Dr. İzel Levi Coşkun ile Bir Kurumsal Sürdürülebilirlik Yolculuğu

Dr. İzel Levi Coşkun ile Bir Kurumsal Sürdürülebilirlik Yolculuğu
KAPAK HİKAYESİ

Dr. İzel Levi Coşkun ile Bir Kurumsal Sürdürülebilirlik Yolculuğu

“Süreklilikten Sürdürülebilirliğe”



Kapak resmi: Dr. İzel Levi Coşkun, TUSİAD - Bu Gençlikte İş Var programı konuşması


Dr. İzel Levi Coşkun kimdir?
1973 İstanbul doğumlu olan Dr. İzel Levi Coşkun, İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun olduktan sonra, University of Illinois at Urbana Champaign’de MBA yaptı. 2004-2014 yılları arasında Marmara Üniversitesi’nde girişimcilik dersi veren Dr. Coşkun “Kurumsal Sürdürülebilirlik” konulu teziyle Marmara Üniversitesi Pazarlama Bölümü’nde doktor oldu. 1991 yılında iş hayatına Astel Kâğıtçılık’ta atılan Coşkun, muhasebe, bağımsız denetim, vergi, danışmanlık ve iç denetim alanlarında uzmanlık kazandıktan sonra, 2010 yılından bu yana Türkiye’nin en büyük 5 muhasebe, denetim, vergi ve danışmanlık şirketi arasında olan Mazars Denge CEO’su ve Kurumsal Sürdürülebilirlik Elçisi olarak görevine devam etmektedir.

Lisanlar ve STK Üyelikleri
Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik (SMMM), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Kamu Gözetimi Kurulu (KGK) lisanslarına sahiptir. İngilizce ve Fransızca bilen Coşkun ayrıca, TÜSİAD, B4G ve Türkiye Bilişim Vakfı’nda Yönetim Kurulu üyesi olup, TAİDER, Endeavor, TÜRMOB, Türkiye Muhasebe Uzmanları Derneği, Buğday Derneği, Deniz Yaşamını Koruma Derneği, Gökçeada Gönüllüleri Derneği, Kültürel Mirası Koruma Derneği, SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği, TURMEPA ve Şeffaflık Derneği üyesidir.

 

Özellikle iş hayatına yeni atılacak olan gençlerimizin okumalarının faydalı olacağı, Artisan Yayınları’ndan Temmuz 2021’de çıkan, “Süreklilikten Sürdürülebilirliğe” adlı kitabında kurumsal sürdürülebilirlik yolculuğunu, yaşanmış gerçek hikâyelerle aktarıyor. 


İzel Levi Coşkun’u araştırdığımızda karşımıza çıkan pek çok kaynak var. Sizi en çok siz yapan değerlerinizden ve hayata bakış açınızdan bahseder misiniz?
Çocukluğumdan beri hayatta verdiğim kararları, üç ana yaklaşımın şekillendirdiğini söyleyebilirim; tükettiğimden daha fazlasını değer olarak türetebilmek, seyirci değil oyuncu olmak ve bilginin peşinden koşmak. Sürdürülebilirlik yaklaşımının hayatta beni ben yapan değerler ile birebir örtüştüğüne inanıyorum. Sürdürülebilirlik bakış açısını yaymak, kültürel mayaya bu yönde katkıda bulunmak yaşamımı daha anlamlı kılıyor. Hayat ve iş tecrübelerimi, dünya çapında kurumsal sürdürülebilirlik alanında atılan adımlarla harmanlayarak aktarmaya çalıştığım bu kitabı da bu yüzden yazdım. Umarım bu tecrübeler başkalarının da hayatlarında anlamlı yerlere oturur ve hep birlikte, daha yaşanabilir dünyalar kurarız.

Kitabınızdaki şu soru dikkat çekiyor. “Bugünü, gelecek kuşakların ihtiyaçlarını yok etmeden nasıl yaşayabiliriz?” Sürdürülebilirlilik kavramının genel hatlarıyla açılımıyla beraber, bu sorunun yanıtını da alabilir miyiz?
Ben sürdürülebilirlik kavramını canlı ve cansız tüm varlıklar ile aramızdaki bağı görebilmenin farkındalığı olarak tanımlıyorum. Bu bağı keşfedebildiğimiz anda aldığımız kararlar ve yaptığımız uygulamalarda toplumu ve çevreyi birer paydaş olarak kabul ederek çok daha kapsayıcı ve özenli davranmaya başlıyoruz. Dolayısıyla, bugünden gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmayı başarmak günü kurtarmaktan öteye gitmeyen kısa vadeli bir düşünce yaklaşımıyla, sınırlı bir dünyada sürekli sınırsız bir büyümeyi ve tüketimi pompalayarak ve aynı zamanda ölçüm birimini sadece paraya dayandırarak ne yazık ki mümkün değil. Kitapta bahsettiğim problemleri yaşamamıza sebep olan süreklilik bakış açısı yerine sürdürülebilirlik bakış açısına evrilmemiz gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. 

