve aynı zamanda bir birlikteliktir, bir dayanışmadır, aynı düşünceleri paylaşan komşu ve dostlarla...

Sizin Burgazlı olduğunuz zamanla günümüz Burgaz arasında değişiklikler oldu mu? Burgaz’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Yukarıda belirttiğim gibi, 1980’li yılların sonlarına doğru Burgazadası daha çok bir köyü andırıyordu. Rumların neredeyse tümü gitmişti, Müslüman halk kesimi ağırlıktaydı, ancak diğer olağan dışı halk kesimleri o zaman da vardı. En önemlisi: “turistler” yok gibiydi, Ada bizimdi! Daha az sayıda olan restoranlarda bir hemşehri gibi muamele görüyorduk; “lagos pirzola” daha serviste yoktu, ancak rakınızın yanına tabii mezelerin yanında yerel bir kırlangıç buğulama yiyebiliyordunuz, makul bir hesap karşılığında. Ancak, her şey yemek değil tabi... Her şeyden önce, hafta sonları da Ada’da aşırı bir kalabalık yoktu, gürültü yoktu. “Mangal cenneti” ormanımız henüz yanmamıştı. Deniz o zaman da ellili, altmışlı yıllarda olduğu kadar temiz değildi - ne var ki, “salya”sızdı!
Gelecek mi? Deniz kirlenmeye devam edecekse, hatta köklü topoğrafik değişiklikler sonucu hele bir de kokmaya başlayacaksa, Allah yardımcımız olsun. Çok kültürlülük olgusuna gelince, burada da ne yazık ki kötümserim. Kitapta kimi örneklerde gösterdiğim gibi, o meşhur “mozaik”in bazı taşları düşmek üzere - Ada’da kaç Katolik Rum, kaç Levanten, kaç Karay Yahudisi kaldı ki!

Yılların içinde Marmara’nın giderek çevre kirliliğinin kurbanı olması sonucunda diplerindeki oksijenin tükenmesi, balık ölümleri, musilaj - deniz salyasının baş göstermesi siz ve adalar halkı için ne ifade ediyor?
Bakınız, bu kitabı ithaf ettiğim rahmetli Yakup Beyhan kardeşim, bundan otuz yıl önce bir gün ASSK’nın rıhtımında oturduğumuzda, “Çok geçmeyecek, bu deniz bir çöplüğe dönüşecek, hatta kokmaya başlayacak” öngörüsünde bulunmuştu. Bugün neredeyse oraya geldik... Bu durum, berrak ada yaşamının bir çeşit sonunun gelmesi demektir - o kadar yalın biçimde ifade edebilirim!

 

Dr. Robert Schild

İleriye yönelik kitap çalışmalarınız var mı?
Açıkçası, ben klavyedeki saatlerimi daha çok makale ve tiyatro eleştirileri yazmakla geçiriyorum, bazıları Alman ve Avusturyalı basında yayımlanmak üzere... Bu konuda 2020’deki en büyük gururum, saygın Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde Stefan Zweig üzerine bir yazımın çıkmış olmasıdır. Türkiye’deki “Tiyatro Dergisi”nde eleştiri ve analizlerim, İsrail’deki Türkiyeliler Birliği portalında da sürekli köşe yazılarım yayımlanıyor. Ancak yazmak konusunda gene Korona sayesinde yeni ufuklara açılabildim: Yılbaşından bu yana değişik kurmaca öyküleri kaleme alıyor ve belirli bir miktara ulaştığımda, onları da kitaplaştırmak istiyorum...

Dr. Robert Schild Avusturya asıllı olup, 1950 İstanbul doğumludur. Alman Lisesi ve İst. Üniv. İşletme Fakültesi tahsilinden sonra Linz Üniversitesi’nde Uluslararası Pazarlama konusunda doktora tezini verdi. Ardından Türkiye’ye dönerek demir-çelik sektöründe çalıştı; 2015’de emekli oldu. 2017’den bu yana yaşamını dönüşümlü olarak Tel Aviv, Viyana ve Burgazadası’nda sürdürüyor.
Gençliğinde Yeni Gazete ve Cumhuriyet, 2000 yılı sonrasında ise Milliyet, Hürriyet Avrupa, Agos gazeteleri; Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Hürriyet KitapSanat, KitapKirk, Radikal İki, Cumhuriyet Dergi, Milliyet Sanat ile Adalı, Tarih Vakfı’nın İstanbul ile Toplumsal Tarih, YKY’nin kitap-lık ve TÜSİAD’ın Görüş dergilerinde yazıları yayımlandı. Ayrıca Frankfurter Allgemeine Zeitung ve Viyana Die Presse gazetesi ile çeşitli pazarlama dergilerinde makaleleri ve ABD University of Illinois’ın Export Marketing: Lessons From Europe kitabında bir araştırması basılmıştır.
Yayımladığı kitaplar Değinmeler, Aşkenazlar, Sandverwehte Wege; Savunmanın Son Çaresi: Gülmek olup, projesini oluşturduğu Yakın Ada Uzak Ada Burgazada belgeseli 2005’de NTV’de gösterildi; İstanbul Açık Radyo’da Caz ve Klezmer müzikleri hakkında program dizileri yaptı.
1997-2015 yılları arasında haftalık Şalom Gazetesi ve aylık Şalom Dergi’nin ardından, 2015-2017 yılları arasında aylık Paros dergisinde kültür-sanat yazılarıyla kitap eleştirileri, 2003’de yazmaya başladığı Tiyatro... Tiyatro... dergisi ile devamı sayılan www.tiyatrodergisi.com.tr portalında halen tiyatro eleştirileri yayımlamakta olup, aynı derginin Yayın Kurulu üyesidir.