 

Dr. İzel Levi Coşkun "Derin Akıntı" sergisinde

Günümüze dek genel kabul görmüş kurumsal süreklilikte kurumun çıkarları, kurumsal sürdürülebilirlikte ise sadece kurumun değil bütünün çıkarları ön plandadır diyebilir miyiz? Nedir ikisi arasındaki farklılıklar?
Alınan kararlarda, merkeze sadece kendi çıkarını koymak yerine bütünün çıkarını gözetmek ve, duygulara önem vermeden hareket etmek yerine paydaşların duygusal aktarım ve ilişkilerine özen göstermek sürdürülebilir iş birliklerinin temelini oluşturuyor. İş yaparken ve özellikle de birtakım anlaşmaları kaleme alırken ya da uygularken hep tarafların kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalıştıklarına tanık oluyorum. Ancak Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının 17.’si olan “Amaçlar İçin Ortaklıklar” amacına ulaşabilmek için yöneticilerin karar alırken bütünün çıkarlarını ön planda tutmaları gerekiyor. Sürekli kazanma hırsıyla tetiklenen bir bakış açısı sadece şirketleri değil çalışanları da adeta bir kısır döngüye sürükleyerek mesleki gelişimlerini çıkmaza sokabiliyor. Bir şirketin rekabet stratejisi tüm ekosisteme sirayet ederek zarar verebiliyor.

Hâlbuki iş dünyası sadece rakiplerden ibaret değil. Etrafımızda çalışanlardan müşterilere, rakiplerden tedarikçilere, toplumdan çevreye kadar çok sayıda paydaştan oluşan bir ekosistem var. Tüm bunları göz önünde bulundurunca, sadece kazanmak ve kaybetmek üzerine kurulan bir düşünce yapısının sığlığı hemen fark ediliyor. Bu açıdan, bir paydaşın kazanıp diğerinin kaybettiği modeller tasarlamak yerine tüm paydaşların faydayı türettiği ve hep birlikte gelişip kazanabilmemizi sağlayacak bir bakış açısının benimsenmesinin gerçek başarıyı getireceğine inanıyorum.

“Gerçeklerin farkına vararak denemenin ve dönüşümü başlatmanın tam zamanı. Kaybedecek daha fazla zaman yok."

İnsan doğar, çocuk olur, büyür ve yetişkin olur; ancak olgunlaşabilmesi için dönüşümden geçmesi gerekir. İş hayatında da dönüşümün sizce bir formülü var mıdır?
Dönüşüm sağlamak için her şeyden önce bir bakış açısı değişikliğine ihtiyaç var. İşletmelerde bu bakış açısı değişikliğinin en üst yönetimden başlaması gerekiyor. Ardından doğru ekiplerin kurulması, çalışanların bu konuya samimiyetle inanması, yanlış ve tekrar eden davranışlar yerine doğru ve tekrar eden davranışları benimsemesi gerekiyor. Özellikle köklü firmalarda belli bir anlayışla kurulmuş olan yönetim sisteminin ve oturmuş şirket kültürünün bir anda sürdürülebilirlik bakış açısına eviriliyor olması kolay bir iş değil. Dönüşüm derken uygulamaya yansıyan bir dönüşümden bahsediyorum. Örneğin, şirket yönetimi yeni bir yatırım ya da herhangi bir satın alma kararı alırken sadece “Ben bu işten bu kadar kâr edeceğim” demek yerine, “Bu yatırımı toplumu ve çevreyi de hesaba katarak yapıyorum; sonuç tarafında ise paydaşlarıma maliyet yüklemek yerine değer katıyorum” diyebilmeli. Bunu da lafta bırakmayıp aksiyonlarına da yansıtabilmelidir.

Kanaatinizce, yeni nesil gençler girişimcilik alanında hangi eğitimlerden geçmeli; girişimcilik ile sürdürülebilirlilik arasındaki bağı güçlendirmek adına yaptığınız projelerden bahseder misiniz?
İş fikri olan gençlerin girişimcilik nedir, iş nasıl kurulur, fizibilite çalışması nasıl yapılır, iş kanvası nedir, pazarlama planı nasıl yapılır gibi soruların cevaplarını mutlaka öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Gerçekleştirmeyi düşündükleri fikir ile Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) arasında bir ilişki kurmalarını mutlaka tavsiye ediyorum. 17 adet SKA var ve bunların altında da birçok madde var. Aslında her biri toplumsal veya çevresel bir problemi temsil ediyor. Buradan yola çıkarak iş fikrine entegre edebilecekleri birçok çözümün akıllarına geleceğini düşünüyorum. Bunun yanında elde ettikleri ekonomik gelir ile çevresel ve sosyal etkiyi dengelemeli, başarıyı sadece parayla değil farklı parametreleri de kullanarak ölçmeliler. Tabi bütün bunlar ancak doğru ekiple gerçekleştirilebilir. Ayrıca defalarca denemek ve yeri geldiğinde başarısız olmak asla girişimcileri yıldırmamalı. Bütün bu denemelerde asıl amaç kendilerini tanımalarını ve sınırlarını keşfederek başarıya giden yolda gelişimlerini sağlamaktır. TÜSİAD’ın Bu Gençlikte İş Var (BGİV) Çalışma Grubu’nun başkanlık görevini üstlendiğimde ekip olarak hâlihazırdaki yarışmayı daha döngüsel şekilde işleyecek bir programa nasıl dönüştürebileceğimizi düşünmeye başladık. Bu amaçla yarışma süreci sona erdikten sonra öğrencileri daha sıkı takip etmeye gerektiği yerlerde rehberlik yapmaya özen gösterdik. Ancak sürdürülebilirlikten bahsettiğiniz zaman işin içine etik, kalite, kurumsallaşma, fırsat eşitliği ve cinsiyet eşitliği gibi birçok kavram da giriyor. Bu kavramlarını gereklerini yerine getirebilmek için en baştan bazı konularda hassasiyet göstermek gerekiyor. Örneğin, siz kadın girişimci sayısını arttırmak gibi bir hedef koyuyorsanız seçimleri yapan tüm jürilerde kadın erkek eşitliğine dikkat etmelisiniz. Ya da eğer ülkedeki bütün illerden ve üniversitelerden başvuru almak istiyorsanız zaman yatırımınızı buna göre planlamanız öğrenci kulüpleriyle sadece belli merkezlerde değil tüm bölgelerde iş birliği yapmalı onları ziyarete gitmelisiniz. Bu hedeflerimizi yıllar içinde gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Bu seneki başvurularımızda %44 kadın oranını yakaladığımız gibi, bütün üniversitelerden ve nerdeyse tüm illerden başvuru aldık. Eğitim kampı esnasında öğrencilerin hem geçmiş yıllardaki katılımcılarla hem de benzer sektörlerde kendi aralarında iş birlikleri kuruyor ve sunumlarında hangi SKA’lara dokunduklarını bilinçli bir şekilde paylaşıyor olmaları tüm paydaşlarımıza büyük bir umut verdi.

 

Teknoloji, çağımızın dur durak bilmeden gelişen ve değişen yapı taşlarından diyebiliriz. Teknolojiye uyum sağlamaya çalışırken hangi etik değerlerimizi kaybetmemeye özen göstermeliyiz?
Aslında şu anda yaşadığımız problemlerin temelinde bireylerin hem birbirlerine hem de çevreye karşı adaletsiz davranması yatıyor. Ayrıca içinde yaşadığımız ve her şeyi parasal karşılığını bularak metalaştıran mevcut neo kapitalist sistem, sürekli sermaye birikimini ve tüketimi körükleyen yapısıyla tüm dünyayı çoktan büyük bir bunalımın eşiğine getirmiş durumda. Bu noktada büyük bir hızla ilerleyen teknolojinin aynı bakış açısıyla kullanılması ve yönetilmesi antroposen döneminin sonunda hepimizi toplu bir yok oluşa sürükleme potansiyeli taşıyor. Bu süreçte de maalesef iş dünyasının çok önemli bir rolü var.

Dolayısıyla üstünde yaşadığımız tek bir dünya olduğunu unutmadan, ekonomik geliri çevresel ve sosyal etki ile dengelemeye, kâr baskısı yerine kâr optimizasyonuna, tüketmek yerine tüm paydaşlarımız için türetebilmeye, yerele önem vermeye, paydaşlara ve iş birlikleri kurmaya özen göstermeliyiz. Kitapta da anlatmaya çalıştığım gibi, süreklilik bakış açısını destekleyen bir etik anlayıştan bütünsel bir bakış aşısını besleyen sistemsel bir dönüşüme ihtiyaç var.   

 

Ailece Burgazada'da ağaç dikerken

Çevre konusunda duyarlı olduğunuzu ve pek çok projeye katkı sağladığınızı biliyoruz. Bu yıl Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj krizi ile ilgili olarak neler söyleyebilirsiniz? Bunun yanı sıra, adalarda ne gibi çalışmalarınız var?
Ne yazık ki, Marmara Denizi Türkiye’nin artan nüfusunun ve endüstrileşmenin zararlarını yaşıyor. Marmara Denizi en az 50 yıldır tam bir çöplük gibi kullanıldı. Çok net bir şekilde söyleyebilirim ki, eğer Marmara Denizi biterse İstanbul da bir noktada biter. Öncelikle bu bir musilaj krizi değil bir çevre felaketi. Bu felaketin temelinde yılların birikimi olduğu gibi bir de Ergene meselesi var. Bu konuda change.org’da bir kampanya başlattım. Ergene yıllar içinde sanayi atıkları yüzünden dünyanın en zehirli nehirlerinden biri haline gelmiş, atıklarının Ege’ye bırakılması Yunanistan ve AT ile aramızda ciddi sorun yaratmaya başlamıştı. Bu sorunu çözmek için temeli atılan Şafak Projesi ile civardaki tüm sanayi bölgelerinin atıkları toplanarak tek bir boru vasıtasıyla Tekirdağ’a getirildi. Kasım-Aralık 2020’den itibaren de Tekirdağ açıklarından herhangi bir arıtmaya tabi tutulmadan Marmara’ya deşarj edilmeye başlandı. Sonuç ortada.    

Şimdiye kadar 50.000’den fazla kişinin imzalayarak destek olduğu bu kampanyaya destek olmanızı rica ediyor ve Marmara’ya akan başta Ergene olmak üzere tüm derin deşarj vanalarının kapatılmasını umuyorum: https://chng.it/gjzxpKGp  (linke tıklayabilirsiniz)

Kısaca kurucuları arasında yer aldığım Deniz Yaşamını Koruma Derneği’nden de bahsetmek isterim. Derneğimizin adından anlaşıldığı gibi Marmara Denizi’ni korumaya yönelik olarak hayalet ağları toplamak, koruma alanları ilan etmek ve tehlike altındaki mercanlar için transplantasyon yapmak gibi projeleri var. Hem şirket olarak hem de şahsen bunları destekliyoruz. 


İzel, Sibel, Serra Levi Coşkun
 

Son olarak “baba” yönünüzle ilgili bir sorumuz var. Sağlıklı, mutlu ve üretken çocuklar yetiştirmemiz için sizin seçtiğiniz ve deneyimlediğiniz yolu bizimle paylaşır mısınız?
Çalışan bir baba olarak gerçekten çocuğumuzun yetişmesinde en az annesi kadar ben de bir rol almak istiyorum ve bu yüzden de aramızda planlı bir görev paylaşımı yapıyoruz. Bir insan yetiştiriyorsunuz ve bu çok önemli bir şey. Biz, kızımızın kendi tecrübesiyle öğrenerek, sosyal ve çevresel sorumluluk kazanmasını sağlamaya çalışıyoruz. Örnek vermek gerekirse, daha 1-2 yaşındayken kendisini etrafta ne kadar yaprak, çiçek, böcek, hayvan varsa hepsiyle tanıştırdım. Bu mucizevi canlıların tamamına sevgi ve saygıyla yaklaşmasını öğrettim. Onlara dokunduk, kokladık, okşadık, koparmamaya ve acıtmamaya özen gösterdik. Annesi, Serra’ya sanatın özgürlüğünü ve insana verdiği müthiş yaratma hazzını öğretti. Çevremizde sanatçı, aktivist, iş insanı ve sivil toplum yöneticisi olan birçok arkadaşımız var. Onlarla yaptığımız sohbetlerde Serra’yı yanımızdan hiç ayırmayız. Açık Radyo ve Ömer Madra her sabah kahvaltımızda bize eşlik eder. Kızımızı mümkün olduğunca cep telefonu ve bilgisayar gibi ekranlardan uzak tutmaya çalışıyoruz.

Hayatta emek ve zaman vermediğinizde hiçbir şey değer yaratmıyor. Ben bir baba olarak aradan 20 sene geçtikten sonra, “Çok çalıştım, şirket çok gelişti ama çocuğumu da annesi büyüttü” demek istemiyorum, çünkü bu adaletli olmaz. Zaman ayırmaya çalışmak kolay bir şey değil ama Covid19’un buna biraz yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Uçakla yapılan seyahatlerden, toplantılar için arabayla yapılan uzun mesafelerden tasarruf ettiğim zamanı, bir yandan mümkün olduğunca işime, bir yandan da aileme ayırmaya gayret ediyorum. Bunun da faydalarını görüyorum diyebilirim.